- Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
15 Haziran 2011: 18:31 #672273
Anonim
Mehmet Çelik’in değerlendirmesiyle “Bir Tecdit Hareketi Olarak Risale-i Nur” konulu İİKV Seminerimiz. Ben şarklıyım… Eskiden branşlaşma yoktu. Ben de çocukluğumda bir medrese tahsili yaptım. Sonra medrese tahsili yaparken babama sormuşlar “senin oğlun niye imam olmadı?” O da dedi ki “Allah (C.C.) kendi dinini muhafaza eder.” Benim söyleyeceklerim benim nasıl anladığımla ilgilidir.
Söyleyeceklerim tamamen Risale-i Nur okumalarından kendi istihraç ettiğim bilgilerdir. Dersini takdim eden bir şakirdin karşınıza gelmesi gibi kabul edin. Konferans havasında olmasını istemiyorum. Usta konferansçı çırağına demiş ki konuşman bitince salonu ayakuçlarına basarak terk et. Çünkü uyuyanları uyandırırsın demiş. Ben bir konferans havasında olmak istemiyorum. Bu yüzden çok uzatmayacağım konuşmamı ve soru cevaplı olmasını istiyorum.
Tecdit, teceddüt , müceddit kelimeleri çokça kullanılıyor. Rahmetli Cemil Meriç’in ortaya koyduğu bir tespit var: “Kamusu olmayanın namusu olmaz.” Bir milletin ortak kavramlar sözlüğü diyebileceğimiz, ya da bir kavramdan ne anladığını tespit eden, hayatı anlama klavuzu olmadığı için, aslında var, ama uzun zaman bir medeniyet bunalımı geçiren bir millet olduğumuz için, mağlup bir medeniyet olduğumuz için, mağlup bir medeniyetin kendi sözlerini unutmak gibi bir sendromu olur. Burada da böyle bir problem var.
Kötü tüketilen kavramlar dünyasında yaşıyoruz. Herşey herkese göre değişmeye başladı. Sonsuz bir izafiyet ortamı yaşanıyor. Bu sonsuz izafiyet de insanların aslında ünsiyet etmediklerinin bir göstergesidir. İnsan kelimesinin manası ünsiyet eden, alışan demektir. Beşer sözlükte çıplak adam demektir. Bu çıplaklık beden çıplaklığı değil tabiî ki. Henüz dini, ahlaki, sosyal müesselerle tanışmamış kişinin adı beşerdir. İnsan neye ünsiyet ediyorsa ona benziyor. Ünsiyet başkasına alışabilme yetisidir. Ünsiyetin zıddı vahşettir. Din kelimesinin tam manası ‘ karşılıktır’, ‘cezadır’.
Ceza yapılan şeyin karşılığı demektir. Amelin cinsine göre verilen ödülün ismine ceza denir. ‘Allah(C.C.) senin cezanı hayırlı versin’ derler mesela. Dinin kendisi bir tecdittir. İnsanın restorasyonudur. İnsan ‘Ahsen-i Takvim’ üzere yaratılır, en güzel şekilde yaratılır, fakat daha sonra bozulur. Peygamberler insanları yeniden restore ederler, tecdit derler. Hz. Adem(a.s)’in Cennetteki haline ‘Altın Çağ’ denmiştir. Batı bilimin insanlık tarihini tasnif etme biçimi bize uymaz. Kabataş Devri, Yontma Taş Devri vb. yok. Bizde bir ‘Altın Çağ’ vardır, ondan sonra düşüş, sukut başlar. Her düşüşten sonra yeni bir tecdid hareketi olarak bir din, peygamber, nebi gelir. Bu insanı yenide Altın Çağ’ına götürmek içindir. Namaz Batıni manada insanın meleklerin biatına ortak olmasıdır. Bizi ilk halimizdeki safiyetimize ulaştırmak için yapılmış bir faaliyettir.
Namaz kılan adam şunu söylüyordur: ‘ Ben meleklerle birlikte Adem’e yapılan secdeye ortak oluyorum.’ Şeytanın safında durmuyorum demektir. Tecdit, yenileme, aslına uygun olarak restore etmek demektir. İlk halindeki şekline döndürme, bozulmuş olan taraflarını başka parça almadan kendi içerisinde tamir etmektir. Reformdan farkı da budur işte. Reform aslı bozulmuş bir yapının yeniden yapılandırılmasıdır, sistemin yeniden oluşturulmasıdır. Bizim 2 kelimeyi iyi bilmemiz lazım. ‘Tefsir ve Tevil’. Tevilin dilimize yerleşmiş kötü bir manası vardır. Üstad bir tevilcidir. Ama O’nun suçlamış olduğu tevil her şeye bir kulp takmaya çalışan, mugalata yapan, demogoji yapan insanlara söylemiş olduğu tevilciliktir. Tevilin kökü evveldir. Tevil bir şeyi ilk haline döndürmektir. Peki zamana göre din olur mu? Burası çok önemli.
Zamana göre din olmaz. Çünkü zaman geçicidir, din sabiteleri olan bir sistemdir. ‘Bediüzzaman asra göre din yorumlamıştır’ ifadesi yanlıştır. Yapılan şey zamanın dine göre yorumlanmasıdır. Zamana göre din olduğunu kabul ettiğiniz zaman ilerlemeci, evrimci tarih anlayışına sahip olduğunuz zaman ilkel kabul etmiş olduğunuz Adem’in sizden daha az zeki olduğunu zannederek, ilkel algısına karşılık bizim ilerlemiş algımız geliyormuş gibi olur. Dünyada artan sadece alet bilgisidir. Bilgi teorisiyle uğraşanlar 1945-1900 yılları arasında üretilen bilgi insanlığın 20.000 sene içerisinde ürettiği bilginin onlarca katıdır derler.
Ama bu süre içinde dünyayı yerinden sarsacak bir fikir akımına, bir fikir adamına rasgelmemiştir. Çünkü artan aletin bilgisidir. Piramitleri yapan İkiz Kuleleri yapan kadar zekidir. 20.000 sene önce yaşamış bir insanın senden daha az zeki olduğunu gösterir maddi bir delil yoktur. O zaman Bediüzzaman ne yapıyor? Hanefi fıkhının ilk cümlesi ‘Onlar adam, bizde adamız’ İslami usul büyük bir oranda tarihselciliği reddeder. Tarihselcilik dinin sabitelerinin bile ‘zamanında Arabistan çöllerinde şöyle bir şey vardı ama bugün yok’ der. Mesela 12 Eylül’de tesettür tartışılırken şeye indirgendi: ‘evde yemek yapılıyordu, tencereye saç dökülmesin diye öyle bir tedbir yapıldı.’ Sahabe-i Kiram’ın ve sonra gelenlerin sorumlu olduklarından biz de sorumluyuz. Onların yaptıklarını yapabiliriz.
Yani tarihselcilik Hanefi Fıkhının ilk cümlesinde reddedilir. Bizim tecditten kastımız yeni bir şey eklemekse mümkün değildir. Çünkü Bediüzzamanın İslam usulüne kazandırmış olduğu şeyler vardır ama eklemiş olduğu şeyler yoktur. Eklemeye gerek de yoktur. Bakara Suresi 56. Ayet bizim Hristiyanlıktaki reforma ihtiyaç duymayacağımız şekilde hiçbir zaman tecdidin reforma dönüşmemesi gerektiğinin bir delilidir.’Vela rabdin vela yabisin illa fi kitabin mubin’ ‘Yaş kuru ne varsa bu açık Kitabın içerisindedir.’ Bu kitap ‘le hafizun’ sırrıyla korunuyorsa bu yapılan nedir. Tecdit aynı zamanda nuzule benzer.
Nasıl ki Kuran-ı Kerim’in nazil olmasının manası gökten sayfaların düşmesi değilse, Yüce Rabbin bizimle bizim kelimelerimizle konuşmaya tenezzül etmesiyse, Rabbin yaratmış olduğu kuluna kendi dilinde hitap etme tenezzülünde bulunmasıysa, tecdidde çağın insanının seviyesine göre oluşturulmuş yeni bir dil anlayışıdır. Bu dil halkın konuştuğu dil demek değildir. Çağın getirmiş olduğu alet bilgisi, ihtiyaçlar ve çağın getirmiş olduğu kurumlar içerisinde dinin insanlara hitap etme biçimi değişmiştir. Burada değişen din değil insanın zekasına iniş biçimidir. Bediüzzamanın akılcı bir din oluşturduğu şeklindeki anlayış yanlıştır.
Bediüzzaman akla uygun bir din anlayışı getirmez. Çünkü bizim aklımızla batının akıl dediği şey tamamen birbirinden farklıdır. Kuran-ı Kerim’deki ‘taakkul’ kelimesi 99 yerde çeşitli sigalarla ortaya çıkar. Akletmezler mi? Şeklindeki akıl taakkul süreci batıdaki rasyonel akıldan tamamen farklıdır. Bizim hürriyetimiz nasıl ki ‘abdullah’ olmaktır, taakkulümüz de bir şeyi bir şeye bağlamaktır. Aklın kelime manası devenin ayağını çapraz bağlayan iptir.
Deveni sağlam bağla sonra tevekkül et şeklindeki meşhur hadis ‘aklet(bağla) sonra tevekkül et’ şeklindedir. Bizim akıl dediğimiz şey benim anladığım ‘efela ta’kilun’ dediği zaman ‘onlar düşünüp bunu bir sonuca bağlamazlar mı?’ Biz yaratılmış olanı yaratıcıya götüren bir ip ucu olduğu taakkül kelimesinden hareketle anlıyorum ben. Batıda eskiden aklilik varken şimdi her şeyin dilsel olduğu görülüyor. ‘İnsan beyni kelimelerle çalışır’ denmiş. ‘Dil varlığın evidir’. ‘Dil mananın yerine geçer tamamen karşılamaz’ da denir. Tefsir ne demek isteniyorun karşılığı olabilir. Ama tevil ilk emredildiği zamandaki hali neydi, evveli neydi ile ilgilenir.
Bediüzzaman dilsellikle alakalı olarak şunu yapıyor Muhakemat adlı eserinde: Muhakemat bir mukaddimedir, enmuzecidir. Muhakemat Eski Said zamanında yazılmış olsa da usul olarak aynıdır. ‘Kuran’ın icazının miftahı belagatı arabiyedir, felsefeyi yunaniye değil’ Yani felsefe-i yunaniye bir işe yaramaz şeklinde anlaşılmamalı. İslamın felsefe çağları diyebileceğimiz çağlarda El Kindi’nin kendisine Kuran ve sünnet dururken biz hakikati yunan gavurundan mı öğreneceğiz sorusuna cevabı çok önemlidir:’Her hakikat kendi menşeinden müstakildir’ Dolayısıyla yunan felsefesinin hakikatıda bizim hakikatımızdır. Ama benim söylediğim bu değil.
Dilin içerisinden gelme. Kuran Mudari kabilesinin dilinde indirilmiştir. İlk belagat alimleri köy köy dolaşıp insanlardan kelimelerin manasını öğrendiler. Bir dili en iyi ihtiyar kadınlar ve göçebeler konuşur. Çünkü dış etkilere daha kapalıdır onlar. Mudari dilinin özelliği şu: onlar daha kapalı, Kureyşe daha yakın. Mesela meta kelimesi. Metaüddünya illa gurur. Dünya metaı gurur verir. Türkçeye böyle çeviriyoruz. Ama Arap için manası böyle değil.
Kirli bez Arapçada meta olarak geçiyor. Hatta belagat alimi bedeviye çadırında uğruyor, kadın kızına sesleniyor, kızım kardeşinin metalarını getir yıkayayım diye. Meta çocuğun kirli bezine denir. Arap bununla övünür, çünkü benim soyum devam ediyor manasını içerir.
Burada bir “dilsellik” var, dilin kendi içerisinden gelmiş bir mantık var. Mesela ramazan kelimesi ramad kökünden gelmesi ve yavru devenin ayağının kızgın çöl kumunda yana yana nasırlaşması manasına gelmesi aslında menşe itibariyle çok önemlidir.
Üstad diyor ki vakta ki Me’mun asrında felsefe-i Yunaniye tercüme olunduğunda Kur’anın akliyatını bazı zahirperestler felsefe-i mezbureye tevfik ettiler, Yunan felsefesiyle açıkladılar. Gördülerki Kuranın müştemilatı akli ve nakli iki kısım. Esatir-i İsrailiyye, İsrail efsaneleri, mitolojisi, başlangıçta hikaye gibi dinlenilirken zaman içerisinde Kuranin nakliyatını açıklamada kullanıldı. Fakat üstad orada bir izahta bulunuyor, diyor ki: bazı muhakkikin bunları tasfiye ederken bazı şeyleri de beraberinde götürdüler. Çünkü eğer tecdit değil tasfiye yapıyorsanız bir parçasını koparmak zorundasınız, aklınıza uymayan şeyleri de atmaya başlıyorsunuz. Bu da yenilikçilik ve gelenekçilik şeklindeki tartışmayı beraberinde getiriyor.
Peki Üstad “bilimsel” bir din anlayışı peşinde midir? Bilimsel bir din olur mu? Bilimsel bir din olmaz ama kutsal bir din olur. Çünkü bilim kendisini hergün yeniden kuran, yeniden ifade eden hakikat araştırma biçimlerinden bir tanesidir, tek hakikat araştırma biçimi de değildir. O halde bilimsel din diye birşey olmaz. Üstadın burada yaptığı tecdit ise Kur’an ı Kerim’de meçhuliyet sigasıyla anlatılan hakikatlere bağlamaya götürmektir. Mesela hepimizin bildiği “Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz… Bu kâinat nasıl ustasız olur… Burada yapılan şey bilim değildir. Yapılan şey bağlamaktır. Burada yapılan Kur’an ı Kerim’in dört ayrı sigasından birisini açmaktır.
Cenab-ı Hak büyüklüğünü nazara verirken Biz sigasıyla söyler. (Hallaknal insan) burada insan dilindeki bir özellik vardır. Çünkü biz de övünürken ‘biz’ sigasını kullanırız.
Diğer taraftan kesinlik bildiren hallerde Hallaktü der, “yarattım”.
Üçüncü olarak başında “Gul” (söyle) denilmişse, ya da Gul mukadderse orada üçüncü tekil şahıs sigası kullanılır, O. “De ki o yarattı..”
Sonuncusu ise mechuliyet sigasıdır “Onlar bakmaz mı ki deve nasıl yaratılmış”, demek ile, üslup açısından, “Bir köy muhtarsız olmaz…” demek aynı şeydir. Kimin yarattığını söylemiyor, sana bağla bir yere diyor.
Dolayısıyla Üstadın yapmış olduğu pozitivist bir yaklaşımla, laboratuvar ortamında elde edilmiş bilgi ve açıklaması değildir. Onunki Kur’an’ın kendi içerisinden gelen bir üsluptur.
Bu arada benim yaptığım Üstadın yaptığı tecditlerin ipuçlarını vermektir, yoksa onların tümü onlarca doktora konusudur.
Üstadın tecdit ettiği şeylerden birisi de Kuranı Kerim’deki belagat ölçüsüdür. Mesela bir belagat ölçüsü; Hariri’nin, Mevlana’nın kitapları gibi bir çok belagat kitaplarında bu vardır, “yerinde sarf olunan müstehcaniyat müstehcaniyattan addolunmaz.” Örneğin Kur’anın tevbeten nasuha olarak bahsettiği tevbe ile ilgili bir Tevrat yorumu okursanız, orada çok müstehcen tasvirler görebilirsiniz. Nasuhun bir tapınağa girmesi, o tapınaktaki gayr-i meşru ilişkileri çok çıplak olarak ifade edilir. Fakat Üstad Kur’anın üslubuna dönüyor, bunu tasvib etmiyor, “batılı tasvir safi zihinleri idlaldir” diyor. Nitekim Kur’an da böyledir. Örneğin Kuran’da kadınla erkeğin cinsel ilişkisi anlatıldığında “erkek kadınını bürüdüğü zaman”dan öte bir ifade bulamazsınız.
Öte taraftan Üstadın üslubu bir “Rahman suresi üslubu”dur, onun taakul sürecinde bir Rahman suresi üslubu gözlenir. Çünkü Rahman suresi bir terci’dir, dönüp dönüp geri bakmaktır. Nimetleri sayıp aynı yere gelmektir. Üstadın da inkar-ı uluhiyete karşı tavrı bundan çok farklı değildir. Yani Üstad, kimsenin de yapamayacağı gibi, Allahın varlığını maddi alemde gösterme gibi bir gayret içerisine girmiş değildir. O daha çok Rahman suresinin üslubuna paralel olarak, hususen 6. Meselede gördüğümüz, okuduğunuz ilimler sizi Allah’a götürür, yani sizi oraya bağlar.
Üstadın fikir hürriyeti ile ilgili bir tecdidi var. İslam âleminin mezhepler tarihi bir kavga tarihidir. Birbirini dışlamalar, Kur’an mahluktur demediği için öldürülen mezhep imamları…. Üstad ise Sünuhat’ta “cumhurun ekserinin reyinin dışında kalan bir rey reddedilmez, akılların istidadına bırakılır. Ardından şunu söylüyor, “her fikrin üç aşaması vardır: birincisi müellif ömrünün kısalığından, vaktinin darlığından dolayı eserlerini itmam edemez, sonra ikinci nesil onu itmam etmek adına kendisinden birçok şey katar, üçüncü nesil ise onu muhafaza etmek için başkalarının hedmine çalışır.” Fakat bu üçüncüsü üstadın reddettiği birşeydir. Çünkü üstadın fikir hürriyeti dediği burada geçerlidir.
Üstadın gelenek karşısındaki tavrı bir fikir hürriyetçisinin tavrıdır. Bunda Üstadın yetişmiş olduğu çevrenin çok etkisi vardır. Dünyanın her yerinde tekke ehli ile medrese ehli birbirini zındıklıkla, ahmaklıkla, zahirilikle, batınilikle suçlarken Kürt medreselerinde tasavvufla şeriat iç içedir. Üstad da bu modeli hayatının bütün zamanlarında koruyor. Üstad tasavvufa yakın olmadığı kadar uzak da değildir. Çünkü, Vehhabilerin ve “rasyonel” insanların tasavvuf küfürdür, reddedilmelidir şeklindeki tavsiflerine rağmen üstad tasavvufa bir “meyve” diyor, kavga çıkarmıyor.
Mesela Muhyiddin i Arabi nin vahdetül vücudu için onu tekfir eden bir düzine adam görürsünüz, fakat Üstad diyor ki, bu bir tevazudur aynı zamanda, “Muhyiddin gibi bir kartalla benim gibi bir sineği karşılaştırmayın, fakat mademki ben haklıyım, haklı bir sinek bir kartalı kaldırır, yere vurur”, Yunus Emre’nin bir şiirine bir telmihle. Ve diyor; “Muhyiddin kendisi hadi ve makbuldür, fakat her kitabında mühdi ve mürşit olamıyor. Dolayısıyla üstadın geleneğe bakışında orada kendisine uymayan şeyler görse bile onu dışlamaya gitmiyor.
Üstadın mezheplere bakışı da bir tecdid niteliğindedir. Mezhebin meşrebe yani hayata uygulanmasında konumun önemini vurgular. Şafiiliğin yaşandığı yerlerin daha fazla kırsal kesim olduğu, hanefilerin de daha çok şehirliler arasında olduğu şeklindeki yorumu da çok ilginçtir. Örneğin kadın ve erkeğin daha yakın olduğu şehir hayatında kadına temas daha makul görülmüş, abdesti bozduğu yönünde bir hüküm verilmemiş. Ve daha ilginci, yaşantılar eşitlendiğinde mezhepler de eşitlenir, ittihad eder, demesidir.
Diğer bir husus kader için eskide varılan bir hüküm vardır, üçyüz senelik bir tartışmadan sonra şuna varılmıştır ki, kader anlaşılmaz. Hatta Araplarda darbı mesel olmuştur, muğlak bir şeyi ifade için “bu Eşarinin cüz-i ihtiyari meselesi kadar muğlaktır” derler. Üstad ise Şafii ve Eşari mezhebinden gelmesine rağmen kader meselesini hepimizin anlayacağı şekilde izah etmiştir. Hatta Cemil Meriç Kader Risalesi için ‘kader denilen paslı kilidin anahtarı’ tabirini kullanmıştır. Burada da Üstad yine asla dönmüş, rücu’ etmiştir ki Kur’an’da geçtiği şekliyle Kader herşeyin bir ölçü ile takdir edilmesidir şeklinde ifade etmiştir. Üstadın yaklaşımı diğerlerinin yanlışlarından vabestedir.
Üstadın üslubunda Rahman suresi göründüğü gibi onda bir rahmet vardır. Örneğin tekfir meselesinde merhametli davranıyor, Vahdetül vücud mesleğine karşı olduğu gibi, onları hoş görmek değil onları tolere etme taraftarıdır. Muhakematta “vahdetül vücud hükema-i kadimenin meslek-i batılasıdır” diyor, fakat ‘küfür’ demiyor. Sonrasında “onlar zılli asla iltibas etmiş sergerdan sufilerdir ki, vahdet üş şuhud demeleri gerekirken vahdet ül vücud demişlerdir, mecazen vahdet ül vücud olarak tesmiye olunabilir. Çünkü vahdet ül vücud “soylu” bir inkardır, kainat adına Halıkı reddetmek yerine, Halık adına kainatı reddetmektir, onlarınki bir sekir halidir diyor.
Öte taraftan Üstadın hiç bir risalesinde ‘dört hak mezhep’ diye birşey geçmez. O yüzden Üstadın Alevilere, Şiaya karşı tavrı alışılmışın dışındadır, Kur’anda geçen mü’min tabirlerine uyduktan sonra sair teferruattaki tavırlarının bir imani problem olmadığı kanaatindedir.
Keza Üstadın iman konusundaki görüşü Maturidi’ye de uymaz, çünkü maturidinin görüşüne göre iman artmaz veya azalmaz, vardır veya yoktur. Üstada göre ise iman tahkikle artabilir veya azalabilir.
Keza Üstadın farklı bir yaklaşımı da 4. Lema’da geçen manası barış olan İslam’ın meselelerini çözmek hususundaki tavrıdır :
Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslekittihaz eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, yani aranızda yüzlerce kuvvetli bağ varken iftirakı iktiza eden cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir. Aranızda ayrılığa yol açacak küçük meseleleri bir tarafa bırakmak elzemdir, lazım da değil onu mübalağa sigasıyla kullanıyor. Öte tarafdan diyeceksiniz ki; bunun neresi teceddüd? Daha sene 1514. 1514 Osmanlı tarihi için çok eski bir zamam değildir.
Orada şöyle bir fetva vardır. Şia, Alevi,Bektaşi,Kızılbaş, Rafizi diye tesmiye olunan furuk-u küfrün küllisi kafir olup katli vaciptir diye fetva vardır. Daha 16.yy. Dolayısıyla bu söylemiş olduğumuz şey, hakikaten büyük bir teceddüddür. Diğerine gelince…şimdi kısa kısa geçeceğim. Üstadın hukuk bahsinde Emeviler’den Osmanlılar’a kadar gelmiş hukuk anlayışını tamamen Kur’an’a irca edecek şekilde yeniden rücu edecek şekilde anladığını görüyoruz. Yani Üstad’ın adalet anlayışı mutlak adalettir, izafi adalet değildir. Onu çok tartışırız. En kısa şekliyle Muaviyenin söylemiş olduğu Arab’a göre hukuk mevaliye göre hukuktan öte, kişiye göre hukuktan öte herkesi bağlayan herekese lazım olan…Çünkü hukuk hakkın çoğuludur. Hak doğuştan getirilen ve kimseye devredilemeyen haklardır. Dolayısıyla Hazret-i Ali ile Muaviye arasındaki çatışmayı bir saltanat bir hilafet meselesi olarak görmüyor. İki adalet anlayışının ki birinin adalet olup olmadığı tartışılabilir; bana göre değil. İzafi olan şey adalet olmaz. Buna şey getiriyor. Ben şimdi kısa kısa geçtiğim için soru cevap kısmında konuşabiliriz. Öte tarafdan Üstad’ın zımmi hukukuna getirmiş olduğu önemli bir şey var. O da şu; özellikle Türkiye’nin birlikteliğinin söz konusu olduğu birkaç on yıldan beri Üstad’ın hatırlanması gereken Münazarat’ta söylemiş olduğu gayr-ı müslimler hakkında ehliyetin öne alındığı liyakatin öne alındığı… madem ki onlar İslam hukukuna tâbidirler, bu kanuna boyun eğiyorlar, o halde, onlar da zımnen Müslüman sayılırlar. Bakın müslüman demiyor, zımnen müslüman sayılırlar.
O yüzden mesela kürtlerin, başımıza ermeniler gelip kaymakam olacak dendiğinde Üstad’ın vermiş olduğu ehliyet misali vardır. Bir mahallede iki tane saatçi vardır. Birisi saatten gerçekten anlıyor, iyi tamirci. Ama diğeri anlamıyor. Analayan ermeni anlamayan kürtse saatini kime götürürsün diye soruyor.Elbette ki burada Ermeni saatçi iyi ise ona götürmek lazım. Dolayısıyla bu da zımmi hukuku içerisinde ayrıca düşünülmesi gereken bir şeydir. Eğitim hususuna da çok kısa değinip geçeceğim. Sonra başlıkları okuyacağım. Onları daha sonra tebellür eder. Mesela Üstad’ın Deccal ve Mehdi anlayışlarını Şia’dakinden de Ehl-i Sünnet’tekinden de farklı kişiliğe değil de zihniyete indirgemiş olması da son derece yeni bir şeydir.
Öte taraftan Üstad diyor ki; rejime ilmen inanmamak suç değildir. Siyasi rejim.Mesela, siz laikliğe itaatle memursunuz itikad ile değil. Yani bir insan devlete itaat etmekle memurdur, iman etmekle memur değildir. Bu da son derece yeni. Öte taraftan Üstadın; “mellem yehkum” diye başlayan, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir şeklindeki Ayet-i Kerime’nin yorumundaki ”Mellem yuhtakit” şeklinde anlaşılması gerektiğine dair yorumu da bizi kafir olmaktan kurtarmıştır.
Konu geldikçe deyineceğim. Bir tek şey daha söyleyeceğim, o da; Üstad’ın eğitimde kendi şahsının yapmış olduğu bizim hala dil öğrenmekte özellikle beceremediğimiz bir şey var. İngilizce’ye başlayan her kişi “tense”leri ingilizlerden çok daha iyi bilir. Hiçbir İngiliz bizim kadar gramer bilmez. Biz İngilizce bilmeyiz. Onlar da İngilizce grameri bilmez ama onlar bizden daha iyi İngilizce bilir. Üstad’ın yapmış olduğu şey şudur. Hani Üstad’ın bir rutin, örgün eğitimi olmadığını söyleyenler bir şeyi gözden kaçırıyorlar.
O da şu; Üstad Arapça’nın kutsiyetine inanmaz. Üstad kutsi olanın İslam bilimleri, Kuran ilimleri olduğunu, öğrenilmesi gerekenlerin de ilim olduğunu, dilin onuniçin bir araç olduğunu dolayısıyla dilin ilaliyle maluliyle upraşıp 21 sene 18 sene vakit kaybetmek yerine Arapça’yı en kısa süre içinde öğrenip daha sonra asıl olan uluma geçmek gibi bir faaliyeti tercih etmiştir. Bu da kendisinin şahsen yapmış olduğu gaye ilimleriyle vasıta ilimleri arasındaki farklılığı ortaya koymuştur.
Daha bir çok konu var. Üsatd’ın milliyet konusunda özellikle söyledikleri menfi milliyet müsbet milliyet. Bunu biz yıllarca menfi milliyetçilik, müsbet milliyetçilik şeklinde okuduk. Bu da bir dikkat meselesiydi. Üstad milliyeti müsbet ve menfi olarak ikiye ayrılır. Onu daha sonra konu geldiğinde konuşuruz. Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.