• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #681340
    Anonim

      Beyanat ve Tenvirler penceresinden
      Süleyman Kösmene tarafından yazıldı.

      Ali Karakaş: “Bir süreden beri yaşanılan siyasî ve cemaatî sıkıntılar Beyanat ve Tenvirler’e göre nasıl izah edilebilir? Hangi emirler ihmal edildi ki, bu tokatları netice verdi?”

      ÇARE RİSALE-İ NUR’DADIR

      Hiç şüphe yok ki, bu zamanda çare Risale-i Nur’dadır. İster dinî, ister siyasî, ister sosyal meselelerde başka yerde çare arayanlar çare bulamayacaklar, en sonunda Risale-i Nur’un kapısını çalacaklar ve çareyi Risale-i Nur’da bulacaklardır.

      Çünkü bu zamanın imamı Risale-i Nur’dur.

      Sözlerim kehanet değil, mübalâğa değil, mücazefe değil, hayalât değildir.

      Çünkü görünen köy kılavuz istemez.

      HÜRRİYET VE MEŞVERET

      İddiamızı delillendirmeye ve temellendirmeye çalışalım: Beyanat ve Tenvirler, Risale-i Nur’dan sadece küçük bir risaledir. Fakat manası büyüktür.

      Bütün sosyal ve siyasi hadiselerimize hâkimdir, vakıftır; çözüm sunuyor.

      Meselâ “Birinci Bölüm”, hürriyete ve meşrûtiyete ayrılmış. Bediüzzaman bu bölümde hürriyeti imanın ana direği sayıyor. Öyle ki, makbul bir iman için hürriyet şarttır. Yani imanda zorlama makbul değildir, caiz de değildir. Yani hürriyet imandandır. Bediüzzaman meşrûtiyeti de “meşveret sistemi” olarak tanımlıyor. Ve bu sistemi anayasal parlamenter sistemin ruhu ve özü sayıyor. Bediüzzaman insanlığa hürriyeti getirenin Kur’ân olduğunu ve Kur’ân’ın devlet yönetiminde meşvereti emrettiğini bu bölümde adeta haykırıyor!

      HER BİR MAKALE BİR MANİFESTODUR!

      Bu birinci bölümde Bediüzzaman’ın görüşlerini ifade eden makalelerinin her birisi bir hürriyet ve meşveret manifestosudur!

      Bu bölümdeki bilgilere göre, meşveretin zıttı rey-i vahittir. Rey-i vahit bazen tek adamın, bazen tek zümrenin görüş ve kanaatlerinin bütüne hâkim kılınmasıdır. Oysa bu durum, şeriatın ruhuna aykırıdır. Çünkü tek adam, görüşlerinde isabetsiz olabilir. Ama meşveret bütünü yansıttığından yanılmaz, isabetsiz olmaz!

      Kur’ân bu sebeple rey-i vahidi değil, meşvereti emrediyor.1

      Öte yandan bir kişinin kendi görüş ve kanaatlerini hâkim kılma teşebbüsü istibdadın ta kendisidir. İstibdat ise bir semm-i katildir. Yani öldürücü bir zehirdir.2 Şeriatın ruhuna aykırıdır.3

      Meşveretin hâkim olduğu bir yönetim sisteminde kuvvet değil, hak üstündür!

      Bu sistem cehaletle değil; ilimle, marifetle, bilgiyle ve hikmetle yaşar. Bu sistemin dili kin, nefret, husûmet, adavet ve düşmanlık değil; sevgi, merhamet ve muhabbettir. Bu sistemde şahsın aklı değil; meşveretin ortak aklı ile vücut bulmuş kanun esas alınır. Bu sistem bir adamın millete hâkim olması değil, milletin kendi yönetimine hâkim olmasıdır.4

      Biz eğer meşvereti esas alan bir hürriyet anlayışını siyasette hâkim kılabilirsek, bu âlem-i İslâm’ın da hürriyetine sebep olacaktır.5

      BEYANAT VE TENVİRLER’E GÖRE TEMEL PROBLEMİMİZ

      Açık söylemek gerekirse: Bizim Beyanat ve Tenvirler’e göre temel problemimiz, ilk dört halifenin otuz yıllık dönemi hariç olmak üzere, o gün bu gündür farklı kılıklarda tezahür eden rey-i vahide boyun eğme ve aklımızı başımızdan çıkarıp işlevsiz kılma hastalığıdır.

      Evet, çok akıl bir akla mahkûm olmamalıdır.

      Adı ister saltanat olsun, ister emirlik, ister krallık, ister imparatorluk, ister padişahlık, ister halifelik, ister cumhuriyet, isterse cemaat olsun–kurumu ve adı ne olursa olsun–; rey-i vahide mahkûm edildiği anda derman olmaktan çıkıyor.

      Bakınız: Fıkıhta rey-i vahide itibar edilmez; “icma-i ümmet”e itibar edilir ve icma-i ümmet dört mezhebe göre de dinî hükümlerin önemli bir delilidir. Tarikatta şeyhin rey-i vahidine itibar etmek ise bir usûldür. Bu, konumuzdan hariçtir.

      Ama siyasetin ve cemaatin rey-i vahide mahkûm edilmesini Beyanat ve Tenvirler kabul etmiyor. Siyaset ve cemaat, tarikatlaşmamalıdır!

      İşte Risale-i Nur, Nurcuların iman hizmet biçimlerini olsun, sosyal ve siyasî tercihlerini olsun rey-i vahidin yetkisine vermemiş, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisinden çıkan meşveret heyetinin sorumluluğuna yüklemiştir.

      Demek siyasette ve cemaatte isabetli kararlar meşveretle geliyor; isabetsiz kararlar ve neticede ise tokatlar rey-i vahidle geliyor.

      Yarın inşaallah devam edelim.

      MAHARET Mİ, SALÂHAT Mİ?

      Beyanat ve Tenvirler çok güncel siyasî ölçüler veriyor. Bu ölçülerden bir buketi buraya alalım:

      “Ya maharettir veya salâhattir. San’atta maharet ise, müreccahtır.”6

      Siyasî tercihlerde temelde iki değer gözetilir:

      1- Maharet, liyakat ve ehliyet.

      2- Salâhat ve dindarlık.

      Bediüzzaman’ın tavsiyesi, liyakati ve ehliyeti dindarlığa tercih etmektir. Yani liyakati ve ehliyeti varsa, dindar olmazsa bile tercihe şayandır. Eğer liyakati ve ehliyeti yok, ama sadece dindarlığı var ise, bu kişi tercih edilmez.

      Çünkü ehliyeti ve liyakati olmayan kişi tercih edildiğinde, dindarlığı dolayısıyla dine de, kendi dindarlığına da, kendi ahlâkına da zarar verir.

      Nitekim Kur’ân işi ehline vermemizi emrediyor.7 Peygamber Efendimiz de (asm), “İş ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekleyiniz”8 buyurmuştur.

      DİN Mİ, SİYASET Mİ?

      “Dinin bir hakikatini bin siyasete tercih ederim.”9

      Bediüzzaman siyasetin dine değil, dinin siyasete tercih edilmesini tavsiye ediyor. Öncelik siyasetin değil, dinin olmalıdır.

      Din varken önceliği siyasete vermek ve insanları fikr-i siyasîsine göre tasnif etmek bir hastalıktır. Dinde ihlâsı, uhuvveti, kardeşliği, ittihadı, muhabbeti bitirir.

      Öte yandan, tercih ettiğin kişiler beşerdirler. Her işleri kayıtsız şartsız doğru olmaz. Her yaptıklarında mutlak hikmet aranmaz. Her işleri safi olmaz. Hataları, kusurları olur.

      Dolayısıyla konuyu mübalâğa ve mücazefe konusu haline getirmek, tarafgirliği hizmete, meslek ve meşrebine ve uhuvvete tercih etmek tehlikeli ve zararlıdır.

      Bediüzzaman’ın ölçüsünü unutmamalı, siyaseti dine değil; dinin tek bir hakikatini, meselâ bir tevazuu, bir ihlâsı, bir uhuvveti, bir muhabbeti veya küçük de olsa bir ahlâkî değeri bin siyasete tercih etmeli.

      MÜBALÂĞADAN UZAK DURMALI

      “Hükûmete hücum edenler, bazıları ‘Haydo, Haydo’ derlerdi, bazıları ‘Haydar Ağa, Haydar Ağa’ derlerdi; ben ‘Haydar’ derdim, şimdi de ‘Haydar’ diyorum.”10

      Gerek tarafgirlikte olsun, gerekse muhalif tarafta olsun; her ikisinde de mübalâğa tehlikesi vardır. Biri hükümete tarafgir olduğu için doğrularını abartır, diğeri muhalif olduğu için yanlışlarını abartır.

      Yani hükümete tarafgir olan “Haydar Ağa! Haydar Ağa!” der, bu tarafgirliği cihad sayar, oy vermek için ölüleri de diriltmek ister; muhalif olan ise “Haydo! Haydo!” der, hükümetin bir an önce yıkılıp dökülmesini ister.

      Oysa her ikisi de isabetli üslûp değildir.

      İsabetli üslûp, Bediüzzaman’ın dikkat çektiği üslûptur: Yalnızca “Haydar” demelidir.

      Yani hükümet edenin doğru yapabileceğine de, yanlış yapabileceğine de ihtimal vermelidir. Doğrusu olduğunda—tarafgir olarak değil—, vatandaş olarak duâ etmeli; yanlışı olduğunda ise demokratik eleştiri hakkını kullanmalı, uyarmalıdır.

      Dâvâmız olan “hürriyet-i şer’iye” bunu gerektirir.

      DİN SİYASETE ÂLET OLMAZ

      Bediüzzaman diyor ki: “Bir kısım dindar ehl-i siyaset, dini, siyaset-i İslâmiyeye âlet etmeye çalışmışlardı. İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tabi olamaz. Ve âlet yapmak İslâmiyet’in kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir.”11

      Bediüzzaman devamla, salih bir arkadaşının kendi siyasî fikrine uygun bir münafığı methettiğini, siyasî fikrine muhalif bir salih hocayı ise eleştirdiğini ve fasık olmakla itham ettiğini görüyor ve onu şöyle uyarıyor:

      “Bir şeytan senin fikrine yardım etse rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa lânet edeceksin!’ Bunun için Eski Said: ‘Euzübillahimineş’şeytani ve’s-siyase’ dedi. Ve otuz beş seneden beri siyaseti terk etti.”12

      SİYASETÇİNİN TAM DİNDAR OLMASI ZORDUR

      Keza Bediüzzaman, siyasetçinin zaten tam dindar olamayacağını, çünkü siyaset yapanın nefse rububiyet vermekten, riyadan ve enaniyetten kolay vazgeçemeyeceğini, oysa tevhid dini olan İslâm’ın ve İslâm ahlâkının bunları reddettiğini kaydediyor.

      Dünya saltanatının aldatıcı13 olduğunu söyleyen Bediüzzaman, bu sebeple siyaset yapanın, enaniyetini ve menfaatini terk etmezse dinî bağlarının zaafa uğrayacağını ve hatta dini terk etmek tehlikesiyle yüz yüze kalacağını hatırlatıyor.14

      “MENFAAT ÜZERİNE DÖNEN SİYASET CANAVARDIR”

      Beyanat ve Tenvirler, ikinci bölüme bu başlıkla başlıyor.

      Başlık dehşet verici bir gerçeği vurguluyor!

      İnsan titriyor!

      İnsan “el-iyazubillah!” diyor!

      İnsan, Bediüzzaman’ın “Eûzübillahimineş’şeytani ve’s-siyase” duâsına bin defa sarılmak istiyor!

      Demek Müslümanlar olarak biz bu canavar için ağzımızın tadını bozuyoruz! Bu canavar için dâvâmızın hizmet insicamını bozabiliyoruz! Bu canavar için bazen şahs-ı manevî katlediliyor!

      Bu canavarın peşinden koşturmayı cihad mı sayıyoruz? Adamlar yatla, katla, rantla torbalarını dolduracaklar, ben onların menfaatine cihad diyerek serfüru edeceğim?

      Cihad mı bu kadar ucuza düştü, ben mi bu kadar aptallaştım? Din mi bu kadar kelepire indi, benim mi kalbim ve kafam hastalandı?

      AVRUPA ÜFLÜYOR,BİZ BURADA OYNUYORUZ

      Bediüzzaman diyor ki: “Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta mütehharikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz.”15

      Anlıyoruz ki, Bediüzzaman dinin, ilmin ve iman ilimlerinin dehası olduğu gibi, siyasetin de, diplomasinin de dehasıdır!

      Bediüzzaman, bu tesbiti 1920 yılında yapıyor. Neredeyse yüz sene önce…

      Hâlâ Avrupa üflüyor, Amerika ve İsrail üflüyor. Biz burada oynuyoruz.

      Sadece dış siyasetimiz değil, iç siyasetimiz de onların yönlendirmesiyle şekilleniyor.

      Şekilde bir bağımsızlığımız, bir sınırımız var. Ama gerçekte bağımsız değiliz!

      Bu sebeple Bediüzzaman siyasetten uzak durduğunu ifade ediyor ve diyor ki:

      “İstanbul siyaseti [biz şimdi diyelim ki, Ankara siyaseti] İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır.”

      (İspanyol hastalığı H1N1 virüsünün yol açtığı ölümcül bir grip türüdür. İspanya’da 1918 yılında görülmüş ve hızla dünyaya yayılmıştır. Bütün dünyada 18 ayda yetmiş-seksen milyon insanın ölümüne sebep olduğu tahmin ediliyor.)

      DİN NAMINA MEYDANA ÇIKMAK!

      Bediüzzaman’a soruyorlar:

      “Dinsizliği görmüyor musun, meydan alıyor? Din namına meydana çıkmak lâzım.”

      Bediüzzaman diyor ki: “Evet, lâzımdır. Fakat kat’î bir şart ile ki, muharrik, aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikelidir. Birincisi hata da etse, belki ma’fuvdur. İkincisi isabet de etse, mes’uldür.”

      Yine diyorlar ki: “Nasıl anlarız?”

      Bediüzzaman cevabında şu ölçüyü veriyor: Eğer fasık destekçini, dindar muhalifine tercih ediyorsan, din namına değil, siyaset namına meydandasın demektir! Yine eğer dini kendi tekelinde göstererek, zaaflarınla dini gözden düşürüyorsan ve ekseriyeti dinin aleyhine geçiriyorsan siyasî tarafgirlik yapıyorsun demektir.

      Bediüzzaman bu meseleyi şöyle örneklendiriyor: Meselâ iki adam kavga ediyorlar. Birisi düşeceği sırada elindeki Kur’ân’ı koruması için diğer güçlü olana uzatırsa, hareketi Kur’ân sevgisinden kaynaklanıyor demektir. Yok, uzatmayıp Kur’ân’ı kendine siper ederse, kendisiyle beraber Kur’ân’ı yere düşürmüş olur ki, Kur’ân’ı nefsine âlet ediyor demektir.16

      DİN DÂHİLDE MENFİ TARZDA İSTİMAL EDİLMEZ

      Dinin umumun mukaddes malı olduğunu ifade eden Bediüzzaman, dinin dâhilde menfî şekilde kullanılamayacağını kaydediyor.

      Siyasetçi dine ve dinin mukaddes değerlerine elbette hizmet edebilir, etmelidir de. Fakat bu hizmetini siyasî malzeme yapamaz, yapmamalı. Çünkü bu durumda dini ucbunuza, riyanıza, ikbalinize, çıkarınıza âlet etmiş, dini kendinizle beraber yere düşürmüş, dini dâhilde menfî tarzda kullanmış olursunuz.

      Nihayet Bediüzzaman soruyor ve cevaplıyor:

      “Acaba şimdiki menfî siyasetçilerin fetvalarından istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâm’ın en şedit hasmıdır ki, hançerini İslâm’ın ciğerine saplamıştır.”17

      Netice itibariyle, dini siyaset kavganıza âlet yaptığınızda, İslâm düşmanlarının ekmeğine yağ sürmüş oluyorsunuz.

      Bu da en iyi ifadeyle, dine cinayettir.

      Dipnotlar:
      1- Âl-i İmran Sûresi: 159; Şûra Sûresi: 38.
      2- Beyanat ve Tenvirler, s. 36.
      3- Beyanat ve Tenvirler, s. 48.
      4- Beyanat ve Tenvirler, s. 39.
      5- Beyanat ve Tenvirler, s. 42.
      6- Beyanat ve Tenvirler, s. 93.
      7- Nisa Suresi: 58.
      8- Buhari.
      9- Beyanat ve Tenvirler, s. 111.
      10- Beyanat ve Tenvirler, s. 107.
      11- Beyanat ve Tenvirler, s. 112.
      12- Beyanat ve Tenvirler, s. 112.
      13- Mektubat, s. 100.
      14- Beyanat ve Tenvirler, s. 103.
      15- Beyanat ve Tenvirler, s. 116.
      16- Beyanat ve Tenvirler, s. 119.
      17- Beyanat ve Tenvirler, s. 119.

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.