• Bu konu 1 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
  • Yazar
    Yazılar
  • #662313
    Anonim

      Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki;

      Allahü teâlâ kendisine kavuşturacak, Cennete girilecek, tek açık kapı bırakmıştır. Bu tek kapı, Peygamber efendimizin mübarek kalbidir. Peygamberler dâhil herkes bu kapıdan geçmedikçe Allahü teâlâya kavuşamaz. Onun Peygamberliğini kabul etmeyen, kim olursa olsun, Cennete giremez. Peygamber efendimize zerre kadar benzemek, bütün dünya ve ahiret lezzetlerinden, nimetlerinden daha tatlıdır, daha üstündür. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah ve melekleri, Resule salât ediyor. Ey iman edenler, siz de salât edin) buyuruyor. Allah’ın salât etmesi rahmet, meleklerinki dua, müminlerinki ise Onun şefaatini taleptir.

      Allahü teâlâyı seven, Kur’an-ı kerim okumayı sever. Kur’an-ı kerim okumak ruhun gıdasıdır. Allah’ı seven, Onun bildirdiğiyle amel eder. Allah’ı seven, Habibine tâbi olur, onu sever. Onu seven de Ona çok salevat okur ve sünnetine uyar.

      Peygamber efendimiz, (Allah’ı anmadan, Peygambere salevat getirmeden toplanıp dağılmak, leşin başından dağılmak gibidir) buyuruyor.

      Âhir zamanda bütün dünyayı küfrün zulmeti kaplar. Herkes bu havayı teneffüs etmeye mecbur olur. Bu pisliği çıkartmanın, bundan kurtulmanın yolu, birkaç arkadaş bir araya gelince dinden, imandan, Allahü teâlânın sevgili kullarından bahsetmektir. Böyle yapınca bu pislik çıkar, insan temizlenir, rahatlar. Müminler, Allah için bir araya geldiği zaman, isteseler de, istemeseler de Allah sevgisi mutlaka kalbden kalbe geçer.

      Bir Müslüman, rüyasında imam-ı Şafiî hazretlerini görünce ona, (Efendim, bu dereceye, bu makamlara nasıl kavuştunuz, nasıl bu kadar büyük bir zat oldunuz, çok merak ediyoruz) diye sorar. İmam-ı Şafii hazretleri, (Merak ediyorsan yazdığım kitaba bak) buyurur. Başucunda onun yazdığı bir kitap vardır. İmam hazretleri sözüne devamla, (Ben, Peygamber efendimizin her ismi geçtiğinde “aleyhissalatü vesselam” diye salatü selam verdim. Hiçbir zaman Onun mübarek ismini salatü selamsız yazmadım. Rabbim bunun için bana bu makamı ihsan etti) buyurur. O mümin uyanıyor, kitaba bakıyor ki, İmam-ı Şafii hazretleri, Peygamber efendimizin isminin geçtiği her yerde, salevat-ı şerife yazmış.

      Kendimizde ihlâs yoksa, Allah aşkı yoksa, başkasının kapısını çalmamızın ne faydası olur? Ne bize, ne ona hayır gelir, çünkü ihlâssızlık fitneye sebep olacak işler yaptırır. İhlâs olmayan yere, menfaat girer, dünya girer. İhlâs demek, ahiret için, Allah için çalışmak demektir. İmam-ı Gazali hazretleri vefat ederken, talebelerine son nasihat olarak, üç defa (İhlâslı olun) buyurmuştur.

      Mehmet Ali Demirbaş
      #770398
      Anonim

        1-Bilindiği üzere Efendimiz (sas) Hazretleri’nin adı anıldığında duyan her Müslüman’ın salavat getirmesi ihmal edilmez bir görevi, unutulmaz bir vefa borcudur.

        O kadar ki, O’nun irşadıyla var oluş hikmetini anlayan her Müslüman’ın üzerine bu salavatın ömründe bir keresi farz, sonrakileri vacip, tekrarlarda ise sünnet olduğu bildirilmiş, salavatın terki ise şefaatten mahrumiyete sebeptir, denmiştir.

        İyilik gördüğü kimselere iyilik etme minnettarlığı duyan, hatta bir kahvenin kırk yıl hatırını sayan insanlar, ebedi hayatını kurtarmaya vesile olan Resulüllah’a da (sas) elbette minnettarlık duyacak, adını duyunca büyük bir hürmet ve sevgiyle salavat getirecek, böylece gösterdiği bu bağlılıkla da şefaatine nail olacaktır.

        Nitekim Ahzab Suresi ayet 56’da Rabbimiz de salavat getirmeyi emretmektedir:
        –Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na tam bir teslimiyetle salat ve selam edin!.

        Bu ayetin emri gereği olarak ömürde bir defa salavat getirmek farz, sonraları her ilk duyuşta vacip, aynı yerde tekrarlanmalarda ise sünnet olduğu ifade edilmiştir. Anlaşılan odur ki, getirilen salat–ü selamdan hem Rabbimiz, hem de melekleri razı olmakta, ayrıca melekler salavat getirenlere de dua etmekteler.

        Hadis kitaplarında görüyoruz ki, Efendimizin (sas) Cennet’teki makamının yükselmesine sebep olan salavatı okuyan insana melekler, “Allah da senin makamını yükseltsin!” diye dua etmekte, öteki melekler de bu duaya amin demekteler. Salavat getiremeyene ise, “Allah da senin makamını yükseltmesin!” diye tepki göstermekte, öteki melekler de bu tepkiye amin diyerek iştirak etmekteler.

        Demek ki, Efendimizin (sas) adını duyunca salavat getirenler meleklerin hayır duasını alır, getirmeyenler ise bedduasına maruz kalırlar. Ayrıca, Peygamberimiz (sas) de, adını duyduğu halde salavat getirmeyen vefasız ümmetine kırılmakta, bunu da “burnu sürtülsün!” sitemiyle dile getirmektedir.

        Salavatın çeşidi sayılamayacak kadar çoktur. Bunların en meşhurları da namazlarda tahiyyattan sonra okuduğumuz, “Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed” ile “Sallallahü aleyhi vesellem” salavatlarıdır.

        Manaları şöyle özetlenebilir:

        –Rabbimizin rahmeti, meleklerinin istiğfarı ve bizim de selamımız Efendimiz Hazreti Muhammed ve ailesi üzerine olsun.

        Bu gibi salavatlar Efendimize has bir dua olduğundan O’na mahsus duayı Rabbimiz reddetmez. Bu niyetle bizler de özel dualarımıza redde uğramayan salavatla başlar, salavatla bitirirsek iki makbul dua arasına aldığımız duamızın kabul olacağını ümit ederiz.

        Okuma ve yazmalarda ise Efendimizin (sas) adı geçince açıkça:

        –“Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed” yahut da “Sallallahü aleyhi ve sellem” demek en güzeli olduğu gibi, yazanların salavatın baş harfleriyle (asm) yahut da (sas) şeklinde işaretlemeleri de salavatı hatırlatmak demektir. Ancak yazıda bu gibi salavat getirme işaretleri çoğalınca okuyanlar bazen zorlanmakta ve maksadının aksine, hürmet için konan işaretler bazen hürmet zedelenmesine de sebep olmaktadır. Böyle bir hürmet eksilmesine sebep olmaktansa işaretleri azaltıp okuyanın irfanına bırakmakta isabet olsa gerektir.

        Efendimize getirilen salavat, günahının affına sebep denemez. Çünkü O’nun böyle bir durumu söz konusu değildir. Makamının yükselmesine vesiledir. O yüzden Efendimizin makamını kimse tahmin ve tespit edememektedir. Çünkü her saniye, iyiliğine sebep olduğu ümmetinden nehirler gibi salavat duaları akmakta, böylece yükselmenin hiç durmayıp kıyamete kadar da devam edeceği anlaşılmaktadır.

        Tarihi bir saygı örneği:

        Sultan Mahmud Gaznevi, Muhammed adındaki hizmetçisine her defasında çok sevdiği bu Muhammed adıyla hitap ettiği halde bir defa da babasının ismiyle hitap eder. Buna üzülen hizmetçi, neden çok sevdiği güzel ismiyle değil de babasının ismiyle çağırdığını sorunca Sultan’dan şu cevabı alır:

        –Ben her defa abdestli bulunuyor, o yüce ismi abdestle söylüyordum. Bu defa abdestim yok! O mübarek ismi abdestsiz ağzıma almaktan utandım!
        Mübarek ismi duyduğu halde gönlü kıpırdamayan salavat tembellerine ithaf olunur.

        #770406
        Anonim

          Kabir azabı ve salâvat-ı şerîfe

          Tâbiinin büyüklerinden Hasan–ı Basrî Hazretleri zamanında bir kadın, onun huzuruna gelip:
          “Ey İmam! Benim bir kızım vardı. Birkaç ay evvel vefat etti. Fakat öldükten sonra onu hiç rüyamda görmedim. Durumu nedir ne hâldedir? Çok merak ediyorum. Onu rüyamda görmem için bana bir dua öğretir misiniz? Hiç olmazsa onu rüyamda görüp teselli olurum.” dedi.
          Hasan–ı Basrî Haz retleri de kadına okuması için bazı dualar tavsiye etti. Kadın bu tavsiyeye uydu ve öğretilen duaları okudu. Ve Mevlâ Teâlâ Hazretlerine, kızını kendisine göstermesi için gözyaşlarıyla dua etti, yalvardı ve bu hâl üzere de yatıp uyudu.
          O gece rüyasında kızını gördü. Gördü; ama hiç de iyi görmedi. Kızına ateşten bir elbise giydirmişler, şiddetli bir şekilde azap olunuyordu. Kızını o hâlde görünce kadının ciğerleri parçalandı, heyecan ve üzüntüyle uykusundan uyandı. Gördüğü rüya gözünün önündeydi. Şimdi üzüntüsü daha da artmıştı.
          Sabah olunca hemen Hasan–ı Basrî Hazretlerinin huzuruna koştu. Gördüğü rüyayı gözyaşlarıyla anlattı. Kızının bu azaptan kurtulması için ne yapabileceğini sordu.
          Hasan–ı Basrî Hazretleri de, ona bazı tavsiyelerde bulundu ve geri gönderdi. Birkaç gün sonra Hasan–ı Basrî Hazretleri bir rüya gördü. Rüyasında genç ve güzel bir kız, cennet bahçelerinden birinde altın bir tahtın üzerinde oturuyor ve etrafına pırıl pırıl ışık saçıyordu.
          Kız, Hasan–ı Basrî Hazretlerine:
          “Ey İmam! Beni tanıdın mı?” diye sordu. Hasan–ı Basrî de onu tanımadığını söyledi.
          Bunun üzerine kız şöyle devam etti.
          “Efendim, hani size gelip de beni rüyasında görmek için ne yapması gerektiğini soran, sonra da beni azap içinde gören bir kadın vardı ya, işte ben onun kızıyım.” Bunun üzerine Hasan–ı Basrî Hazretleri sordu:
          “Fakat o kadıncağız senin azap içinde olduğunu söylemişti. Oysa sen altından tahtlara kurulmuş oturuyorsun ve gayet rahatsın.” dediğinde kız şöyle cevap verdi:
          “Ey İmam! Salih bir kul bizim bulunduğumuz kabristandan geçerken bir Fatiha, üç ihlâsla beraber üç kere de salâvat getirip tüm kabir ehlinin ruhuna hediye etti. İşte ondan sonra kabir azabı çekenlerden azap kaldırıldı ve cennet nimetleri bize ihsan olundu.” diye anlattı.
          Hasan–ı Basrî Hazretleri, ertesi gün hemen kadına haber gönderip çağırttı ve gördüğü bu güzel rüyayı ona anlatıp kızının azaptan kurtulduğunu müjdeledi. Ona bundan böyle çokça salâvat–ı şerife okumasını tavsiye etti.
          Allâhümme Salli Alâ Seyyidinâ Muhammedin Ve Alâ û‚lihî ve Ashâbihi ecmeîn. ALINTI

        3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.