- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
25 Ekim 2010: 05:59 #665732
Anonim
ÇOCUKLARIMI KENDİ DEĞERLERİLERİMLE EĞİTİRİM
Gazeteci-yazar İsmet Berkan, dünkü köşesinde konuyu değerlendirirken, Türkiye’nin de tarafı olduğu BM Çocuk Hakları Sözleşmesini ve sözleşmenin 14. maddesinde çocuğun düşünce, din ve vicdan özgürlüğünü açıkça tanıdığını hatırlatarak, “Bu durumda geriye tek bir soru kalıyor: Bir çocuğun hangi felsefî veya dinî inanca göre yetiştirileceğine ve bu yetiştirmenin gereklerine kim karar verir? Ailesi mi, devleti mi? Benim cevabım belli: Kendi çocuğuma kendi değerlerimi aktarmak isterim” diye yazdı.
DEVLET ÖZGÜRLÜKLERİ ENGELLEYEMEZGazeteci-yazar Ahmet Taşgetiren de, sözkonusu çocukların okumak istediklerini, ailelerin de okutmak istediklerine dikkati çekerek, Zafer Üskül’ün düşüncesine tepki gösterdi. Taşgetiren, “Siz, insan hakları kurumu olarak hem çocuğun okuyabilmesini, hem de inanç değerlerine saygı göstererek okuyabilmesini temin etmek zorundasınız. “Okuyacaksan başını aç” mantığıdır asıl, öğrenim özgürlüğü önündeki barikat. Ve siz orada, özgürlükleri engelleyen devlet yaklaşımına el koymalısınız” görüşünü dile getirdi.
Çocuğunuz sizin mi, devletin mi?
BU soru benim aklıma ilk olarak 28 Şubat sürecinde geldi. O dönem, Kuran kursları meselesi çok tartışıldı ve en sonunda da bir kanun çıkarıldı, çocukların 15 yaşından önce Kuran kurslarına gidemeyeceği emredildi.
Bu kanun konuşulurken İslami çevrelerden gelen akıllıca itirazlardan biri şuydu: Çocuğumuz bale kursuna istediği yaşta istediği şekilde gidebiliyor da Kuran kursuna neden gidemiyor?
Bu sorunun cevabı kanunda yazılıydı. Kuran kursu söz konusu olduğunda, çocuğun sahibi, onun velisi, vasisi anne-babası veya kanuni temsilcisi değil devletti artık, kamu hukukuydu.
Peki devletin böyle bir hakkı var mıydı? Kanun hala yürürlükte olduğuna göre var.
Peki bu durum temel insan haklarına uygun mu? Bana göre son derece tartışmalı.
Türkiye’nin de tarafı olduğu bir Birleşmiş Milletler Sözleşmesi var, 1990’da yürürlüğe girmiş: Çocuk Hakları Sözleşmesi. Sözleşmenin 14. maddesi çocuğun düşünce, din ve vicdan özgürlüğünü açıkça tanıyor.
Bu durumda geriye tek bir soru kalıyor:
Bir çocuğun hangi felsefi veya dini inanca göre yetiştirileceğine ve bu yetiştirmenin gereklerine kim karar verir? Ailesi mi, devleti mi?
İstismar, taciz, kötü muamele gibi durumları ayrı tutarak soruyorum: Çocuğunuzun sizin bildiğiniz ve uygun gördüğünüz biçimde mi yetişmesini istersiniz, devletin uygun gördüğü biçimde mi?
Benim cevabım belli: Kendi çocuğuma kendi değerlerimi aktarmak isterim.‘Devlet o çocuğu alIr’
MECLİS İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül, çocuğunu okula türbanla yollayan ailelerin çocuğun ‘eğitim hakkını engellediğini’ söylüyor ve bu durumda çocuğun ailenin yanından alınıp Sosyal Hizmetler’e verilebileceğini bildiriyor. Dedim ya, din ve vicdan özgürlüğü söz konusu olunca çocuğunuz sizin değil devletindir diye…EYVAH TÜRBAN
İLKOKULA DA GİRİYOR
İLKÖĞRETİMDE kılık kıyafetle ilgili yönetmelikler bulunduğu, ‘okul üniforması’ uygulandığı için aslında türbanla girilemez. Ama gördünüz, iki aile çocuklarını türbanla göndermekte ısrarlı. Anayasada ilköğretim zorunlu. Ama gelen öğrencinin kılığı yönetmeliğe uygun değil. Burada hukuki bir açmaz var. Türbanla gelmekte ısrar eden çocuğu okuldan atabilir misiniz?İsmet Berkan, Hürriyet, 24 Ekim 2010
*****************************
Olmadı Bay Üskül!
-Bu iş AK Parti’nin başına iş açıyor, onun için AK Parti, üniversite dışındaki başörtüsü sorunlarını şimdi gündeme getirmemeli gibi bir yaklaşımı -kabul etmesem de- anlarım.
-Hele şu üniversite önündeki yasak kalksın, ondan sonrası için Allah kerim gibi bir yaklaşımı anlarım.
-Böyle zamanlarda provokasyon olur, elde edilebilecekler de edilemez hale gelir aman dikkat hassasiyetini de anlarım.
Ama;
-Üniversitede okuyan genç kızların dışındakiler için başörtüsü sorunu yok yaklaşımını kabul etmem.
-AK Parti’nin politikaları ile uyuşmayan ya da CHP’nin kabul etmeyeceği hiçbir hak talebinde bulunulmamalı yaklaşımını kabul etmem.
-Hakim azınlığın standartlarının zorlandığı her defasında “provokasyon” kaygısına düşülmesini kabul etmem.
-Şu tarz ve şu kişilerin taktığı başörtüsü, bu konuda direnç gösterenlere daha sevimli gelir, sevimli görünmeyenlerden kaçınmamız lazım gibi “aşağılık duygusu” içeren yaklaşımları kabul etmem.
-Birtakım temel insan haklarının, birilerinin izni ve ianesiyle gerçekleştiği inancını pekiştiren yaklaşımları sağlıklı bulmam.
Çünkü bu tarz bir yaklaşım, öncelikle üniversite öğrencileri dışındaki tüm kadınların bir daha özgürlük talebinde bulunmaması istikametinde bir kamuoyu baskısı oluşturulmasına yol açıyor.
Aynı şekilde, bu tarz bir yaklaşım, şu an bir şekilde kamuda çalışan kadınları suçlu duruma düşürüyor.
Aynı şekilde, bu tarz bir yaklaşım yasağın üniversite dışında yazılı hale gelmesine yol açabilme riski taşıyor.
Ve bu yaklaşım, İslam’ın bu alandaki ölçüsünün sınırlanmasını kabul niteliğine dönüşüyor.
Ben, “provokasyon” söylemine sıkı sıkı sarılanlara sormak isterim:
-Şayet başörtüsü İslam’ın öngördüğü bir vecibe ise bunun üniversite çağı ile sınırlı olmasını öngören bir İslami ölçü de var mı?
-Evet, yasak var, ona karşı mücadele de var, peki bu özgürlük mücadelesini, bu hakkı kullanması gereken tüm kadınlar için sürdürmek mi sağlıklıdır yoksa birilerine kabul ettirmek imkansız gerekçesiyle, sınırlı bir özgürlüğe razı olmak mı?
Şu sorular üzerinde de düşünülmesini isterim:
-Eşi başörtülü birisini cumhurbaşkanı adayı olarak göstermek provokasyon muydu değil miydi?
-Ve eşi başörtülü birisini başbakan yapmak?
-Geçmişte, başörtülü birisini milletvekili seçtirmek provokasyon muydu?
-Cumhurbaşkanının, “tam da bu zamanda” tek resepsiyon düzenlemesi ya da devlet başkanlarını karşılama protokolüne başörtülü eşini alması provokasyon muydu değil miydi?
CHP, tek resepsiyona niye katılmıyor?
“Bu davranış, kamuda başörtüsünün yolunu açar” diye değil mi?
Yani ortada “başörtülü ilköğretim öğrencisi” olmayınca, gerilim önlenmiş olmuyor.
-Türkiye, Başbakan’a “Eşinin başını aç, başörtüsü sorunu çözülsün” çağrılarının yapıldığı bir ülke. Böyle bir ülkede, kimi hangi “provokasyon” iddiası ile doyurabilirsiniz ki?
……
-AK Partililer’in sıra sıra dizilip, “Tam da bu zamanda-manidar” söylemiyle provokasyon iddialarına soyunmalarını çok yanlış buluyorum.
-Hele Zafer Üskül’ün hem de TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı sıfatıyla, ilköğretime başörtülü giden çocuklarla ilgili olarak, “O çocukları devlet alır” efelenmesini skandal olarak niteliyorum. Ayıptır bu. Kim kimin çocuğunu alıyor? Siz devlet misiniz Bay Üskül? Yoksa milletin meclisinde, devlet adına yapılacak insan hakları ihlallerini önlemeye yönelik kurumun başkanı mısınız?
Ne diyor Bay Üskül?
“-Aileler mevzuata karşı koymakta direnirse suç işliyorlar demektir. Valilerin görevlerini yapmaları gerekir. Bu iş daha ileriye giderse, aile çocuğu baskı altına alırsa o zaman çocuk aileden alınır. Tüm bu yetkiler devletin elindedir.
Sonra ilave ediyor:
“-İdare önce veliyi ikna etmeye çalışır. İkna olmazlarsa cevaz var. Öğrenim özgürlüğü engelleniyorsa çocuk alınarak öğrenim görmesi sağlanır.”
Üskül’e göre, ortada öğrenimin engellenmesi var ve bunu baskı ile ebeveyn yapıyor.
Oysa durum bu değil ki. Ebeveyn, çocuğunu okutmak istiyor, ama başörtülü olarak okutmak istiyor. Siz, insan hakları kurumu olarak hem çocuğun okuyabilmesini, hem de inanç değerlerine saygı göstererek okuyabilmesini temin etmek zorundasınız.
Ama siz tam da burada jakoben devlet ağzıyla (CHP ağzıyla mı demeliydim) konuşmaya başlıyorsunuz. “Okuyacaksan başını aç” mantığıdır asıl, öğrenim özgürlüğü önündeki barikat. Ve siz orada, özgürlükleri engelleyen devlet yaklaşımına el koymalısınız.
“Mevzuata karşı koymak…” Ya mevzuat insan haklarına aykırı ise… “Ailenin çocuğu baskı altına alması” teması hoyratça kullanılıyor. Ya çocuk, “Bu benim talebim, devlet bana baskı yapmasın” diyorsa…
Ama bizde, “Çocuk önce devletin, sonra ana-babasınındır” diye devletçi eğitim felsefesinin iliklerine işlemiş bir anlayış var. Ve şimdi Türkiye, o devletçi anlayışı sorguladığı için sorun çıkıyor. Bay Üskül, Hürriyet’e çok yanlış manşet oldu, çoook!Ahmet Taşgetiren, Bugün, 24 Ekim 2010
***************************************
Filistin’i Gandi yöntemi kurtarır
Fİlİstİnlİlerİn gasp edilmiş haklarını geri almak için çok fazla seçeneği olmadığını düşünenler, sadece bu halkın karşılaştığı engellere ve sorunlara bakıyor. Fakat insan haklarının ve mazlumlarla dayanışmanın öne çıktığı bu çağda, haklarının bir kez daha çalınması zor. Filistinlilerin bu dönemde öğrendiği bir diğer ders de bütün araçlarla direniş.
Diplomatik çalışma seçeneği şartlara ve uluslararası güçlerin rızasına bağlıdır; dolayısıyla intifada bütün zamanlar ve mekânlar için uygundur. İntifada tercihi zamanla önemini yitiren bir tercih değildir. Vicdanlarda, akıllarda ve kalplerde canlıdır. Dahası, intifadaya işgalin iradesine ve sömürüsüne boyun eğmeyi reddeden, yapıcı bir sivil direniş çalışması da eşlik eder. Mahatma Gandi bunu Hindistan’da denedi ve başarılı oldu. Britanya emperyalizminin iradesini kırarak halkın önünü açtı.

ESKİ DOSTLARI ARAMALI
Doğrudan veya dolaylı müzakerelerin kapısı kapatıldığında, bütün tercihler uygulanabilir. Bu bağlamda, Filistinlilerin 1967 sınırlarında bağımsız devlet kurduklarını ilan etmek için BM’ye başvurması bu tercihlerden biridir. Filistinliler böyle bir girişimle son sözünü söylemiş olur, yıllardır devam eden ihtilafı uluslararası bağlamda en üst düzeye çıkararak niyetleri ve tutumları sınar, eğilimleri belirler.
Fakat bu adımdan önce Filistinliler arasındaki bölünmüşlüğe son verilmeli, Arap dayanışması sağlanmalı ve Filistinlileri bütün enerjileriyle destekleyen eski dostlar aranmalı. Bütün Arap ve İslam ülkelerinin katıldığı bir çalışma sayesinde dünya, iki milyardan fazla insanı ilgilendiren bir sorunla karşı karşıya bulunduğunu anlar. Bağımsız ve egemen bir Filistin devleti için böyle bir enerjinin harekete geçirilmesi gayet mümkün. (Birleşik Arap Emirlikleri gazetesi Ahbar El Arap, başyazı, 18 Ekim 2010)Aktaran: Radikal, 24 Ekim 2010
25 Ekim 2010: 14:27 #780185Anonim
Bir iki ilköğretim öğrencisinin başörtüsü ile okula gitmek istemesi, kamuoyunun pek de alışık olmadığı bir tartışmayı alevlendirdi. Hemen herkes aynı soruyu birbirine soruyor: Başörtüsü ilköğretim okuluna da iner mi?
Bir iki ilköğretim öğrencisinin başörtüsü ile okula gitmek istemesi, kamuoyunun pek de alışık olmadığı bir tartışmayı alevlendirdi. Hemen herkes aynı soruyu birbirine soruyor: Başörtüsü ilköğretim okuluna da iner mi?
Bu soruya verilen cevaplar da, geçmişte başörtüsü ile üniversiteye gitmek isteyen öğrencilere verilen cevaplara benziyor: Düne kadar böyle bir talep yoktu. Şimdi bu talep nereden çıktı?
Tartışmalar üzerine açıklama yapan ‘yetkililer’in beyanları ise, kafa karışıklığının delili sayılabilir. Meselâ TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı, bazı velilerin kız çocuklarını başörtüsü ile okula götürmek istemesini değerlendirirken şöyle demiş: “Bu iş daha ileri giderse, aile çocuğu baskı altına alırsa, o zaman çocuk aileden alınır. Tüm bu yetkiler devletin elindedir.” (Hürriyet, 23 Ekim 2010)
Elbette bu sözün önü ve sonu da var, ama böyle bir beyana karşı hemen şunu söyleyebiliriz: Siz önce ailesi olmayan ‘sokak’taki çocuklara sahip çıkın, onların eğitim almasını temin edin! Sonra sıra gelirse ‘aile’lerin çocuklarına el koymaya kalkın!
Yanlış bilgi ve yanlış kabullerle yola çıkarak bir yere varamayız. Nasıl ki yıllar önce üniversiteye başörtülü gitmek isteyen öğrencilere “Eskiden yoktu, şimdi nereden çıktı?” demek bir çare olmadıysa, ilköğretim okullarına başörtülü gitmek isteyenlere de bu soruları sorarak itiraz etmek anlamsızdır.
“Eskiden böyle bir talep yoktu” demek hem gerçeğe uygun değil, hem de probleme çare olmaz.
Aslında böyle bir talep geçmiş yıllarda da vardı. Herkes biliyor ki “eskiden yoktu” denilen yıllarda; köylerdeki ilkokullarda kız öğrenciler genellikle 3. sınıfa kadar okula gönderilirdi. Kız öğrencilerin okula gönderilmeme sebebi büyük ölçüde uygulanan başörtüsü yasağıydı.
Yine geçmiş yıllarda başlatılan “Haydi kızlar okula” kampanyasının arzu edilen nisbette başarıya ulaşamamasının sebebi de, uygulanan başörtüsü yasağı değil miydi? İstanbul Kartal’da bile bir veli, “Kızını okula gönder” diyen dönemin kaymakamına “Başörtüsü ile gidebilecekse gönderirim” anlamında cevap vermişti. Demek ki bu mesele sadece bu günün problemi değil, yıllardan beri kanamaya devam eden bir yara…
Son günlerde tartışmayı alevlendiren hadiseler (hadiselerin aslını bilemiyoruz, ama) ‘provokasyon’ olarak adlandırılsa bile netice değişmez. “Başörtüsü yasağı sona ersin” diyenler bunu talep ederken sadece üniversitelerdeki yasaklara itiraz etmiyorlar ki! ‘Kamusal alan’ dahil her yerde başörtüsü yasağının sona ermesi talep ediliyor ve ediyoruz. Dolayısı ile ilkokulda devam eden yasak da sona ermelidir.
Velilerin, çocuklarını tesettürlü olarak okula göndermek istemeleri de bir haktır. “Tesettürsüzlüğü” asıl, olması gereren, tartışılmaz ‘tabu’ olarak kabul edip; ‘tesettür’ü aykırı bir durum, doğru yoldan sapma olarak gören anlayış doğru değil.
Son hadiselerin provokasyon olup olmaması milyonların problemi değildir. Yasağın sona ermesi yönündeki talepler böyle ‘provokasyon’larla önlenemez, engellenemez. Türkiye’yi idare edenler gerçekleri görmezden gelmesin, doğru talepleri dile getirenleri de ‘Çocukları ellerinden alırız’ diye tehdit etmesin!
Faruk ÇAKIR24.10.2010YeniAsya -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.