- Bu konu 17 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
27 Eylül 2012: 17:49 #807996
Anonim
Sözlerde yer alan İkinci Söz imanı anlatıyor. Ancak ne anlatmak istediğini tam anlayamadım, yardımcı olur musunuz?
“İMANDA ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle.”(1)
Üstat bu cümle ile konunun ana temasını ifade ediyor.Kainata ve içindekilere iman nazarı ile bakarsan, her şey saadet ve huzur kaynağı; küfür nazarı ile bakarsan, her şey karanlık ve azap kaynağıdır. Bu risalede mümin ile kafirin eşyaya ve olaylara bakış açısı veriliyor. Mümin, iman gözlüğü ile kainata ve olaylara baktığından, her şeyde bir huzur ve saadet bulurken, kafir ise küfür gözlüğü ile kainata ve olaylara baktığı için, o da her şeyde bir acı ve azap görüyor.Adeta iman, mümin için dünyada küçük bir cennet hayatı; küfür ise kafire küçük bir cehennem hayatı yaşatıyor.İman nurlu ve ışıklı bir gözlük olduğu için, bu gözlük ile kainata bakıldığında, her şeyin içyüzünü ve hakikatini gösteriyor. Küfür ise karanlıklı ve zulümatlı bir gözlük olup, her şeyi çirkin ve kötü gösteriyor. İşte bu sözün ana teması budur.Mesela kafir, ölümü yokluk ve hiçlik görürken; mümin ise ölümü ebedi saadetin başlangıcı ve girişi olarak görüyor.
(1) bk. Sözler, İkinci Söz.
5 Ekim 2012: 10:26 #808452Anonim
Temsilde hodbin ve hudabin adamların karşılaştıkları hadiseler anlatılırken her iki adamın “nazarında” ifadesine vurgu yapılıyor. Acaba her iki şahsın farklı nazarları mı hadiseleri değiştiriyor?
Burada nazar kelimesi, bakış açısı manasına kullanılmıştır. Üstad’ın şu ifadeleri konuya açıklık getirir; fazla beyana ihtiyaç bırakmaz:“Evet, herkes kâinatı kendi aynasıyla görür. Cenâb-ı Hak, insanı kâinat için bir mikyas, bir mizan Sûretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususî bir âlem vermiş; o âlemin rengini, o insanın itikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ, gayet meyus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve meyus sûretinde görür.Gayet sürurlu ve neş’eli, müjdeli ve kemâl-i neş’esinden gülen bir adam, kâinatı neş’eli, güler gördüğü gibi; mütefekkirâne ve ciddî bir Sûrette ibadet ve tesbih eden adam, mevcudatın hakikaten mevcut ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür.
Gafletle veya inkârla ibadeti terk eden adam, mevcudatı, hakikat-i kemâlâtına tamamıyla zıt ve muhalif ve hata bir Sûrette tevehhüm eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder.”(1)
(1) bk. Lem’alar, Yirmi Üçüncü Lem’a5 Ekim 2012: 10:31 #808453Anonim
“..Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler.” cümlesini açıklar mısınız?
İlgili cümlenin geçtiği pasajı buraya aldıktan sonra değerlendirmesini yapalım:“Evvelki adam kâfirdir veya fâsık gâfildir. Şu dünya onun nazarında bir mâtemhâne-i umumiyedir. Bütün zîhayat firâk ve zevâl sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise, ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudât ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalâletinden neş’et edip, onu mânen tâzib eder.”Burda iman ve küfür muvazenesi yapılmaktadır. küfür ve gaflet nazanrıyla aleme bakılınca ortaya çıkan manzara nazara veriliyor. Her şey, kâfirin nazarında anlamsızdır, değersizdir. Bu anlamsızlık ve değersizlik; ruhsuz ve cenaze gibi kavramlarla ifade edilmektedir.“Bir vakit, iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbîn, tâlihsiz bir tarafa; diğeri hudâbîn, bahtiyar diğer tarafa sulûk eder, giderler.”“Hodbîn adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan; bedbînlik cezası olarak, nazarında pek fenâ bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçareler zorba, müthiş adamların ellerinden ve tahribâtlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hali görür. Bütün memleket bir mâtemhâne-i umumi şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim hâleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz.”
“Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve me’yusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdânı azab içinde kalır.”
“Diğeri hudâbîn, hudâperest ve hakendiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumi şenlik görüyor. Her tarafta bir sürûr, bir şehrâyin, bir cezbe ve neşe içinde zikirhâneler. Herkes ona dost ve akrabâ görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlîl ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor.
Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemi ile müteellim olmasına bedel; şu bahtiyar hem kendi, hem umum halkın sürûru ile mesrur ve müferrah olur, hem güzelce bir ticaret eline geçer. Allah’a şükreder. Sonra döner, öteki adama rast gelir, halini anlar. Ona der:
“Yahu, sen divâne olmuşsun. Batnındaki çirkinlikler, zâhirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhisâtı soymak ve tâlân etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle.”“Tâ şu musîbetli perde senin nazarından kalksın. Hakikati görebilesin. Zîrâ nihayet derecede âdil, merhametkâr, raîyyetperver, muktedir intizamperver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyât ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği sûrette olamaz.” (1)
“Evet, nazar-ı gaflet ve dalâlette vahşetli ve dehşetli bir ademistan ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar, canlı birer sahife-i ibret ve baştan başa ruhlu, hayattar bir acip âlem ve mevcut ve bizimle münasebetdar bir memleket-i Rabbâniye sûretinde, sinema perdeleri gibi kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i’câz ile dersini veren Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, aynı i’câz ile, nazar-ı dalâlette câmid, perişan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firak ve zevalde yuvarlanan bu kâinatı bir kitab-ı Samedânî, bir şehr-i Rahmânî, bir meşher-i sun’-i Rabbânî olarak o câmidâtı canlandırıp birer vazifedar suretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdadına koşturup nev-i beşere ve cin ve meleğe hakikî ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur’ân-ı Azîmüşşanın…” (2)Dipnotlar:(1) bk.
Sözler, İkinci söz.
(2) bk. a.g.e., Yirmi Beşinci Söz.20 Ekim 2012: 18:16 #809068Anonim
@ASHAB-I BEDR 370331 wrote:
[DIKKAT]“Demek iman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”Öncelikle edebiyatta aynı kelimeyi sıkça kullanmaktansa, ona eş veya yakın anlamlı kelimeler kullanmak tercih edilir.
Ayrıca “tohum” küçük bitkiler için, “çekirdek” ise genelde daha büyükleri için kullanıldığından, cennetin azamet ve büyüklüğüne işareten cennet için çekirdek kelimesi kullanılmış olabilir.
[/DIKKAT]
“Çekirdek, hem mu’cizat-ı kudretin en antikaları, en hârikaları, en nazeninleridirler. Hem ehl-i tabiat ve ehl-i dalalet ve ehl-i felsefe, onlardaki kalem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için onlarda boğulmuşlar, tabiat bataklığına düşmüşler.”(2)Çok güzel açıklamışlar, Allah (c.c.) razı olsun..
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.