• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #664573
    Anonim

      15.jpg

      Siyonistlerin Batı Kudüs’te yürüttükleri “yahudileştirme” çalışmalarıyla bu bölgedeki yahudi nüfus oranını % 80′e çıkardıklarını yukarıda belirtmiştik. Doğu Kudüs’teki yahudileştirme çalışmaları da bu kesimin “İsrail toprakları”na ilhak edildiğine dair kararların açıklanmasıyla birlikte başladı. Bu kesimdeki yahudileştirme çalışmalarında da birinci derecede Müslümanların göçe zorlanması amacına yönelik baskı uygulamalarından ve yukarıda sözünü ettiğimiz “Sahipsiz Mülkler Kanunu”ndan yararlanıldı.
      İşgalciler Doğu Kudüs’ü ele geçirdikten sonra Müslüman mahallelerine karşı şiddetli saldırılar düzenleyerek buralardaki bazı evleri boşalttı ve sahiplerini şehri terk etmeye zorladılar. İlk yıkılan mahalle de sur içinde kalan Mağribliler mahallesi oldu. Siyonistler Kudüs’ü işgal etmelerinden hemen sonra adı geçen mahalleye düzenledikleri saldırıda mahalleyi tamamen tahrib ederek burada ikamet eden 135 aileyi göçe zorladılar. Ardından mahalle civarındaki 24 evi de yıkarak buralarda oturan 300 kişiyi göçe zorladılar. Bu şekilde göçe zorlananların veya savaş esnasında katliam ve saldırı korkusuyla evlerini terk edenlerin yeniden evlerine dönmelerine fırsat verilmedi. Onların tüm mal varlıklarına yukarıda zikrettiğimiz “Sahipsiz Mülkler Kanunu”ndan yararlanılarak el konuldu.
      Müslümanların göçe zorlanması için işgal rejiminin resmi baskılarının yanı sıra çeşitli yahudi terör örgütleri kanalıyla yapılan tehditlerden de yararlanıldı. Bu şekilde Müslümanları tehdit ederek göçe zorlayan yahudi terör örgütlerinin başında 1967′de işgal edilen topraklarda ortaya çıkan Utara Liyuşina geliyordu. İşgal yönetimi bu örgütün sur içindeki Müslüman mahallelerine sızarak bazı evlere yerleşmesine fırsat tanımıştır. Bu terör örgütü aynı zamanda bir mafya örgütü gibi çalışarak Müslümanlara ait arsalara ve diğer gayri menkullere de el koyuyordu. Bu örgütün dağılmasından sonra yerine Atirat Kohanim adında aynı amaçlar için çalışan ve aynı metotları kullanan bir başka mafya – terör örgütü kuruldu. Bunların dışında da Müslümanları çeşitli şekillerde rahatsız eden, yoldan geçerken üzerlerine toprak ve pislik atan, ibadet esnasında el çırparak ve yüksek sesle bağırarak namazlarını karıştırmaya çalışan, Müslüman mahallelerindeki kanalizasyon şebekelerini kapatarak evlerine pislik dolmasına yol açan ve benzeri hareketlerle onları huzursuz etmeye çalışan çeşitli terör grupları ortaya çıktı.
      Bu göçe zorlama ve onların geride bıraktıkları mal varlıklarına el koyma olaylarıyla birlikte Kudüs’te kalmayı tercih edenlerin mal varlıklarına yönelik gasp ve istimlak işlemleri de başladı.
      İlk etapta şehir merkezinden ve çevresinden 131 dönüm arazi zorla gasp edildi. Ardından sur içinde kalan üç ayrı mahallede Müslümanlara ait 595 daireye, depo veya işyeri olarak kullanılan 437 gayri menkule ve 300 kız öğrencinin okuduğu bir kız okuluna el konuldu. Çok geçmeden Müslümanlara ait 720 müstakil bina istimlak edilerek yıkıldı. Bunlar arasında okul, işyeri vs. de vardı.1968′de şehir çevresinden, Müslümanlara ait 350 dönüm arazi gasp edilerek üzerine Ramat Eşkol, Jafeat Hemeftar ve Malut Defta adlı yahudi yerleşim merkezleri inşa edildi.1970′te 470 dönüm arazi gasp edilerek üzerine Nife Yakub yahudi yerleşim merkezi inşa edildi.Yine 1970′te Ramot yerleşim merkezinin inşası için 4840 dönümlük arazi gasp edildi.Aynı yıl Telbiyot Atrut yerleşim merkezinin inşası için 5200 dönüm arazi gasp edildi.En çok toprak gaspı 1978 – 1982 yılları arasında gerçekleştirildi. Bilindiği üzere 1978 yılı Mısır’la İsrail arasında Camp David anlaşmasının imzalandığı yıldır. Bu anlaşma İsrail işgal rejimine Kudüs’le ilgili yahudileştirme ve gasp işlemlerini yoğunlaştırması için fırsat vermiştir. Benzer gelişmenin Oslo İlkeler Anlaşması’nın imzalanmasından sonra da yaşandığını görüyoruz. Demek ki, işgal rejimi imzaladığı tüm sözde “barış (!)” anlaşmalarını haksız gasp işlemlerine yoğunluk kazandırmak için değerlendiriyor. Bu durum, “barış (!)” hikayesinden yola çıkarak işgalci siyonistlerle anlaşma imzalayanların ne büyük ihanetler gerçekleştirdiklerini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. 1978′deki Camp David anlaşmasında siyonist işgal yönetimi Kudüs konusunun anlaşma dışında tutulmasını istedi. Bundaki amacı ise şehirdeki gasp ve yahudileştirme faaliyetlerine zaman kazandırmaktı. Mısır yönetimi bunu kabul ederek Kudüs davasına ihanet etti. Aynı ihaneti Kudüs konusunu “nihai anlaşma merhalesi”ne bırakmak suretiyle Oslo İlkeler Anlaşması’na imza atanların da tekrar etmeleri oldukça ilginçtir. İsrail’in o zamanki İskan bakanı (daha sonra Dışişleri bakanlığı yapan) David Levy 1981′de yaptığı açıklamada Kudüs çevresinde 1979-81 yılları arasında yahudiler için sekiz bin daire inşa edildiğini söylemekten çekinmemişti. Yine İskan bakanlığı sözcüsü de yaptığı bir açıklamada bu şehre her yıl en az bin yahudi ailenin yerleştirilmesinin zorunlu olduğunu ileri sürmüştü.Çeşitli kaynaklarda verilen bilgilere göre işgal yönetiminin Doğu Kudüs ve çevresinde 1967 ile 95 yılları arasında gasbettiği arazilerin toplamı 24 bin dönümü buldu.İşgal rejimi 1967 – 95 yılları arasında Doğu Kudüs’te inşaat için kullanılabilecek nitelikteki arazilerin % 40′ını gasbetti. % 46′sı da işgal rejiminin hakimiyetindeki Kudüs belediyesi tarafından, ileride gasp edilmek amacıyla imara kapalı yeşil alan ilan edildi. Şehrin asıl sakinleri durumundaki Müslüman ve hıristiyanlara ise sadece % 14′lük bir kısım bırakıldı. Müslümanların yeni inşaat yapmalarına veya eski evlerini tamir etmelerine fırsat verilmediğinden 1994′e gelindiğinde Kudüs’teki Müslümanlar arasında 24 bin yeni mesken ihtiyacı olduğu, onlara ait meskenlerde oda başına altı kişi düştüğü belirlenmişti. Ancak siyonist işgal yönetimi Müslümanları göçe zorlamak istediğinden bu sıkışıklığa rağmen yeni inşaat yapmalarına fırsat vermiyor. Hatta belediye tarafından yıkılan evlerinin yerine bile yenilerini yapmalarına müsaade edilmiyor. Müslümanların evleri genellikle Kudüs Belediye Meclisi’nin kararlarıyla yıkılıyor. Belediye Meclisi Müslümanların evlerini yıktırırken çoğunlukla “ruhsatsız” olduğu gerekçesini kullanıyor. Oysa bu iddia her bakımdan tutarsızdır. Çünkü en başta BM kararlarına göre İsrail rejiminin Doğu Kudüs’teki yapılanmaya müdahale etmemesi gerekiyor. Çünkü 181, 242 ve 338 sayılı BM kararlarında Doğu Kudüs işgal altında gösteriliyor. Bundan dolayı BM, İsrail’in Doğu Kudüs’ü ilhak kararını tanımadı. Bu kararlar 25 Eylül 1971 tarihli ve 298 sayılı kararla da te’yid edilerek, İsrail’in Doğu Kudüs’te değişiklik yapma girişimi kınandı. 22 Mart 1979 tarihli ve 446 sayılı Güvenlik Konseyi kararında İsrail’in Doğu Kudüs’e ve Batı Yaka’ya yahudi yerleşim merkezleri kurması geçersiz sayıldı. Bu aynı zamanda İsrail’in Doğu Kudüs’teki yapılanmaya müdahale edemeyeceğine dair kararların te’yidi anlamına geliyordu. BM buna benzer birçok karar aldığı halde bu kararların hepsi kağıt üzerinde kalmış ve İsrail’in bu kararlara uyması için herhangi bir yaptırıma başvurulmamıştır. İşgalci İsrail yönetimi bugün bütün bu kararlara aykırı bir şekilde Doğu Kudüs’teki Müslüman evlerinin ruhsatsız olduğunu ileri sürerek yıkarken BM yine sessiz kalmayı tercih ediyor. İkinci olarak İsrail’in “ruhsatsız” olduğunu ileri sürdüğü evler yıllar önce yapılmış evler. Hatta bunların içinde 1967′den önce inşa edilmiş olanlar bile var. İsrail ise Kudüs’ün Doğu kesimini 1967′de işgal etti. İşgalciler kendilerinin şehri işgal etmelerinden önceki tarihlere ait inşaatlar için bile kendilerinden ruhsat alınmasını şart koşuyorlar. Oysa işgalciler Müslümanları Kudüs’ü terk etmeye zorlamak istediklerinden onların yeni inşaat yapmalarına hatta eskimiş evlerini tamir etmelerine bile izin vermiyorlar. “Ruhsatsız” iddiası ise bu kutsal şehirde sürdürülen yahudileştirme çalışmalarına uydurulan bir kılıf.Belediye Müslümanların oturduğu mahalleleri her türlü altyapı hizmetinden mahrum bırakmak suretiyle de onları göçe zorlamaya çalışıyor. Bugün Kudüs şehrini ziyaret eden bir kişi şehrin doğusuyla batısı arasındaki farkı görünce bu kesimlerin her birinin ayrı bir dünyaya ait olduğunu zanneder. Bu gerçek bizzat belediyenin raporlarında da dile getirilmiştir. Belediyeye ait bir birim tarafından hazırlanan bir raporda çoğunlukla Müslüman Arapların yaşadığı Doğu Kudüs’te hizmetlerin Batı Kudüs’e oranla çok düşük olduğu, bu kesimde altyapı hizmetlerinin son derece yetersiz olduğu, bu kesimdeki Arap mahallelerinin çoğunda kanalizasyon ve su şebekeleri bile açılmadığı, ara sokakların çoğunda asfalt ve ışıklandırma bulunmadığı itiraf edilmiştir. Bu gerçeği 28 yıl Kudüs belediye başkanlığı yapan yaşlı siyonist Teddy Kollek de şu şekilde dile getirmiştir: “Biz onlara (yani Araplara) hiçbir zaman kanunen eşit oldukları intibaı vermedik. Sürekli ikinci ve üçüncü sınıf halk konumunda olmuşlardır ve halen de öyledirler.”Bazen Müslümanların oturduğu evlerin aslında, Kudüs dışında yaşayan bazı yahudilere ait olduğu iddiasıyla mahkemelerde davalar açıldı ve bu davalarda asıl mülk sahiplerinin haksız çıkarılması için yalancı şahitlerden yararlanıldı. Bu konudaki davalarda da “Sahipsiz Mülkler Kanunu”ndan yararlanıldı.İşgal rejimi gasp ve işgal konusunda “ağır vergi politikası”ndan da yararlanmaktadır. Bu amaçla Filistinlilerin ellerinde kalan gayri menkullere ve özellikle de arazilere ağır vergi konuyor. Böylece mülk sahiplerinin bu vergileri ödeyemeyerek ellerindeki mülkleri terk etmeye zorlanmaları amaçlanıyor. Filistinlilerden ağır emlak vergilerinin yanı sıra, yüksek oranda ürün vergisi de istenmektedir. Bütün bu vergilerin amacı Filistinlileri Kudüs’ü terk etmeye zorlamaktır.İşgal rejimi gasp ve zorla işgale ek olarak Müslümanların ve hıristiyanların gayri menkullerini yahudilere satmalarını sağlamak amacıyla yerine göre “teşvik politikası”na da başvurmaktadır. Bu amaçla bazen Müslümanlara ve hıristiyanlara evlerini ve arazilerini satmaları için çok yüksek fiyatlar teklif ediliyor. Ancak ilim adamlarının ve özellikle Kudüs müftülüğünün uyarıları dolayısıyla işgalcilerin “teşvik politikaları” Müslümanlar arasında pek etkili olmamaktadır. Yeri gelmişken İsrail işgal rejiminin “İsrail toprakları” olarak gösterdiği ve “yeşil hat” içinde kalan kesime ilhak ettiği bölgelerde İslami hareketin en güçlü olduğu yerin Kudüs olduğunu hatırlatalım. Bundan dolayıdır ki, Kudüs’teki Müslüman halk 1967′den beri belediye seçimlerine katılmamakta direnmeyi başarabilmiştir.İşgal yönetimi Doğu Kudüs’ün yahudileştirilmesi konusunda şehrin Batı kesiminde uyguladığına ek olarak farklı birtakım uygulamalara da başvurdu. Bu bölgedeki yahudi nüfusu artırmak için önce şehrin çevresine yahudi yerleşim merkezleri tesis etme daha sonra buraları Kudüs’e ilhak etme politikasına ağırlık verdi. Bu yolla şehirdeki yahudi kitlenin çoğunluğu oluşturmasını gerekçe göstererek 1967 Haziran Savaşı öncesi sınırlara çekilmemek için kendini haklı göstermek istiyordu. Daha doğrusu BM nezdinde yürüteceği politikaları savunabilmek için yeterli sebep oluşturmayı amaçlıyordu. Ayrıca şehirdeki Müslüman sayısını azaltmada sürgün ve tutuklama politikalarından da yararlanıldı. Özellikle Müslüman halka fikri öncülük edebilecek kabiliyetteki ilim sahibi kişiler basit gerekçelerle veya herhangi bir gerekçe gösterilmeden sürgün edildi.
      İşgal yönetimi bütün bunların yanı sıra Kudüs’teki Müslümanların çocuklarının devam ettiği okullarda İsrail eğitim sisteminin uygulanmasını şart koşmak, bazı Arapça kitapların okutulmasını yasaklamak, birtakım okulları kapatmak veya yıktırmak suretiyle de “yahudileştirme” politikasına güç katmaya çalıştı. Eğitimle ilgili bütün bu zorlamaların amacı yahudi kültürünün ve dilinin Müslümanlar arasında da yayılmasını ve Müslüman kültürünün zayıflamasını sağlamaktı.
      Kudüs’teki “yahudileştirme” çalışmalarına ABD, çeşitli Avrupa ülkeleri ve siyonist örgütler maddi destek sağladılar. Özellikle Amerika ve Avrupa’daki yahudi azınlıklar aralarında para toplayarak Kudüs’teki “yahudileştirme” çalışmalarının finanse edilmesi üzere gönderdiler.
      İşgal yönetiminin FKÖ liderleriyle imzaladığı Oslo İlkeler Anlaşması’ndan sonra Kudüs’te yürüttüğü “yahudileştirme” faaliyetlerinden ve ileriye dönük planlarından ileride söz edeceğiz.

      Kaynak: Filistin Haber

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.