• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #656521
    Anonim

      EFENDİMİZ”İN(sav) RAMAZAN HAYATI

      Fahr-i Alem Efendimiz Ramazan ayını hasretle beklerdi. Üç aylara kavuşunca
      sevinir; receb ayında -her zamankinden çok- oruç tutardı. Şaban ayının ise
      tamamına yakınını oruçlu geçirir ve “Ramazan ayına hürmeten Şaban ayında
      oruç tutmak daha faziletlidir.” buyururdu. Fakat Ramazanı karşılamak
      maksadıyla bir iki gün öncesinden oruç tutmayı doğru bulmazdı. Yolunu
      gözlediği sevgiliye, Ramazana kavuşunca, vuslatın verdiği haz ve neşeyle
      mübarek ayın feyzini coşkuyla anlatırdı. Şöyle buyururdu:

      * “Ramazan gelince, cennet kapıları ardına kadar açılır; cehennem kapıları
      kapanır; şeytanlar zararsız hale getirilir.”

      *”Cennetin sekiz kapısı vardır. Bunlardan birinin adı Reyyan´dır. O kapıdan
      sadece oruçlular girecektir. Oruçluların sonuncusu da içeri girince reyyan
      kapısı kapanacak. Bu kapıdan girenlere bir içecek ikram edilecek; onu içen
      bir daha susuzluk çekmeyecek.”

      Sevgili Efendimiz bu cihana bedel müjdeleri, orucun ihlas ve samimiyetle
      tutulması için söylerdi. Cenab-ı Mevla´nın yüce katına sunulacak bu kıymetli
      ibadetin yüz ağartacak mükemmellikte olmasını isterdi.

      SAHUR VAKTİ, SEHER VAKTİ

      Sahur vaktine ayrı bir değer verirdi.

      “Aman sahura kalkmayı ihmal etmeyin; zira sahur yemeği mübarek bir gıdadır.”
      derdi. Nitekim Mescid-i Nebevî´nin sofasında yatıp kalkan fakir sahabîlerden
      ve İslam´a ilk giren bahtiyarlardan biri olan İrbaz b. Sariye´yi bir gece
      sahura çağırırken:

      “Mübarek gıdaya buyur!” demişti.

      Bir başka seferinde sahur yapmanın önemini şöyle anlatmıştı:

      “Sahur yemeği bereketlidir. Yememezlik etmeyin. Bir yudum suyla bile olsa
      sahur yapın. Zira ALLAH Teala ve melekleri sahur yapanlara rahmet yağdırır.”

      Fahr-i Cihanın sahura neden bu kadar değer verdiği gayet açıktır. Zira sahur
      vakti, seher vaktidir. İlahî rahmet ve bereketin sağanak sağanak yağdığı
      zamandır. ALLAH´a gönül verenlerin ibadet, dua ve zikirleriyle gergef gergef
      işlediği mübarek bir zaman dilimidir.

      Sevgili kardeşler! Hiç değilse mübarek Ramazan ayı boyunca bu kıymetli vakti
      biz de değerlendirelim. Gönül derinliklerinden kaynayıp gelen bir coşkuyla
      Cenab-ı Hakk´a niyaz edenler gibi boyun büküp arz-ı hal etmeye çalışalım;
      zira bu feyizli zamanda uyanık olmanın büyük bir manası vardır. Sahura
      kalkan mü´minler o mütevazi boyun büküşleriyle sanki şöyle derler:

      Rabbim! Çok şükür ben de seni bilen, seni seven, sana gönül verenlerden
      biriyim. Sana olan bağlılığımı arzetmek için uykumu bölüp kalktım. Yarın
      senin rızan için oruç tutacağım. Ne olur benden hoşnut ol. ALLAHım!

      İFTAR ZAMANI

      Yüce Mevlamız, kulunun kendine bağlılığını ve saygısını görmekten memnun
      olur. İftar vakti bu bağlılığın ve saygının en iyi gösterildiği bir
      zamandır. Bu sebeple Resûl-i Kibriya efendimiz iftar vaktini titizlikle
      takip ederdi. İftar vakti girer girmez oruç bozmanın gerekli oluşuna, bir
      çocuk safiyetiyle oruç bozma telaşına girmenin ALLAH Teala´yı memnun
      edeceğine işaret buyurur ve bunu dînî hayatı canlı tutmanın bir belirtisi
      kabul ederdi. İftarı geç yapmanın bir nevi kayıtsızlık ve gevşeklik olduğuna
      işaret ederek şöyle buyururdu:

      “Bir an önce iftar etmek için gayret gösterdikleri müddetçe, ümmetim hayır
      ve bereketten ayrılmamış olur.”

      Efendimizin sözünü ettiği bu hayır ve bereketin insanı ilahî muhabbete
      erdirecek kadar geniş kapsamlı olduğunu bir hadîs-i kudsî´den öğrenmekteyiz.
      Cenabı zü´1-celal buyuruyor ki:

      “Kullarım içinde en çok sevdiklerim, bir an önce iftar etmek için gayret
      gösterenlerdir.”

      Demek oluyor ki, Yüce ALLAH´ın eşsiz sevgisine nail olmanın yolu Hz.
      Peygamber´e uymak ve onun yaptıklarını yapmaktır. Bunun böyle olduğunu zaten
      Kur´anı Kerîm açıkça söylemiyor mu?

      “Ey Muhammed! De ki:

      Eğer siz ALLAH´ı gerçekten seviyorsanız, bana uyun ki, ALLAH da sizi
      sevsin.”

      Rasûlullah efendimize tutunmadan, onu sevmeden ilahî muhabbete ermenin
      mümkün olmayacağını şair ne güzel söylemiş:

      Muhabbetten Muhammed oldu hasıl

      Muhammed´siz muhabbetten ne hasıl?

      İftar sırasında yapılan duanın kabul edileceğini söyleyen Nebiy-yi Muhterem
      efendimiz, iftara başlamadan önce dua ederdi. Dualarından biri şöyleydi:

      “ALLAHım! Senin rızan için oruç tuttum. Senin verdiğin rızıkla orucumu
      açıyorum.” Sonrada varsa hurma ile, yoksa su ile orucunu açar ve böyle
      yapılmasını tavsiye buyururdu.

      RABBİM BANA YEDİRİR

      Kainatın Efendisi oruç tutmaktan öylesine derin bir haz duyardı ki, bu hazzı
      devam ettirmek ve açlığın verdiği manevî derinliği sürdürmek için bir kaç
      gün aralıksız oruç tuttuğu olurdu. Ramazan ayının gecesini, gündüzünü hep
      ibadetle geçirmek isterdi. Onun bu haline sahabîleri, savm-ı visal denen bu
      orucu tutmaya kalkınca, efendimiz onlara engel oldu.

      – Kendin tutuyorsun da bize neden izin vermiyorsun? dediklerinde de:

      – Ben sizin gibi değilim. Rabbim bana yedirir, içirir” buyururdu.

      Sevgili Peygamber´ine ALLAH Teala´nın ne yedirip içirdiğini bilemiyoruz. Bu
      maddi bir gıdamıydı, yoksa Cenab-ı Barî´ye yakın olmanın verdiği manevî bir
      doyum hali miydi, anlayamıyoruz, ama şundan eminiz ki, sevgili
      Peygamberimiz, ümmetine duyduğu aşırı muhabbet sebebiyle, açlığa dayanamayıp
      zayıf düşerler, belki bir müddet sonra usanıp vazgeçerler, dolayısıyla diğer
      ibadetleri gerektiği şekilde yapamazlar düşüncesiyle, aralıksız iki gün oruç
      tutmaya izin vermemişti.

      TERAVİH

      Ramazanla birlikte Resûl-i Kibriya´nın nafile namazlarında da bir artış
      görülürdü. Bunun en belirgin olanı şüphesiz teravih namazıydı.

      O saadet devrinde bir Ramazan akşamıydı. Ramazan ayının çıkmasına da yedi
      gün kalmıştı. O güne kadar Nebiy-yi Huda efendimiz, yatsı namazını
      kıldırdıktan sonra evine çekilirdi. Fakat o gece ilk defa teravih namazı
      kıldırdı. Teravih, gecenin üçte biri geçene kadar devam etti. Ertesi gün
      ağızdan ağza Peygamber efendimizin teravih namazı kıldırdığı haberi yayıldı.
      Ama o akşam teravih namazı kıldırmadı. Bir sonraki gün yine bir teravih
      namazı kıldırdı. Namaz gece yarısına kadar devam etti. Bir sonraki gün yine
      kıldırmadı. Nihayet Ramazanın çıkmasına üç gün kala, bütün gece devam eden
      bir teravih daha kıldırdı. Fakat teravih namazının farz olabileceğini
      düşünerek bir daha da kıldırmadı. Herkesin evinde kılmasını tavsiye buyurdu.
      Teravih namazlarının camide cemaatle kılınması adeti Hz. Ömer devrinde
      başlamıştır.

      KUR´AN TİLAVETİ

      Bu ibadet, dua ve zikir ayında Efendimiz Kur´an-ı Kerîm´i daha çok okurdu.
      Zaten Cebrail (a.s) Ramazan ayı boyunca her gece Fahr-i Cihan efendimizin
      yanına gelir, karşılıklı olarak birbirlerine Kur´an okurlar ve böylece o
      güne kadar gelen ayetleri bir daha gözden geçirmek suretiyle kontrol
      ederlerdi. Her yıl bir defa yapılan bu karşılaştırma olayı, Habîb-i Ekrem´in
      son Ramazanında iki defa yapılmıştı.

      Ramazan boyunca Kur´an-ı Kerim okumanın manevî dünyamıza bambaşka bir
      zenginlik getireceğine dikkatimizi çeken Gönüller Sultanı efendimiz
      buyururlar ki:

      Ramazan´da tutulan oruç ile okunan Kur´an-ı Kerim insana şefaat ederler.

      Oruç der ki: “- Rabbim! Ben bu kulunu bütün bir gün yemekten, maddî
      isteklerden alıkoydum. Bu kulun hakkında şefaatimi kabul eyle!” Okunan
      Kur´an-ı Kerim de:

      – “Ben bu kulunu geceleyin uyumaktan alıkoydum. Onun hakkında benim
      şefaatimi de kabul eyle!”

      Böylece her ikisi de o insana şefaat ederler.

      Onun dillere destan cömertliği Ramazanda coşup taşardı. Üç aylarda, “hiç
      durmadan esen bir rüzgardan daha cömert olurdu.” Eline geçen imkanları
      derhal müslümanlara dağıtır, kendinden ne istenirse hemen verir, yanında
      yoksa başkalarından temin ederdi. Hangi sadakanın daha makbul olduğunu
      soranlara “Ramazanda dağıtılan sadaka” cevabını verirdi.

      VEDA GÜNLERİNE DOĞRU

      Ramazanda veda günleri yaklaşınca Fahr-i Alem efendimizin ibadetlerinde bir
      artış görülürdü. Zira “Bin aydan daha hayırlı” Kadir Gecesi´nin Ramazanın
      son on gününde, özellikle 25, 27 ve 29. gecelerde bulunması ihtimali, O´nu
      bu geceyi kaçırmamaya sevkederdi. Şöyle buyururdu:

      “Her kim Kadir Gecesi´nde, bu gecenin büyüklüğünü kabul ederek ve sevabını
      ALLAH´tan bekleyerek namaz kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”

      Ramazanın son on gününde Resûl-i Ekrem (sallALLAHü aleyhi ve sellem)
      Mescid-i Nebevî´de i´tikafa çekilirdi. “Rabbim kapına geldim. Sen beni
      atfetmedikçe, buradan biryere gitmem.” anlamına gelen bu namaz, dua,
      zikirden ibaret yoğun ibadet esnasında, evine sadece zaruri ihtiyaçları için
      giderdi. Hatta bu günlerde Mescid-i Nebevî´ye bitişik olan evinin kapısından
      içeri mübarek başını uzatır, o güzelim saçlarını Hz. Aişe annemiz tarardı.

      Sevgili efendimizin Ramazan hayatı özet olarak böyleydi. Yüce Rabbimin bu
      feyizli zamanı, bu ele geçmez fırsatı değerlendirmeyi hepimize lutfetmesi
      niyazıyla…

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.