• Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #656100
    Anonim
      [IMG]http://www.sorularlarisale.com/show_image.php?filename=images/article/11303.jpg&width=250&height=250[/IMG]

      Risale-i Nur’un ‘ana direklerinin’ belki de en başında gelen ve ismi çoğu kez bizzat Risale-i Nur’u kasdetmek anlamında da kullanılan ‘Sözler’ kitabı, açılmış olan otuz üç adet pencereden birden güneşin gösterilmesi misali, hakikate işaret etmekte olan otuz üç pencereli “Otuz üçüncü Söz” ile sona erer. Söz konusu Otuz üçüncü Söz’ün yazılma nedenlerinden biri ise, Üstad Hz.’ne iletilen ve asrımız inananlarının ortak bir yarasını da ifade eden şu soru olmuştur:

      “Onlara gerek içinde yaşadıkları âlemin her tarafında, gerekse kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz-tâ ki Kur’ân’ın hak olduğu onlara iyice açıklanmış olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet Sûresi: 53.) ; “O (Allah) her şeye kâdirdir” (Mülk Sûresi:1 v.d)

      “Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücûb ve vahdâniyet-i İlâhiye ve evsaf ve şuûnât-ı Rabbâniyeye âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delâletlerini mücmel ve kısa bir sûrette beyânlarını isteriz. Çünkü, münkirler pek ileri gittiler. “Ne vakte kadar ‘O (Allah) her şeye kâdirdir.’ deyip, elimizi kaldıracağız?”

      Sual manidardır. Cenâb-ı Hakk’ın; vasıfları, emir ve idaresi yönlerinden insana ve kainata bakan delillerinin izahı istenmektedir. Çünkü saldırı dozunu arttıran inkarcılara karşı imana dair bu tarz delillerin ‘mücmel ve kısa bir sûrette beyânları’ gerekmektedir. Konunun toplu, kısa ve anlaşılır bir şekilde yapılacak izahına ihtiyaç duyulmaktadır…

      Üstad Hz., en başta bu önemli soruya vereceği cevabına; zaten yazılan diğer tüm Sözlerin, bahsi geçen ayetin ifade ettiği hakikat denizinden damlalar olduklarına dikkat çekerek başlar. Ve içinde: “..her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her taifeden, her ferdden, herşeyden, kendini gösterecek yâni vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış.” şeklinde ‘anafikir cümlesi’ kıymetinde bir cümleyi netice veren önemli bir örneğin yer aldığı kısa açıklamadan sonra, konuya ‘otuz üç pencereden’ ikna edici delillerin sunulduğu o çok önemli Risaleyle cevap verir..

      Kainatta bize Rabbimizi haber veren bazı ‘ayetlere’ işaret eden bu pencerelerden birisi de, ilgili ayetlerin zikredilmesinin ardından “Şu pencere insan penceresidir ve enfüsîdir” diye başlayan Otuz birinci Pencere‘dir. Burada, üç noktada insana Allah’ı bildiren bir ‘ayet’ olarak konu, insanın bizatihi kendisidir. İnsana dair o noktalardan biri ise insanın aynadarlığıdır, yani ‘İnsanın üç cihetle esmâ-i İlahiye’ye ayna olmasıdır’. İşte tam da burada, ‘şamar-vâri’ bir uyarı cümlesiyle yüzyüze bırakılır okuyucu… Hem de; Yaratıcısını bulmak isteyen bir insana ‘okuması’ için sunulan delillerden biri olarak, tam da insanın kendisinin işaret edildiği bu bölümün sonunda gelmesiyle (bir sonuç cümlesi kılınmasıyla) bu cümle, ifadedeki sarsıcılığı daha da ‘sarsıcı’ kılmış olur:

      “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa, hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimâli var.”…

      Ancak gerçekten ilginç bir durum ki; kimi zaman belki bizzat kendimizde de şahit olabileceğimiz üzere insanların çoğu; başka hiçbir yere gitmeye gerek kalmayacak veya ‘zahmete girmeyecek’ tarzda Rabbine dair delillere ulaşabileceği bir ‘mektup’ olarak bizzat kendisini okuma işinden bile uzak dururlar. Birer insan olarak, bu konudaki gayretsizliğimizden kaynaklanan o denli maddi-manevi sıkıntılara girmemize rağmen bazılarımız, ulaşılamaması noktasında mazeretler dahi sunulamayacak böylesine ‘kendimizden bir ilannâmeye’ karşı neden mesafeli dururuz acaba? Hem de Rabbimizin bize gönderdiği bu en yakınımızda, içimizde olan ilanlara ruhen, aklen, kalben, vicdanen ya da fert, aile, toplum olarak muhtaç olduğumuz her yanımızdan okunurken…

      Kısacası, madem insanın bizzat kendisi, birçok noktadan Rabbinin isim ve sıfatlarını yansıtan bir ayna durumundadır; öyleyse aynı insan nasıl bunlardan habersizmiş gibi veya ‘kendi aynasından yansıyanlara’ ilgisizmiş gibi yaşayabilmektedir?

      Hem de ‘insan’ düşünen bir varlıkken!.
      Çünkü “İnsanın diğer canlılara karşı en büyük üstünlük vesilesi nedir?” sorusuna hemen hepimizce bir çırpıda verilmekte olan cevaplardan belki de ilki, bir zeki çocuk ataklığında: “ben söylim, ben: düşünme ve idrak etme yeteneğidir!” üslubunda olmaktadır genellikle. Çünkü algılamaları üzerine düşünememek veya algılarını idrak edememek, hepimizce malumdur ki, ‘düşünebilmekten’ mahrum diğer canlılara düşen bir özelliktir. Ve bir varlığın, kendisinin var olduğunun farkında olabilmesi dahi; Descartes`in ünlü çıkarımında da ifade edildiği gibi, aynı varlığın ancak düşünebilme ‘fiiline’ bağlı olarak ulaşabileceği bir sonuçtur.

      Düşünebilme fiiline özne olabilen her normal insan ise, varlığının da farkındadır. Bu farkındalığın bir adım ilerisinde ise, şu veya bu şekilde de olsa, ‘varoluşun sorgulanması’ çalar hep akıl kapımızı. Bundan dolayıdır ki aklını ‘kullanmasa’ da veya düşünmekten uzak durmaya çalışsa da nice ‘normal’ insanın; saçma da olsa hayata dair kendince bir takım yorumlarına, anlamlandırmalarına da hep şahit olabilmekteyiz.

      Çünkü insanı, düşünebilme ve idrak edebilme yeteneğiyle şuur sahibi kılan Kudret; aynı zamanda insanı, aslında bu yeteneğinin bizatihi var edilme nedeni olan ‘asıl farkındalığı keşfedebilmeye’ dair fıtrî bir merakla da yaratmıştır. Ve o merakımızı giderebilme yolunda da bizleri, aynen kucağımızda taşıyacağımız bir aynaya yansıyacak şeylere engel olamamamız misali; şuur aynamıza hem kainattan ve hem de direkt kendimizden ‘yansıtılan’ o delillere, Kur’ân’ın ifadesiyle “ayetlere” mutlaka geçit veren yeteneklerle kuşatmıştır. Faraza, duyu organlarımızı ‘iptal’ edebilsek bile iç dünyamızda, enfüsî alemde bize sunulmuş yeteneklerle, şu veya bu şekilde de olsa yapmakta olduğumuz sorgulamalara cevaplar bulabilecek bir konumda var edilmişizdir.

      Yani diyebiliriz ki, varlığı fark etme-sorgulama yeteneği, aslında var edilişin sırlarını çözme görevinde insana verilmiş bir ‘kopyadır’ zaten!. Nefis ve şeytanın esiri olarak ‘fıtratını’ bozmamış her insanın da, iç alemine insafla eğildiğinde hissedeceği üzere; akıl, idrak, vicdan gibi yetenekler bu sorgulamaya girişmeye zaten hep çabalamaktadırlar. Ama bu ve benzerî durumlarda çoğu kez yaşanan şey ise; heves gibi, hazır lezzete düşkünlük gibi, tembellik vs. gibi diğer ‘yeteneklerin’ baskın gelmesidir ne yazık ki…

      Ve akıl, ruh ve kalp ‘dünyalarımızda’, bu tarz sorgulamalara girip de, varlığın hikmetini “düşünmeye başlayarak” insan-ı Kâmil olma yolunda çabalamak yerine; bu dünyalarımızı sürekli bir şekilde, gelip geçici, ‘uyutucu’ ve özünde boş şeylerle doldurmamızdır o delillere ulaşmamızı engelleyen…

      Tüm bunlardan dolayı; düşünme-idrak etme gibi üstün bir özelliğe sahip olmasına rağmen insanın bu yolla bulup okuması gereken ‘ayetlerden’ habersizmiş gibi yaşamasının asıl önemli bir nedenini de; bu insanların, ‘insan olmanın’ en belirgin özelliklerinden olan düşünmeye bir türlü başlayamamalarında görmekteyim. Çünkü insan sahip olduğu o üstün yeteneklerini, kendisine sunulan diğer ayetlere muhatap kılmaktan kaçınmadığı ve bu konularda düşünmeye başlamaktan uzak durmadığı sürece; vicdanında feryat bulan ‘varlığın anlamı ve sebebi’ davasında bu sorularına cevap bulabilecek, vicdanını ancak teskîn edebilecektir.

      Ancak buradaki en önemli noktalardan biri de; düşünmeye başlamakla, “başlamayı düşünmek” arasında uçurumların açılmamasıdır!…

      “Neciyim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum?” gibi, “Madem varlığın farkındayım, o halde bütün bu var olanlar neden varlar?” gibi sorgulamalara girişmekle belki de ‘varlığını kurtaracak’ bir gayretin içine giren her insanın bu çabası, devam ettirildiği sürece anlamlıdır. Çünkü düşünmeye başlayan bir insan hep bu başlangıç noktasında beklerse, ‘işlerin düzeleceğini’ söylemek pek de mümkün görünmemekte…

      Düşünmeye başlayarak ‘şeytanın bacağını kıran’ bir kişi; sorularına cevaplar aramaya ve Rabbini tanımaya gayrete, sağlıklı aşamalarla devam etmelidir. Ama bu düşünce hali bazılarımızda olduğu gibi hep bir başlangıç aşamasında, hep arzulanan ama bir türlü eyleme dönüştürülmeyen bir hal olarak kalmamalıdır kesinlikle… Bu halin devamı ölüm yakalamadan önce mutlaka azimle, ümitle, samimiyetle ve bütün bunlarla birlikte Rabbine de güvenle, Rabbinin kendisinden beklediği istikamet ve fıtrat üzere bir yaşantıya başlamayı ‘artık’ düşünmek ve ‘hemen’ uygulamak olmalıdır.

      Ama dikkat, bu hal kesinlikle ‘ölümden önce’ olmalıdır!…

      Mustafa KURT
      sorularlarisale.com

      #752523
      Anonim

        “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa, hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimâli var.”…
        allah bizlere yaratılış gayesini unutturmasın , adı ve cismi insan fakat gerçekte hayvandan aşağı olmaktan kurtulmanın reçetesini vermiş ustad ……..

      2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.