- Bu konu 3 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
17 Mart 2008: 23:24 #637331
Anonim
Eğitimli kardeşim!
Kur’an hakkında söylediklerin doğrudur, fakat hangi Kur’an? Cahillerin elindeki teberrük Kur’an mı? Cinayet mızraklarının ucuna sancak olarak takılan Kur’an mı? Yoska çöldeki bedevî, dağınık ve göçebe kabileleri çeyrek asırdan daha az bir zaman içinde dünyanın istikametini değiştiren bir güç haline getiren ve bir asırdan daha az bir zaman içinde yepyeni inkilabî bir medeniyet kuran Kur’an mı?
Kur’an Allah adıyla başlıyor, insan adıyla bitiyor. Kur’an semavî bir kitaptır fakat içerik bakımından -günümüz Müslümanları ve din karşıtlarının zannettiklerinin aksine- daha çok doğa, hayat, bilgi, onur, güç, ilerleme ve cihadla ilgilidir. Kur’an surelerinin yetmişten fazlasının adı insanî, otuzdan fazlasının adı ise maddi konularla ilgilidir. Sadece iki surenin adı ibadetle ilgilidir…
Kur’an, kitap ve imanın ne demek olduğunu bilmeyen ümmî bir peygambere nazil olan bir kitap olduğu halde kaleme ve yazıya yemin eder!(“Nûn.. Kaleme ve yazıya yemin olsun!”
) Cihadla ilgili ayetlerinin sayısı, ibadetle ilgili ayetlerinin sayısı ile kıyaslanmayacak kadar çok olan bir kitap. İlk sözü okumak olan bir kitap. Müellifinin iftihar vesilesi, insanlara kalemle öğretmek olan bir kitap. (“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki, kalemle yazmayı öğretti. ) Üstelik bütün bu mesajlar, kitap, kalem, okuma ve yazma bilmeyen bedevî kabilelerden oluşan bir topluma yönelikti. Kapakları, düşmanın hilesi ve dostun cehaletinden dolayı kapatıldığı günden beri bu kitabın cildi kıymetlendi, metni ve manası ise terk edildi. O zamandan bu yana, aslında okumak manasına gelen Kur’an, okunmaz oldu ve kutsama, teberrük ve menfaat sağlama aracı haline geldi. Kendisinden fikrî, ruhî ve ictimaî çareler ve ilaçlar alınmaya başlandığı günden beri bedensel hastalıklar için bir şifa kaynağı halini aldı. Uyanıkken kendisinden istifade edilmeyince, iyi bir uyku için başucuna konulur oldu. Gördüğün gibi, bugün ise ölülerin hizmetinde kullanılıyor, ölenlerin ruhuna hediye etmek için okunuyor. Bundan dolayıdır ki, mezarlıklardan Kur’an sesleri gelmektedir….
İşte eğitimli kardeşim, meseleye bir anlam verememenin nedeni budur! Çünkü Kur’an’ı hayattan koparmak, cihad meydanındaki sedasını kısmak ve ictihad halkalarındaki sesini susturmak için neler yaptıklarını bilmiyorsun!
Bazıları, “Kur’an” kelimesini, okumak manasına gelen”k-r-e” kökünden değil, birliktelik anlamına gelen “k-r-n” kökünden türetildiğini söylemektedirler. Bu görüşün vardığı sonuç, Kur’an’ın bir okuma kitabı değil, ‘bulundurma’ ve ‘kendine iliştirme’ kitabı olduğudur. Bunlar şöyle derler: ‘Bismillah’ ifadesinin başında yer alan ‘be’ harfinde o kadar çok mana vardır ki, bir kişi onu tefsir etmeye kalkışsa ömrü kifayet etmez! Kur’an’ın yetmiş batını(iç mana) vardır, her batının da yetmiş batını vardır ve bu böyle devam eder!
Bu doğrudur! Fakat bunu Kur’an’a yaklaşılmaması şeklinde anlamlandırmışlardır.
Yani Kur’an’ı açan, okuyan, düşünen ve ondan birşeyler anlayıp çıkarmaya çalışan yanlış yapmış olur ve anladıklarına şüphe ile bakılarak reddedilir!
Sonuçta şu görüş benimsenir olmuştur: “Kur’an sırlarla dolu muamma bir kitap olup, insanların anlayamayacağı bir kitaptır.”
İslam düşmanları, kaynağı kurutmak için nasıl da uyanıkça çalışmışlar! Bu tür görüşleriyle onlar, Kur’an’ı insanlara kapatmak, onun sesini susturmak, manasını bilinmez hale getirmek, dışını ve lafzını öne çıkarmak istediler. Zira birgün gelir, bu hilelerin farkında olan şuurlu Müslümanların, Kur’an’ı okuyup anlayarak fikrî dağınıklığı, itikadî anlaşmazlıkları ve mezhepçi ihtilafları bir tarafa bırakarak, ‘Allah’ın ipine’ sıkı sıkıya bağlanmaları tehlikesi vardı! Yine İslam’ı, Kur’an pınarından öğrenme, cansız, hastalıklı, cahil, müşrik, putperest, parçalanmış ve geri kalmış toplumun, yeniden birleşmesi, hayat bulması, harekete geçmesi, bilgilenmesi ve nutkunun açılması tehlikesi vardı!
İşte bundan dolayı bu fecaati ortaya attılar, İslam’ın ve Müslümanların yok edilmesi demek olan Kur’an hakkındaki bu iddiayı yaymak için çaba harcadılar! Öyle ki, büyük alimlerden bazısına bile bu düşünceyi kabul ettirip önemli ve meşhur kitaplarda da yer alması hususunda başarılı oldular. Hatta bunu, bazı gruplara bile benimsettiler. Allahtan ki, büyük alimlerimiz geri durmayıp bu tuzağı bütünüyle etkisiz hale getirdiler!
Tahsilli dostum!
Bütün bunlar, düşmanın, Kur’an’dan korktuğunu göstermiyor mu? Düşmanın bu korkusu, Kur’an’ın hayattaki rolü, insanları kurtarma ve uyandırmadaki etkisi konusunda seni tatmin etmiyor mu?
Görüyorsun, neler yapmışlar neler!
Okuma, düşünme, anlama, aydınlanma, doğru yolu bulma ve bilinçlenme kitabı olan Kur’an’ı mübarek ve kutsal bir meta haline getirdiler. Bu Kur’an anlayışının, kendi mensuplarına verdiği hidayet, çözüm ve sorumluluk reçetesi sadece ‘istihare’dir. Bu anlayışa göre Kur’an tabilerine düşen tek görev, ona saygı ve tazimde bulunmak, abdestsiz dokunmamak, onu öpmek ve kılıfın içine koyup aynanın yanına asmaktır! Kundağın, düğün sofrasının, yeni evin ve misafirin başucuna koymak… Cinleri defetmek, romatizmayı iyileştirmek, emzikli kadınların ve sağılan ineklerin sütlerinin artması için efsun bağlamak amacıyla büyülü sözler gibi Kur’an’dan bazı ayet ve sureler okumak!
Biri şöyle diyor: Çok dindar yetmiş kişinin bulunduğu siyasi bir hapishanede bir konuya bakmak için Kur’an aradım, fakat kimsede bulamadım. Oysa her ebattan ve baskıdan yüz tane dua kitabı vardı!
Aydın kardeşim, hangi Kur’an’dan söz ediyorsun? Hocalar, öğrenciler, mütercimler, yazarlar, sanatçılar ve ey toplumun geri kalması, donuk fikirli olması ve bilgi eksikliğinden rahatsız olan özgürlükçü; hangi Kur’an’dan söz ediyorsunuz? Yoksa herkes, ister muhalif ister taraftar olsun, bildiği ve tanıdığı Kur’an hakkında mı yargıda bulunuyor? Cahil ve bağnaz bir insanın, okumadan, tanımadan ve anlamadan Kur’an’ı kabul etme ve ona inanma hakkı olabilir. Fakat senin ey insaflı aydın, Kur’an’ı okuyup anlamadan reddetme ve ona inanmama hakkın yoktur! Zannettiğin gibi değildir; Kur’an’ın mesajı, tabilerine ulaşma yolu kesildikten ve Müslümanlar, onun özünü, manasını ve mesajını bırakıp lafzına ve bedenine tutundukları andan itibaren hurafe, sosyal zaaf, fikrî donukluk, dinî yobazlık, ilmî, ekonomik ve siyasî yıkım içine düştüler!
(devam edecek inşAllah…)
alintidir..17 Mart 2008: 23:27 #685412Anonim
Bilinçli aydın!
Kur’an’ı okuyup da ne dediğini anlayamıyorsan, tarihe bakıp bu kitabın, isnanlık tarihinde ne mucizevî inkılaplar gerçekleştirdiğini; uyduruk Yunan felsefesi, hayalci Hint düşüncesi, vahşi Arap cahiliyyesi, Roma ve İran’ın sınıfsal sisteminden kısa sürede nasıl bir düşünce, ilim, siyaset ve ahlak meydana getirdiğini; çeşitli insan katmanlarında nasıl bir inkılabî ruh oluşturduğunu; bilgi ve mutluluktan mahrum bütün halklara, takva ve adalet üzerine kurulu nasıl bir ilim-duygu-madde medeniyeti bahşettiğini görebilirsin! Hiçbir şey yapamazsan bile kendi çağdaşların olan Kuzey Afrika’daki devrimci liderleri dinleyebilirsin. Bakınız ne diyorlar:“Kuzey Afrika’nın uyanışı, özgürlük mücadelesi ve sömürgeciliğe karşı ayaklanışı, tam olarak Muhammed Abduh’un Kuzey Afrika’ya gelişi ile başlamıştır. Kendisini, bütün Müslümanları Kur’an’a dönmeye davet etmeye adayan Cemalettin Afganî’nin öğrencisi olan Muhammed Abduh, bütün İslam alimlerini topladı ve onları köhne felsefelerden, miadı dolmuş ilimlerden vazgeçmeye davet etti. Fıkıh, kelam ve felsefenin kılı kırk yaran metafizik konularını ve detaylarını bırakıp Kur’an’a dönmelerini salık verdi. Onlara şöyle dedi: Klasik-modern, İslamî-gayrı İslamî her türlü ilimden yararlanarak geri kalan, sömürülen, taassup, cehalet, dar görüşlülük, parçalanmışlık ve hurafe din anlayışına müptela olan insanlara Kur’an’ın mesajını ulaştırmaya çalışın. Sadece dinî ve ilmî çevrelere değil, Kur’an’ın mesajını sıradan insanlara ve bütün halka taşıyın…”
Bu çalışmadan sonra Kur’an, toplumun gündemine yeniden girdi. Medreselerde Kur’an öğrenimi, din alimleri arasında Kur’an tefsiri ve incelemeleri, aydınlar ve dava adamları arasında Kur’anî meselelerin gündeme gelmesi daha da yaygınlaştı. Hatta köy okullarında bile, bir hayat programı ve yaşam biçimi olarak Kur’an öğrenilmeye başlandı. İşte bu erken uyanış sayesinde, eski uyutucu dinî inançlar, ameller, uygulamalar, küçük mezhebî ihtilaflar, fırkalar arasındaki çatışmalar ve bağnazlıklardan dolayı o ana kadar kendi hayatlarından habersiz olan ve Fransızlara tutsak olduklarının farkında olmayan insanlar, Kur’an’ın rehberliği ile uyandılar, kendilerine geldiler, sorumlulukları ve güçlerinin ne kadar büyük olduğunu ve birlik oluşlarının ne denli önemli olduğunu fark ettiler.
Halbuki daha önce, sömürgeciliğin boyunduruğu altındaki dindarlar, sadece Allah, Peygamber, imamlar ve veliler, günahlarının affı için kendilerine şefaatte bulunsun diye dini takip ediyor ve onun buyruklarını yerine getiriyorlardı. Onların din konusundaki bütün çabaları kişiseldi ve ahiret için sevap biriktirmeye yönelikti.
Oysa bu sırada, General Salan ve General Argo, Cezayir, Tunus, Fas ve Moritanya’nın tümünü insanlık dışı Fransız sömürgesi haline getiriyor ve onların kültürlerini, şereflerini ve servetlerini talan ediyordu. General Sostel ise okçuluk öğrenmesi için oğlu ile birlikte Talmasan ormanlarına ‘Arap avına’ çıkıyordu. Paris’te olan karısına şöyle yazıyordu: “Hepimiz iyiyiz; ben iyiyim, köpeğim iyidir, arabım iyidir…” Müminler ise bu karanlık ve utanç verici zillet günlerinde Cehennem ateşinden kurtulmak ve ölüme hazırlık yapmak için zikir, dua, tevessül ve adak adama gibi kişlisel hayır işleriyle uğraşıyorlardı.
Kur’an, mübarek bir obje olarak durduğu raftan ve duvardan inip öğretim ve düşündürme alanına geldi ve onlara şunu öğretti: “Ahiretteki kurtuluşun yolu dünyadaki kurtuluştan geçer. Cennet’in yolu ise özgürlük, uyanıklık, izzet ve ilimden geçer.” (Cihad, Allah’ın has kulları için açtığı Cennet kapılarından biridir. Çünkü cihad, takva elbisesi ve Allah’ın sağlam zırhıdır. Allah, ondan kaçana zillet elbisesini giydirir, bela ve musibetlere duçar eder ve onu alçaltır.
) Kim bu dünyada zelil olarak ölürse, diğer dünyada zelil olarak dirilir. “Bu dünyada kör olan, diğer dünyada da kör olacaktır. (İsra/72)” Müslümanlar anladılar ki, Allah’a yaklaşmanın yolu ‘taakkul’dur, ‘taabbdu’ değildir. Bilinçsiz ve bilgisiz abid, değirmencinin eşeği gibidir, değirmen taşını çevirir durur fakat kendi durumu için yerinden bile kımıldamaz ve “bu çalışmasından eline hiçbir şey geçmez.(Nehcü’l Belağa)”. “Zulme boyun eğen, zalimin ortağıdır.(Nehcü’l Belağa)”. “Müslüman ancak ‘akide ve cihad’la sağlıklı bir hayata sahip olabilir.(Hz. Hüseyin)”. Peygamberin ve onun ashabının sünneti, insanları uyuşturan kişisel riyazetler ve ibadetler değil, cihad ve şehadettir. “Kur’an’ın model insanı, rahip değil, ‘silahlı peygamber’dir.(Fransız Maxime Rodinson)”. Kur’an mesajının hedefi ise ‘ilim ve adalet’tir.
Müslümanlar anladılar ki, İslam tanrısı, gücü temsil eden ‘demir’i adalet terazisinin yanı başına, onu ise Kitap ve vahyin yanı başına yerleştirmiştir.(Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın dinine ve peygamberlerine görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.
) İslamî bir imana sahip toplumun özelliği, “Kendi aralarında merhamet, düşmana karşı ise katı olmaktır.(Fetih/29)” Müslüman, izzetli ve başı diktir.(Münafikun/ Bugün Müslümanlar, düşman sömürgesi altında zelil ve tutsak oldukları halde birbirlerine karşı kindar, ümitsiz ve fanatiktirler. Yabancılara karşı ise yumuşak, uyumlu ve yapıcıdırlar. Demek ki İslam adı altında sahip oldukları ve yaptıkları herşey gerçekte ne dindir ne de İslam. Hatta İslam’ın emirleri ve dinin sembolü olan namaz, dua, hac ve oruçları bile gerçekte ne namaz, ne dua, ne hac ne de oruçtur. Zira eğer bu ibadetler gerçek manada yapılıyor olsaydı, bunun etkisinin görülmesi gerekirdi.
İşte bütün bu gerçekleri Kur’an, o insanlara öğretti ve onları uyandırdı. Bu sayede Kuzey Afrikalı Müslümanlar, herşeyden önce en önemli dinî vazifelerinin, düşünceyi ve toplumu geri bırakan âmilleri ortadan kaldırmak olduğunu anladılar. Cebir-cüzi irade, zat-sıfat ilişkisi, efendinin köle üzerindeki hakları, taharet-necaset ve bir türbeyi ziyaret ederek şehitlik sevabı kazanma gibi konular yerine silaha sarılıp Fransa sömürgeciliğini defetmeleri gerektiğini fark ettiler ve bunun gereğini de yaptılar.
Bu geri kalmış dindar halk uyandı ve dinin verdiği güç, Kur’an’ın yaptığı çağrı sayesinde cihada başladılar. Bu arada dini ve İslam’ı, geri bırakan anlayışlar olarak gören, dinden kaçan, başka ideolojilere inanan, bir şekilde dindar çevrelerden alakası kesilen ve kendilerini toplumun üst tabakası olarak gören aydınlar da, ait olduklara yere döndüler, İslam ve Müslüman halka yeniden bağlandılar. Böylece toplum, ölü toprağını üzerinden atıp grupçuluğu bırakırken, aydınlar da İslam’a dönmek suretiyle Batıcılıktan kurtuldular. Öyle ki, komunist partinin eski sekreteri ve Afrika’nın önde gelen Marksist düşünürlerinden Ömer Uzgan bile bilinçli bir şekilde İslam’ı benimsedi ve ‘Le Meilleur Combat’ adlı büyük eserini yazdı. Bu kitabın adı ‘En Büyük Mücadele’ demek olup, Hz.Peygamber’in “En büyük cihad, zalim yöneticiye karşı hakkı söylemektir.” hadisinden alınmıştır. Ömer Uzgan, Cezayir Milli Öğrenciler Birliği’nin adını da, Cezayir Müslüman Öğrenciler Birliği olarak değiştirdi…..
(devam edecek inşAllah…)17 Mart 2008: 23:29 #685413Anonim
Bu dönemde İslam sadece dindar halk arasında değil, materyalist ve din karşıtı aydınlar için de büyük bir cazibe merkezi haline geldi. Mesela Henri Alleg gibi Cezayir Komunist Partisi’nin yayın organı olan Cezayir Cumhuriyeti Gazetesinin genel yayın yönetmeni ve köken olarak Fransız olan bir adam bile partisine rağmen mücahitlerin safına katılabilmiştir. Bu zat hapishanede iken şunları yazmıştır:
“Böyle bir yerde çektiğim o dehşet verici işkencelerden söz etmem bayağılık olur…
Burada her saat bir mücahid avluya çıkarılıp uzun ve korkunç işkencelere tabi tutuluyor. Onların kırık ve kanayan ağızlarından anlamını bilmediğim meşhur bir duanın kelimeleri dökülmektedir.(Belli ki bu kelimeden kasıt, kelime-i şehadettir.Fakat Alleg Fransız olduğu için bunun ne anlama geldiğini bilmiyor.)
Ben ne demek istediklerini bilmiyorum. Şu kadarını biliyorum ki, bütün ideolojilerden ve düşünce ekollerinden inandığım birşey varsa o da anlamını bilmediğim bu kelimelerdir.”
İşte bir asır boyunca Batı’ya karşı kazanılan bütün bu zaferlerden ele geçen en önemli sonuç, Müslümanların şunu öğrenmeleridir:
Kur’an, mübarek bir obje değil, bir kitaptır; tapınılan ve kutsanan bir fetiş değil, dinlenmesi gereken bir mesajdır; içinde mana değil, düşünce gizli olan bir kitaptır. (Mana, dokunulup geri çekildiğinde eşya ve kişilere hulul ettiğine inanılan gaybî güç demektir.)
Demek ki Kur’an, Müslümanlar tarafından bir kitap olarak görülmelidir ki, onu okuyup anlayabilsinler. Eğer Kur’an, “Kur’an konuşuyor, o sana hitap etmektedir, ne dediğini anlaman için onu dinlemelisin!” şeklinde tanıtılırsa, kurtuluşa ve uyanışa sebep olur. (“Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ) Üstelik Kur’an’ın bu gücü, sadece emperyalist eski Roma ve İran’a karşı zafer getiren bir güç değil, mevcut sömürgecilere karşı da zafer kazandırabilecek bir güçtür…
Bundan dolayıdır ki, sömürgeci Fransa’nın Afrika’daki vahşi kurdu olan General Sostel şöyle demiştir:
“Kur’an bir din kitabı değildir. O, insanları zühd, ibadet, barış, af ve tanrıyı, ölümü, hayatın anlamını ve insanın akıbetini düşünmeye davet eden dinlerin aksine Arapları savaşa, zafere, ayaklanmaya, intikama, imparatorluğa ve ganimete davet etmiştir. Geri kalan halklar için hiçbir kitap, Kur’an kadar uyandırıcı ve devrimci değildir. Büyülü sözleri ve heyecanlandıran musikîsi ile Kur’an kadar insanları husumete, gurura ve siyasî tarafgirliğe sevk eden hiçbir kitap yoktur.”
Sömürgeci politikaların öncüsü İngiltere’nin eski başbakanı Yahudi kökenli Gladstone’u duymuşsunuzdur. İngiliz parlamentosunda Kur’an’ı gösterip hınçla kürsünün üzerine attıktan sonra şunları söyler:
“Bu kitap, Müslümanların elinde olduğu sürece, onların yaşadığı yerlerdeki sömürgelerimizin güvenliğini sağlamamız ve onları kendimize boyun eğdirmemiz mümkün değildir.”
Bunlar, Kur’an’ın düşünce, duygu ve toplum üzerindeki etkisinin farkına varan bilinçli ve uyanık düşmanların tesbitleridir. Halbuki Müslümanlar, o dönemde daha yeni yeni bunu fark etmişlerdi. Toplumun uyanışı, harekete geçmesi, izzet ve kurtuluşu bakımından Kur’an’ın toplumsal ve fikrî etkileri hakkındaki onların bu tesbitleri, tefsircilerin ve alimlerin tesbitlerinden daha dikkat çekici ve daha kabul edilebilirdir. Çünkü onlar, düşmandırlar; dolayısıyla bu konuda taraf tutmak gibi bir durumları olamaz. Ayrıca onlar konulara soyut, teorik ve hayalî yönleri ile değil; toplum, siyaset, iş ve realite yönleriyle bakarlar.
Evet, doğru söylüyorlar. Fakat bir taraftan da sömürgeci bir eda ile Müslümanlara laf söylemeye çalışıyorlar ve bir İslam düşmanı olarak Müslümanların uyanmasından, ayağa kalkmasından, düşmanın zulüm, tecavüz ve talanlarına karşı çıkmalarından rahatsız oluyorlar. Bunlar itaatkar, gamsız, tahammüllü, muhafazakar, genel barıştan(!) yana, “En iyi durum mevcut durumdur” anlayışına sahip, zühd ehli, dünya hayatının hüzün ve kederine karışmayan, Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki olup bitenlere ses çıkarmayan Müslümanları beğenirler. Nasıl bir Kur’an’ın etkili olduğunu onlar herkesten daha iyi biliyorlar. Kur’an ahiret azığı ya da ölmüşlerin ruhuna bağışlanan ve anlamı bilinmeden okunan bir vird gibi değil de bir Kitap olarak okunduğu zaman, uyanış, hareket ve izzetin doğmasına neden olur; imanı, zulüm, zillet ve cehalete karşı çıkan bir güce dönüşür…
(devam edecek inşAllah…)
17 Mart 2008: 23:30 #685414Anonim
Şimdiki Müslüman toplumların tam tersine, bakınız, Kur’an bir Müslüman toplumu nasıl tasvir ediyor:
“Onlar, Rablerinin davetini kabul ederler ve namazı dosdoğru kılarlar. Onların işleri de kendi aralarında bir istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan onlar Allah yolunda infak ederler. Onlar bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirleriyle yardımlaşırlar. Bir kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür.Ama kim affeder, bağışlarsa, O’nun mükafatı Allah’a aittir. Şüphesiz ki Allah, zalimleri sevmez. Zulme uğrdıktan sonra hakkını alan kimseye gelince, işte onların aleyhinde ceza vermek için herhangi bir yol yoktur.” (Şûrâ/38-42)
Meşhur medeniyet tarihinin yazarı Will Durant’ın, Kur’an’ın ahlak anlayışı hakkındaki yaptığı şu açıklama, General Sostel’in neden rahatsız olduğunu ve Afrika için nasıl bir din istediğini ortaya koymaktadır:
“Kur’an’ın; ‘Size saldıranlara siz de onların saldırdığı şekilde saldırın!’ ayeti ile İncil’in; “Sağ yanağına bir tokat attıklarında sol yanağını çevir, gömleğini istediklerinde sen ceketini ver!’ ayetini karşılaştırdığımızda, Kur’an’ın erkekçe bir ahlak anlayışına, İncil’in ise kadınca bir ahlak anlayışına sahip olduğunu görürüz.”
Evet, ey gerçeğin peşindeki aydın! Toplumunun donukluğundan ve geri kalmışlığından rahatsız oluyorsun, Kur’an’ı mevcut müslümanların telakki ettikleri şekilde tanıyorsun. Sen, Kur’an’ı nereden ve nasıl tanıyorsun? Senin bugün gördüğün ve tanıdığın Kur’an, cahillerin elinde bir istihare, uğur ve teberrük aracı olarak kullanılan kutsal bir objedir. Dün mızrakların ucunda hile ve zulüm aracı olarak kullanıldığı gibi… Daha önceki gün de insanları Ebu Zer’in katili etrafında toplamak için dini bir araç olarak kullanıldığı gibi…
Kur’an’ı avamın tanıdığı gibi tanıyamazsın! Bu Kitabı açıp okumalı ve düşünmelisin! Onun tarihteki etkisini araştırmalısın, son 150 yılda Asya ve Afrika’daki fikrî, kültürel ve siyasî sömürgeciliğe karşı verilen mücadelelerdeki rolünü incelemelisin! Ancak o zaman Kur’an’ın bir düşünce, özgürlük, adalet ve güç Kitabı olduğunu görebilirsin…
(devam edeek inşAllah…)
17 Mart 2008: 23:31 #685415Anonim
Eğitimli kardeşim!
Senin, haklı olarak dile getirdiğin ve alaya aldığın hac, hacı efendinin haccıdır. Oysa İbrahim’in haccı, her yıl ve her kuşakta İbrahim’le yapılan bir sözleşmedir. Peki, nasıl bir sözleşme ve ne yapılır? Onun başlatmış olduğu harekete bağlılığın her yıl ve her nesilde yenilenmesidir. Nasıl bir hareket? Tevhidi egemen kılma ve şirki yok etme hareketi.
Denebilir ki, günümüzde şirk olmadığı ve İbrahim, putları kırdığı için put da kalmadığı halde hala neden her zamankinden daha çok hac ibadeti ifa edilmektedir? İbrahim, tarijhte kalmış bir şahsiyet değildir. Ondan sonra gelen peygamerler, hatta Peygamberimiz(sas) de onun yolunu takip etti. İbrahim’in takipçileri de hayat yolu ve yaşam biçimi olan onun davası ve hareketini devam ettirmek zorundadırlar. Zira onun, kendisi ile mücadele ettiği şirk, bugün, onun zamanından daha yaygın, daha kötü ve daha şiddetlidir, ama gizli olarak!
Hac, her yıl ve nesilde gerçekleşen büyük bir insanlık mitingidir. Her insan, sosyal hayat ve düzendeki bağlardan, toplumu parça parça bölen sınıfsal, ırkî ve ailevî ilişkilerden kurtularak renksiz ve özgür bir eşitlik içinde kefeni andıran ihramıyla o görkemli sahneye çıkmakla yükümlüdür. Bu sahnede herkes, tarihin büyük muhacir ve mücahidi İbrahim’in hareket ve heyecan dolu rolünü oynar. Burada herkes başrolü oynar. Bu çok hareketli ve inkilabî merasimde oyuncu, bütün hareket, hal ve tavırlarıyla İbrahim, Hacer ve İsmail’in büyük hatıralarını yeniden canlandırır. Hac, insanların, milletlerin ve sınıfların birliği, aşk ve tevhid tavafı, iş ve cihad sa’yi, tanımak için hicret, şuura dönüş, aşk ve ideal evine vuslat, İsmail’in kendini kurban etmesi bayramı ve son olarak İbrahimî insanların, tarih, toplum ve nefislerde bulunan üçlü şeytana galip gelişinin bayramıdır.
Haccın odak noktası, insanların kıblesi ve fert hayatının etrafında döndüğü nokta olan Kâbe’dir. İşte bu nokta, Hacer’in evi ve istirahatgahıdır.
Ne ilginçtir, Hz. İbrahim’le aynı derdi paylaşan bir cariyenin yapıp ettikleri, Hz. İbrahim’in davranışları gibi her yıl milyonlarca Müslüman’ın tekrar tekrar taklit ettiği hac menasiniki ve feraizi oluyor! Evet, Allah’a aidiyeti olan hariç, her şey yok olmaya mahkumdur! Allah, bütün peygamberleri, Salih kulları, kendine yakın olanlar ve bütün insanlar içinde adsız bir kahramanı seçti ve onun mezarını evinin müştemilatına dahil ederek bütün insanlar için tavaf alanı olarak ilan etti. Bu kahraman kimdir? Kadını hakir ve aşağılık gören anlayışların tersine Allah, bütün tarihi şahsiyetler içinde Hacer denilen bir kadını, bir cariyeyi ve bir anneyi tercih etti. Allah onun mezarını, kendi evine dahil etti ve bütün insanlara hatta büyük peygamberlerine bile o evi tavaf etmelerini emretti. İşte her boyutu manalar, dersler ve hikmetlerle dolu olan hac budur! Bu hacda insanlar, birbirlerini daha iyi tanır, birbirlerinin ve bütün Müslümanların faydası için düşünür ve beraber çalışmak, birbirlerine destek vermek ve yardımlaşmak için sözleşirler. “Haydi, babanız İbrahim’in dinine…” (Hacc-78)
Hacca gittim; insanların orada ne yaptıklarını, ne sonuçlar elde ettiklerini ve kimlerin gittiğini gördüm! Orada olanların çoğu, bütün hayatlarını özgürce, ölçüsüz ve sorumsuz bir şekilde geçiren ve hayatlarının son demlerinde ölüm korkusu sarınca da sorgu melekleri olan Münker ve Nekir’e bir rüşvet olsun diye hacca gelen kimselerdi. Daha sonra yapılacak bir iş kalmasın, döndüklerinde ölüme hazır olsunlar ve bir farzı daha ifa ettik, boynumuzdaki bir borcu daha ödedik, diyebilmeleri için hac ibadetini ömürlerinin sonunda yapıyorlar.
Hacca gidenlerin tümünün böyle olduğunu söylemek istemiyorum. Elbette ki, bazı kişilerde kişisel ahlakî değişimler olmaktadır.Fakat, Hüseyin’in davası sahipsizken, Siyonizm Mekke’nin yanı başına yerleşmişken, fakirlik ve sömürü özgür İslam’ın kalbine oturmuşken bu ferdî amellerin ne anlamı var ki? 1100 yıl önce Musa b. Cafer bu hacla ilgili şunu söylemiştir: “Gürültü ne çok, gerçek hacı ne az!”
Senin gördüğün hac, hac değildir! Annen, baban ve çevrendeki insanlar hacca gidip geldiklerinde kendilerinde, işlerinde ve davranışlarında bir değişiklik ve hacdan izler görmek istiyorsun, fakat hiçbir değişiklik göremiyorsun. Tam aksine elde edilen “hacı” ünvanıyla birlikte riya, dalkavukluk, ihanet, kirli işler ve sınır tanımazlığın iki katına çıktığını görürsün. Görebileceğin tek sonuç şudur:
Çantasını açıp baktığında sana ve ailene bazı hediyeler getirmiş olmasıdır. Dolayısıyla da put karşıtı Hz. İbrahim’in sünnetinden en çok yararlanan ve mutlu olan Japon zenginleri olmuş olur!(devam edecek mi bilemem … inşAllah…)
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.