• Bu konu 226 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 228)
  • Yazar
    Yazılar
  • #820103
    Anonim

      Muhterem, sevgili, mübarek kardeşlerim Risale-i Nur talebelerine beyan ediyorum ki:

      Risale-i Nur nurdan bir ibrişimdir ki, kâinat ve kâinattaki mevcudatın tesbihatları onda dizilmiştir.

      Risale-i Nur âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyo-yu Kur’aniyedir ki; onun tel ve lâmbaları, âyine; tel ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkârane ve îcazdarane bastedilmiştir ki; yarın her ilim ve fen adamları ve her meşreb ve meslek sahibleri ilim ve iktidarları mikdarında âlem-i gayb ve âlem-i şehadetten ve ruhaniyat âleminden ve kâinattaki cereyan eden her hâdisattan haberdar olabilir.

      Risale-i Nur mü’minlere; Kur’an’dan hedaya-yı hidayet, kevneyn-i saadet, mazhar-ı şefaat ve feyz-i Rahman’dır.

      Risale-i Nur kâinata, baharın feyzini veren bir âb-ı hayat ve ayn-ı rahmet ve mahz-ı hakikat ve bir gülzar-ı gülistandır.

      Risale-i Nur lütf-u Yezdan, kemal-i iman, tefsir-i Kur’an ve bereket-i ihsandır.

      Risale-i Nur kâfire hazan, münkire tufan, dalalete düşmandır.

      Risale-i Nur bir kenz-i mahfî ve bir sandukça-i cevher ve menba-i envârdır.

      Risale-i Nur hakaik-i Kur’an ve mi’rac-ı imandır. Risale-i Nur Kur’an ve Hadîs’ten sonra sertac-ı evliya, sultan-ül eser ve zübdet-ül meâni ve atâyâ-yı İlahî ve hedaya-yı Sübhanî ve feyyaz-ı Rahmanî’dir.

      Risale-i Nur bir bahr-i hakaik ve bir sırr-ı dekaik ve kenz-ül maarif ve bahr-ül mekârimdir.

      Risale-i Nur hastalara şifahane-i hikmet ve mâ-i zemzem, sağlara maişet-i hakikat ve rîh-ı reyhan ve misk-i anberdir.

      Risale-i Nur mev’id-i Ahmedî (A.S.M.) ve müjde-i Haydarî (R.A.) ve beşaret ve teavün-ü Gavsî (K.S.) ve tavsiye-i Gazalî (K.S.) ve ihbar-ı Farukî (K.S.)dir.

      Risale-i Nur Şems-i Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın elvan-ı seb’ası, Risale-i Nur’un menşur-u hakikatında tam tecelli ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emr ü davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı İlm-i Kelâm, hem bir kitab-ı İlm-i İlahiyat, hem bir kitab-ı teşvik-i san’at, hem bir kitab-ı belâgat, hem bir kitab-ı isbat-ı vahdaniyet; muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskâttır.

      Risale-i Nur Kur’an semalarından bir sema-yı maneviyenin güneşleri, ayları ve yıldızlarıdır. Nasılki zahiren, perde-i esbab olan Güneş’ten, Kamer’den ve kevkeb-i münirden bütün kâinat tenevvür ve tezeyyün ve bütün eşya neşv ü nema ve hayat buluyor. İşte Risale-i Nur da Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’dan alıp saçtığı şualarla bütün âleme hayat ve âdeme kâmil insan ve kulûbe neş’e-i iman ve ukûle yakîn bir itminan ve efkâra inkişaf-ı iman ve nüfusa teslim-i rıza ve candır. O sema-yı maneviyeyi bazan ve zahiren bihaseb-il hikmet âfâkî bir bulut kütlesi kaplar. O celalli sehabdan öyle bir baran-ı feyz-i rahmet takattur eder ki; sünbüllenmeye müstaid tohumlar, çekirdekler, habbeler o sıkıcı ve dar âlemde gerçi muzdarib olurlar, o sıkılmaktan üzerlerindeki kışırları çatlar ve yırtarlar; o anda bulutlar da ufuklara çekilip nöbetçi vaziyetinde beklemesi bir imtihan-ı Rabbanî ve bir inkişaf-ı feyezanî ve bir rahmet-i nuranîdir ki; evvelceki bir habbe; bir çekirdek yeniden taze bir hayata iştiyakla ve neş’e-i inkişafla meyvedar koca bir ağaç suretini alır ve ﻳُﺒَﺪِّﻝُ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﺳَﻴِّﺌَﺎﺗِﻬِﻢْ ﺣَﺴَﻨَﺎﺕٍ sırrına mazhar olurlar.

      Evet yirmi senedir devam eden şu mevsim-i şita, inşâallahü teâlâ nihayet bulmuş ola… Dünyaya yeni ve feyizli bir fasl-ı nevbahar gele ve âlemin yüzü nur ile güle…

      Risale-i Nur Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﺭْﺳَﻠْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﺭَﺳُﻮﻝٍ ﺍِﻟﺎَّ ﺑِﻠِﺴَﺎﻥِ ﻗَﻮْﻣِﻪِ kavl-i şerifinin îma ve işaratından şu devrede Türk lisanının sadmeler geçirmesine bakılırsa, “Risale-i Nur”, Türkçe’de, lisan üzerinde de imam olacağına; yani yarın hâlis Türkçe olan Risale-i Nur’un kesb-i imtiyaz edip diğerlerini terkedeceklerine dair işaret-i Kur’aniyedendir demiş olsam hata etmemiş olurum zannederim.

      Başta Üstadımız olduğu halde bilumum kardeşlerimize samimî selâmlarımla arz-ı hürmetler eyler, mübarek bayramlarını tebrik ve tes’id eylerim. Üstadım hakkında bir şey yazamadım. Çünki veraset-i Muhammediye (A.S.M.) makamında olan bir zât-ı âlîkadr hakkında ne diyebilirim? Ona Hasan Feyzi Efendi kardeşimizin sözlerini tekrar etmekten başka bir şey bilmem.

      Milas ve havalisi Risale-i Nur talebeleri namına duanıza muhtaç
      Halil İbrahim (R.H.)

      [Halil İbrahim’in Risale-i Nur hakkındaki parlak fıkrasının sonunda kaydedilip, ikisi beraber Emirdağı mektublarının âhirlerinde kaydedersiniz. Bu zât, Risale-i Nur’un çok eski ve çok sadık ve çok fedakâr bir şakirdidir, Risale-i Nur’a hitab ederek bu mektubu yazmış.

      ﻫَﺬَﺍ ﻣِﻦْ ﻓَﻀْﻞِ ﺭَﺑِّﻰ
      Said Nursî
      #820104
      Anonim

        RİSALE-İ NUR

        Mazhar-ı esma u sıfât-ı Bedîüzzaman’dır bu
        Mev’ûd-u risaletten bizlere fazl-ı ihsandır bu
        Kenz-i mahfîde muhit-i mekteb-i irfandır bu
        Hava-i zulmette işrak eden şems-i tâbândır bu

        Mişkât-ı misbahtan menşur-u hakikat-ı Kur’andır bu
        Mevsim-i a’sarda yekta bir gülistandır bu
        İrşad-ı feth-i keşifte serencam-ı hidayettir bu
        Sefine-i necatta sırr-ı menzile vusule kaptandır bu

        Leyle-i zulmet-i cehilde nur-u çırağ-ı Yezdan’dır bu
        Gamgin gönüllerde behçet-i ferahfeza-yı şâdümandır bu
        Şems-i Kur’andan akseden nur-u irfandır bu
        Sultan-ül eser ve zübdet-ül meâni tefsir-i Furkan’dır bu

        Şeref-i Ehl-i Beyt ve teşci-i Gavs-ı A’zam’dır bu
        Etba-i Ehl-i Sünnet ve iklim-i marifette sultandır bu
        Maden-i marifet ve ibraz-ı şefkatte ümm-ül enamdır bu
        Cism-i velayette evliyaya ruhfeza-yı candır bu

        Kevkeb-i muhakkikînde mü’minlere atâ-yı Sübhan’dır bu
        Vahdet-i mevcud ve râhının semasında kehkeşandır bu
        İlm ü marifet bahrinde dürr-i yekta-yı mercandır bu
        İlm ü hakikatta şu’ledar mâhitab-ı âhirzamandır bu

        Müstağrak-ı envâr-ı safada gelen bahardandır bu
        Teslim-i rıza ve nezahet-i istiğnada aynı iz’andır bu
        Risale-i Nur talebelerine hakikat-ı kıble-i imandır bu!..

        Halil İbrahim (R.H.)

        #820105
        Anonim

          RİSALE-İ NUR

          Bu Nur eser tefsiridir o semavî kitabın
          İlân eder hakikatı, emr-i hakkı bildirir
          İsyanlara, zulümlere maruz olan cihanın
          Bu asırda gözyaşını nur saçarak dindirir.

          Bu eserdir muzdarib gönüllere teselli
          Bu kararsız âlemin her buhranında nur saçar
          Bu eserdir her zulmette selâmetin rehberi
          Ehl-i iman bu sayede, bu eserle hür yaşar…

          Masumlara bir öğüttür, gençlerin de rehberi
          Her mazluma “Ağlama” der, güleceksin yarın sen
          Tesellisi çok yücedir, ibretlidir dersleri
          Beli bükük ihtiyara müjde verir derinden!

          Bu eserdir insanları dehşetlerden dûr eden
          Kudret eli hâmisidir, hayret-feza hükmü var
          Muannidler teslim olur hükmüne mağrur iken
          Her serseri feylesofu meftun eden nuru var!

          Bu nur eser her bilginin, her mü’minin sertacı
          Derdlilerin dermanıdır, her münkiri tokatlar
          Şirklerin hem hêdimidir, hem her kaygı ilâcı
          Zındık, zalim ilişirse başında volkan patlar!

          Ey güç yetmez dehşet veren haletlerden ağlayan
          Fânilere aldanarak kırıldıkça bağırma
          Ey zâilden, âcizlerden meded umup bağlanan
          Gir bu Nur’un âlemine, fânileri çağırma…

          Ayıl artık gaflet sarhoşluğundan, durma uyan
          Hevesatın bir ejderdir, kalbini kemirecek
          Yarın mes’ud olacaktır yoklukta Hakk’ı bulan
          Nur’a ver nakd-i ömrü, yarın sana verilecek
          Huzuruna uhrada ihtişamlar serilecek.

          Risale-i Nur’un kusurlu hâdimi
          Zekâi

          #820106
          Anonim

            Aziz, sıddık kardeşlerim!

            Şimdiye kadar gizli münafıklar, Risale-i Nur’a kanunla, adliye ile ve asayiş ve idare noktasından hükûmetin bazı erkânını iğfal edip tecavüz ediyorlardı. Biz müsbet hareket ettiğimiz için, mecburiyet olduğu zaman tedafüî vaziyetinde idik. Şimdi plânları akîm kaldı. Bilakis tecavüzleri Risale-i Nur’un dairesini genişlettirdi. Bu defa yeni hurufla Asâ-yı Musa’yı tab’etmek niyetimiz, ihtiyarımız olmadığı halde, tecavüz vaziyeti Risale-i Nur’a veriliyor gibidir. Bu hâdisenin ehemmiyetli bir hikmeti şu olmak gerektir:

            Risale-i Nur bu mübarek vatanın manevî bir halaskârı olmak cihetiyle şimdi iki dehşetli manevî belayı def’etmek için matbuat âlemiyle tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.

            O dehşetli beladan birisi: Hristiyan dinini mağlub eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı, bu vatanı manevî istilasına karşı Risale-in Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’anî vazifesini görebilir ve âlem-i İslâmın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ittihamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.

            Ben dünyanın halini bilmiyorum, fakat Avrupa’da istilakârane hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilasına karşı Risale-i Nur hakikatları bir kal’a olduğu gibi; âlem-i İslâmın ve Asya kıt’asının hal-i hazırdaki itiraz ve ittihamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeğe vesile olan bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Bu memleketin vatanperver siyasîleri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nur’u tab’ederek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belaya karşı siper olsun.

            Acaba bu yirmi sene zarfında iman-ı tahkikîyi pek kuvvetli bir surette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olmasaydı, bu dehşetli asırda acib inkılab ve infilâklarda bu mübarek vatan, Kur’anını, imanını dehşetli sadmelerden tam muhafaza edebilir miydi? Her ne ise…

            Risale-i Nur’a, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahanesiyle tecavüz edilmez, daha kimseyi o bahane ile inandıramazlar. Fakat cepheyi değiştirip, din perdesi altında bazı safdil hocaları veya bid’a tarafdarı veya enaniyetli sofi-meşreblileri bazı kurnazlıklarla Risale-i Nur’a karşı -iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi- istimal etmek ve Risale-i Nur’a ve şakirdlerine ayrı bir cephede tecavüz etmeğe münafıklar çabalıyorlar. İnşâallah muvaffak olamazlar.

            Risale-i Nur şakirdleri, tam ihtiyatla beraber, bir taarruz olduğu vakitte münakaşa etmesinler, aldırmasınlar. Aldanan ehl-i ilim ve imansa, dost olsunlar. “Biz size ilişmiyoruz. Siz de bize ilişmeyiniz. Biz ehl-i imanla kardeşiz.” deyip yatıştırsınlar.

            Sâniyen: Mübareklerin pehlivanı hem Abdurrahman, hem Lütfü, hem Büyük Hâfız Ali manalarını taşıyan büyük ruhlu Küçük Ali kardeşimiz bir sual soruyor. Halbuki o sualin cevabı Risale-i Nur’da yüz yerde var. “Risale-i Nur’un erkân-ı imaniye hakkında bu derece kesretli tahşidatı ne içindir? Bir âmî mü’minin imanı büyük bir velinin imanı gibidir, diye eski hocalar bize ders vermişler?” diyor.

            Elcevab: Başta Âyet-ül Kübra meratib-i imaniye bahislerinde ve âhire yakın müceddid-i elf-i sâni İmam-ı Rabbanî beyanı ve hükmü ki: “Bütün tarîkatların müntehası ve en büyük maksadları, hakaik-i imaniyenin inkişafıdır. Ve bir mes’ele-i imaniyenin kat’iyyetle vuzuhu, bin kerametlerden ve keşfiyatlardan daha iyidir.” ve Âyet-ül Kübra’nın en âhirdeki ve Lâhika’dan alınan o mektubun parçası ve tamamının beyanatı cevab olduğu gibi, Meyve Risalesi’nin tekrarat-ı Kur’aniye hakkında Onuncu Mes’elesi, tevhid ve iman rükünleri hakkında tekrarlı ve kesretli tahşidat-ı Kur’aniyenin hikmeti, aynen bitamamiha onun hakikî tefsiri olan Risale-i Nur’da cereyan etmesi de cevabdır.

            Hem iman-ı tahkikî ve taklidî ve icmalî ve tafsilî ve imanın bütün tehacümata ve vesveseler ve şübhelere karşı dayanıp sarsılmamasını beyan eden Risale-i Nur parçalarının izahatı, büyük ruhlu Küçük Ali’nin mektubuna öyle bir cevabdır ki, bize hiçbir ihtiyaç bırakmıyor.

            İkinci Cihet: İman, yalnız icmalî ve taklidî bir tasdike münhasır değil. Bir çekirdekten, tâ büyük hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misalî güneşten tâ deniz yüzündeki aksine, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi; imanın o derece kesretli hakikatları var ki, binbir esma-i İlahiye ve sair erkân-ı imaniyenin kâinat hakikatlarıyla alâkadar çok hakikatları var ki: “Bütün ilimlerin ve marifetlerin ve kemalât-ı insaniyenin en büyüğü imandır ve iman-ı tahkikîden gelen tafsilli ve bürhanlı marifet-i kudsiyedir” diye ehl-i hakikat ittifak etmişler.

            Evet iman-ı taklidî, çabuk şübhelere mağlub olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikîde pek çok meratib var. O meratiblerden ilmelyakîn mertebesi, çok bürhanlarının kuvvetleriyle binler şübhelere karşı dayanır. Halbuki taklidî iman bir şübheye karşı bazan mağlub olur.

            Hem iman-ı tahkikînin bir mertebesi de aynelyakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esma-i İlahiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’an gibi okuyabilecek derecesine gelir. Hem bir mertebesi de hakkalyakîndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zâtlara şübehat orduları hücum da etse, bir halt edemez.

            Ve ülema-i İlm-i Kelâm’ın binler cild kitabları, akla ve mantığa istinaden te’lif edilip, yalnız o marifet-i imaniyenin bürhanlı ve aklî bir yolunu göstermişler. Ve ehl-i hakikatın yüzer kitabları keşfe, zevke istinaden o marifet-i imaniyeyi daha başka bir cihette izhar etmişler. Fakat Kur’anın mu’cizekâr cadde-i kübrası, gösterdiği hakaik-i imaniye ve marifet-i kudsiye; o ülema ve evliyanın pek çok fevkinde bir kuvvet ve yüksekliktedir.

            İşte Risale-i Nur bu câmi’ ve küllî ve yüksek marifet caddesini tefsir edip, bin seneden beri Kur’an aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahribatçı küllî cereyanlara karşı Kur’an ve iman namına mukabele ediyor, müdafaa ediyor. Elbette hadsiz tahşidata ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl-i imanın imanını muhafazasına Kur’an nuruyla vesile olsun. Hadîs-i Şerif’te vardır ki: “Bir adam seninle imana gelmesi, sana sahra dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır.” “Bazan bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlı olur.” Hattâ Nakşîlerin hafî zikre verdiği büyük ehemmiyet, bu nevi tefekküre yetişmek içindir. Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua ediyoruz.

            ﺍَﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ
            Kardeşiniz
            Said Nursî
            #820107
            Anonim

              Aziz, sıddık kardeşlerim!

              “İhlas” ve mektubların suretlerinin hafiyeler tarafından alınması, sizi müteessir etmesin. Zâten o mektubları ve “İhlas” ve İhbar-ı Aleviye’yi onlara okutmak, Risale-i Nur hesabına ve fütuhatına lâzım idi. Hem bu hâdise zamanında İstanbul’da bolşevizm aleyhindeki nümayiş hâdisesi, Risale-i Nur’a karşı perde altında hücum eden iki kuvvet birbirine vaziyet almağa başladığı cihetle, Risale-i Nur fütuhatına büyük bir vesiledir. Muvakkat bize karşı bazı ilişmeler olsa da, hiç ehemmiyeti yok. Çünki bolşevizmin, müslümanlar içinde anarşilik mahiyetinde küfr-ü mutlak ve fikr-i tabiatla yerleştirilmesine mukabil; ancak ve ancak Risale-i Nur’un fevkalâde kuvvetli hakikatları çıkabilmesinden, milliyetperver ve vatanperver ve siyasetçiler ve dindarlar, Risale-i Nur’un arkasına girmeğe ve onunla barışmağa ve onunla siper almağa bir yol açılıyor nazarıyla bakıyoruz.

              Said Nursî
              #820108
              Anonim

                AFYON EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ’NE!

                Zâtınızı tanımadan bir defa gördüğüm vakit insaflı ve adaletli gördüğümden herkesten evvel alâkadar olduğun bir hakikatı size beyan ediyorum. O hakikatı alâkadar makamata vazifeniz itibariyle bildirmeyi, size bırakıyorum. O hakikat da şudur:

                Benim şimdiki vaziyetim, tarihte emsali yoktur. Herşeyden tecrid-i mutlak içinde, herkesten hattâ câmideki cemaat adamlarından ve temastan memnu’ olduğum halde; ihtiyarlık, hastalık, yoksulluk içinde birden kalbime geldi ki: Madem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır. Maddî cihette elimden hiçbir şey gelmiyor. Yalnız Kur’andan anladığım ve kaleme aldığım Meyve Risalesi ile Hüccetullah-il Baliğa’yı yeni hurufla tab’etmek için bazı kardeşlerime izin verdim. O iki risaleyi iki seneye yakın alâkadar Ankara makamatı ve ehl-i vukufu, hem Denizli Mahkemesi tedkikten sonra mûcib-i mes’uliyet hiçbir şey bulamayarak bize resmen teslim ettiler. Hem cevab gönderdim ki; sansüre ve büyük muharrirlere göstersinler, sonra tab’etsinler. Hem tab’dan sonra resmen hükûmetin oniki makamatına vermek bir usûldür. Sonra da İhlas Risalesi ile İktisad Risalesi’ni de o iki risalenin âhirine ilhak edip yeni hurufla tab’edilsin.

                Kat’iyyen size beyan ediyorum ki benim maksadım, bunun tab’ında, bu mübarek milleti ve vatanı manevî ve maddî anarşilikten muhafaza etmek ve asayiş ve inzibata manevî yardım etmek ve anarşiliği uyandıran haricî bir cereyanın istilasına manevî sed çekmek ve âlem-i İslâm’ın bize karşı itiraz ve ittihamını izaleye ve eski muhabbet ve uhuvvetini celbetmeye çalışmaktır. Fakat maatteessüf ben dünya ile alâkadar olmadığımdan ve ehl-i idare ile de görüşmediğimden ve dünya halini bilmediğimden ve kanunsuz ilişmek belasına maruz kaldığımdan, eskiden beri perde altında bana husumet eden bazı insanlar, fırsat bulup zabıtayı, ya adliyeyi evhamlandırıyorlar.

                Ezcümle: Acib bir tesadüfle işittim ki; dört risalem ile bu iki sene zarfında yazdığım mektubların suretini taharri memurları şimendiferde tutmuşlar. O risalelerin ikisi, “İhlas”tır. Gerçi bir derece mahremdir, fakat mahkeme, hem Ankara ehl-i vukufu tedkikten sonra zararsız görmüşler ki, bize iade ettiler.

                Hem sansüre ve büyük muharrirlere göstermek için İstanbul’a gönderilmiş “İktisad” ise, bu zamanda herkese lâzımdır. Onsekizinci Lem’a olan Keramet-i Aleviye ise, yanlışlıkla onlara, beraber gönderilmiş. Değil o risaleyi tab’etmek, belki en mahrem kardeşlerime de ancak okumasına izin veriyorum. Hem o, dünyaya bakmıyor. Hem ehl-i vukuf ve mahkeme tedkik etmiş, bize iade etmişler. Hem, on sene evvel Eskişehir Hapishanesi’nde çok sıkıntılı bir zamanımda ve teselliye çok muhtaç olduğum bir zamanda bir müjde-i manevî kalbime geldi, ben de kaleme aldım.

                Amma benim bu iki sene, belki dört-beş senede yazdığım mektubların suretleri, değil o risaleler ile beraber tab’ ve neşretmek; belki mahrem bir-iki dostumun arzusu ile okunmasını merak edip beraber gönderilmiş.

                Bu mektubları kendim yazdığımın sebebi, benim yüzümden hapiste sıkıntı çekenlere bir teselli, bir musahabe ve bu vatan ve millete dünya ve âhiretlerine yirmi seneden beri büyük menfaatı görülen Risale-i Nur hakkında bir müdavele-i efkâr etmek içindir. Hem zâtınıza, hem Ankara makamatına yazdığım bazı hasbihaller, belki içinde bulunmuş.

                İşte bu mahiyetteki risaleler ve mektublar, taharri memurları tarafından alınmış; belki size de gelmiş veya gelecek ihtimaliyle size bu hakikatı beyan ediyorum. Benim şimdi pek ağır beş-altı cihetteki sıkıntılarıma evham yüzünden kanunsuz bana iliştirmeğe meydan vermemenizi, sizin vazifeperverliğinizden ve ciddiyetinizden ümid ediyorum.

                #820109
                Anonim

                  Aziz kardeşlerimiz!

                  “Lehülhamdü velminne” dün, Nur’un manevî bir fütuhatı, bütün azamet ve dehşetiyle İstanbul’da görüldü. Küfr-ü mutlakı dünyaya, hususan âlem-i İslâm’a yerleştirmek isteyen bir cem’iyet ve onun naşir-i efkârı ve mürevvic-i âmâli olan bir-iki gazete matbaası ve kütübhanesi darmadağın edilerek; dinsiz yaptık, komünist yaptık zannedilen gençlik ve mekteblilerin ağzıyla ve harekâtıyla ve fiilleriyle protesto edildi. “Kahrolsun komünistlik” diye beddualar edildi. Bu cem’iyetin binler lira maddî, milyonlar lira da manevî zararı oldu. Ve üzülen bizlere, kalbimiz ve ruhumuzla çok alâkadar bir şahs-ı manevî:

                  Ey Nurcular! Şimdi maddî imkân hasıl olmuyor diye üzülmeyiniz. Nur’un fütuhatı geniş bir sahada devam ediyor. Küllî bir muvaffakıyet hasıl oluyor. Vesaire vesaire diye bağırdı.

                  ﻫَﺬَﺍ ﻣِﻦْ ﻓَﻀْﻞِ ﺭَﺑِّﻰ

                  #820110
                  Anonim

                    Aziz, sıddık kardeşlerim!

                    Size, manidar ve acib ve Risale-i Nur’un talebeleriyle ve Risale-i Nur ve Âyet-ül Kübra’nın kerametiyle ve ehl-i dünyanın ilişmek niyetleriyle alâkadar, karşımda eskiden belediye bulunan hükûmet dairelerinden birisi, hiçbir şey kurtulmayarak, hiç görmediğimiz acib bir parlamakla gecenin en soğuk bir vaktinde üç saat Cehennem gibi yandığı halde; tam bitişiğinde, Risale-i Nur’un Çalışkanlarından bir talebesi ve yine iki kardeşinin, masum Ceylan’ın sermayelerinin kısm-ı a’zamı bulunan büyük mağazaları, o yangın yeri ile iki küçük dükkân fasıla ile o dehşetli yangın bütün şiddetiyle mağazaya doğru gelirken bîçare Ceylan yanıma geldi, dedi: “Biz yanıyoruz, mahvolduk.”

                    Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyet-ül Kübra’nın bir kısım matbu’ nüshalarını yanıma getirmek için söyledim, fakat getirmedi. Demek o ateşi söndürmek için orada kalmıştı.

                    Ben de Risale-i Nur’u ve Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yapıp: “Yâ Rabbi kurtar” dedim. Üç saat o dehşetli yangın hücumunda bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktırdı. Risale-i Nur’un ve Âyet-ül Kübra’nın hıfzında olan mağazaya kat’iyyen ilişmedi ve altındaki şakirdin dükkânı da müstesna olarak sağlam kaldı. Yalnız ahali camlarını kırdılar. Eğer ahali ilişmeseydi, eşyalarını almasaydılar, hiçbir zarar olmayacaktı.

                    İşte Isparta halıcıhanesinin yangını ile, Risale-i Nur’un derslerine köşklerini tahsis eden zâtların o dehşetli yangınla bitişik iki kardeşinin iki hanesinin kurtulması Risale-i Nur’un bir kerameti olduğu gibi; Kastamonu’da aynen bu Emirdağı yangını gibi, orada karşımdaki dehşetli bir yangının ittisalindeki Risale-i Nur şakirdlerinden Hâfız Ahmed’in evi hârika bir surette kurtulması ve hemşiresinin üçüncü kat yangın içinde hârika bir tarzda, hem elmas ve altun mücevheratını, hem canını Risale-i Nur’un berekâtıyla kurtarması misillü; burada da bu yangında, Risale-i Nur’un çalışkan talebelerinden ve Çalışkan Hanedanından üç kardeş olarak dört zâtın o dehşetli yangından kurtulması, Risale-i Nur’un ve Âyet-ül Kübra’nın bir kerameti olduğuna hem benim, hem onların, hem sair kardeşlerimizin kat’î kanaatımız geldi. Burada eksik olmayan az bir rüzgâr esseydi, o çarşı dükkânlarının ekserîsini yandırabilirdi. Hattâ Âyet-ül Kübra mağazasından on-onbeş dükkân tâ uzakta eşyalarını çıkarıp kaçırdılar.

                    Bazı emarelerle, Sandıklı’da, hem Afyon, Kütahya ortasında, Risale-i Nur’a ve yeni mektublarımı elde etmeleriyle bana karşı bir ilişmek emareleri göründü. O iki hâdisede, İstanbul hâdiseleriyle tokat yediler. Bu defa, niyetlerinde bana ilişmek cezası olarak bu tokat geldi, inşâallah o niyetten onları vazgeçirdi ve korkutup susturdu.

                    Kardeşlerim! Sizin zekâvetiniz ve tedbiriniz, benim tesanüdünüz hakkında nasihatıma ihtiyaç bırakmıyor. Fakat bu âhirde hissettim ki, Risale-i Nur şakirdlerinin tesanüdlerine zarar vermek için birbirinin hakkında sû’-i zan verdiriyorlar, tâ birbirini ittiham etsin. Belki filan talebe bize casusluk ediyor, der; tâ bir inşikak düşsün. Dikkat ediniz; gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız. Fenalığa karşı iyilikle mukabele ediniz. Fakat çok ihtiyat ediniz, sır vermeyiniz. Zâten sırrımız yok, fakat vehhamlar çoktur. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor; ıslahına çalışınız, perdeyi yırtmayınız.

                    Sizin, hususan Isparta medresesindeki tesanüdünüz; hem Risale-i Nur’u, hem şakirdlerini, hem bu memleketin yüzünü ak etmiş. Ve her tarafta Risale-i Nur’a çalıştıran ehemmiyetli bir sebeb, tesanüdünüzdür ve şevk ve gayretinizdir. Cenab-ı Hak sizleri bu hizmet-i imaniyede daim ve muvaffak eylesin, âmîn âmîn.

                    Umum kardeşlerime taife taife, birer birer selâm ve dua; ve dualarını rica ediyoruz.

                    Said Nursî

                    Yangın hakkında Üstadımızın yazdığı hakikata kat’î kanaatımız geldi, gözümüzle gördük.
                    Osman, Mehmed, Hasan, Ceylan ve yardım eden İbrahim

                    #820111
                    Anonim

                      Aziz kardeşim!

                      Senin mektublarını iyi gördüm. Fakat şimdiki gazeteciler ve baştakiler, hakikatları tam takdir edemiyorlar. Hem Risale-i Nur yalvarmaz, onlar yalvarmalı ve aramalı; ve kıymetini takdir edip müşteri olduktan sonra onların yardımını kabul eder.

                      Hem şimdi nazar-ı dikkati Risale-i Nur şakirdlerine celbetmemek münasibdir diye düşünüyorum. Fakat yedi sene harb-i umumîye bakmayan ve yirmibeş sene gazeteleri okumayan, dinlemeyen bu kardeşinizin fikri, bu mes’elede sorulmaz. Asıl fikir sahibi, sizler ve Risale-i Nur’un has şakirdleri ve müdakkik naşirleri meşveretle, hususan Ispartadakiler ile, maslahat ne ise yaparsınız.

                      Senin bu güzel mektubunu Lâhika’ya yazdık. Risale-i Nur’un Lâhika Risalesi’nde Feyzi ile Emin ehemmiyetli mevki kazanmışlar; acaba ne haldedirler? O ehemmiyetli mevkie muvafık vaziyete muvaffak oluyorlar mı? Kederleri yok mu?
                      Hem hapishanede hakikaten merdane ve fedakârane istirahatıma çalışan ve on sene şahsıma hizmet kadar beni minnetdar eden Taşköprü’lü Sadık ve Hilmi ve İhsan ne haldedirler? Ve o civarda, hususan İnebolu’daki kardeşlerimi unutamıyorum; beni merak etmesinler. Risale-i Nur’un -bazı arasıra- bazı yerlerde tevakkufuna mukabil, pek tesirli ve ehemmiyetli bir tarzda perde altında fütuhatı var. Telaş etmesinler; ihtiyat ile beraber sebat, metanet ve yazıda devam etsinler.

                      Umuma binler selâm ve dua ediyoruz.

                      #820126
                      Anonim

                        Aziz, sıddık kardeşlerim!

                        Evvelâ: Sizleri, birinci vazife-i Nuriyeyi, Asâ-yı Musa’ya ait hizmete başlamanızı tebrik ve Isparta’nızı diyanette ve âdâb-ı İslâmiyede geri değil, ileri gitmesini ruh u canımızla tahsin ve tebrik ediyoruz.

                        Sâniyen: Denizli’nin Hüsrev’i Hasan Feyzi’nin Risale-i Nur hakkında ve Risale-i Nur’un aslı ve esası ve madeni olan hakikat-ı Kur’aniye ve sırr-ı iman ve nur-u Ahmedî tarifinde yazdığı manzum fıkrası, içinde tam bir samimiyet ve metin bir kanaat-ı imaniye bulunduğundan; hem her şeyi çabuk kabul etmeyen ve delilsiz teslim olmayan âlim, hususan muallim olduğu halde Risale-i Nur’un hakkaniyetini hem kendi namına, hem etrafındaki rüfekasının şahs-ı manevîsi hesabına bir derece fevkalâde, hâlisane tarif etmesinden Sikke-i Tasdik-i Gaybî âhirinde, Lâhika’dan alınan parçaların sonunda yazılmasını, hem ayrıca Lâhika’da da kaydedilmesini ve Halil İbrahim’in de son Risale-i Nur hakkındaki tavsifnamesini dahi bunun gibi Sikke-i Tasdik-i Gaybî’nin arkasında yazılmasını münasib gördük ve burada da öyle yaptık. Çünki bu kadar kuvvetli ve samimî bir kanaat, Sikke-i Gaybî’deki îmalar nev’inde hakkaniyetine bir îma, bir emare olabilir.

                        Sâlisen: Hasan Feyzi’nin mektubunda bahsettiği bütün oradaki kardeşlerimize pek çok selâm, tebrik ediyoruz. Hapishaneleri bir dershane-i Nuriye olduğu gibi, inşâallah Denizli Vilayeti de bir nevi Medreset-üz Zehra hükmüne geçecek. Ve çokların yüzünü ak eden ve Nur’u zulümlerden kurtarmağa çalışan ve Nur’un şakirdlerinin her birisine ona hediye edilen risalelerden ziyade hediye vermiş hükmünde manen bizlere hediyesi var. Bu Nur’un teberrükü, umum ona minnetdar olanların hatıralarıdır. Yüzer misli mukabili alınmış bir hatıra-i adalettir.

                        Râbian: İşaret-i gaybiye ile, altmışdörtte Risale-i Nur te’lifçe tamam olur diye haber-i gaybiyeyi iki hal tasdik ediyor:

                        Birincisi: Çok mühim noktalar hatıra geldiği halde, risaleyi te’lif cihetine sevkedilmiyorum.

                        İkincisi: Risale-i Nur’un hıfz ve neşrine ve sahabet ve himayetine çalışmak için hayat isterdim. Fakat hadsiz şükür olsun ki, bir bîçare ihtiyar Said yerinde çok genç Said’ler o vazifeyi yapıyorlar. Hususan Hüsrev’ler, Feyzi’ler, Ahmed’ler, Mehmed’ler, biraderzadem gibi çok Abdurrahman’lar ve hâkeza Hâfız Ali’yi kabrinde mesrur-u müferrah ettikleri gibi, inşâallah kabrimde de öyle mesrur edecekler.

                        Umum kardeşlerime, masumlara, ümmiler, hemşireler gibi her taifenin herbirisine birer birer selâm ve dua ediyoruz. Çalışkanların da Risale-i Nur’un bereketiyle o yangından ziyanları yoktur, sizlere arz-ı hürmet ve selâm edip ellerinizden öperler.

                        #820127
                        Anonim

                          Aziz, sıddık kardeşlerim!

                          Birkaç aydan beri aleyhime çevrilen desiseleri meydana çıktı. Hıfz-ı İlahî ile o musibet, yirmiden bire indi.

                          Hâlî zamanda câmiye gidiyordum. Haberim olmadan, talebeler beni üşütmemek için, mahfelde bir kulübecik yapmıştılar. Ben de dört-beş gündür kendi kendime karar verdim, daha gitmeyeceğim. O malûm zabit adam vasıta olup kulübeciği kaldırdılar. Bana da resmen tebliğ ettiler ki: “Daha câmiye gitmeyeceksin.” Fakat manasız habbeyi kubbe yapıp bir heyecan verdiler. Hiç ehemmiyeti yok, hiç de merak etmeyiniz. Tahminimce, her tarafta haddimden pek fazla teveccüh-ü âmmeyi kırmak için, bana böyle bazı bahanelerle ihanet ediyorlar. Eski zamanımı düşünüp güya tahammül etmeyeceğim. Halbuki -Risale-i Nur’un selâmet ve intişarına halel gelmemek şartıyla- her gün bin ihanet ve tazibler de gelse, Allah’a şükrederim. Ben ehemmiyet vermediğim gibi, buradaki talebeler de hiç sarsılmıyorlar. Çoktan beri beklediğimiz bu hâdise de, inayet-i İlahiye ile hafif geçti.

                          Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.

                          #820128
                          Anonim

                            Aziz, sıddık kardeşlerim!

                            Nur-u Muhammedîye ve sahabeye bakan dört sahife çok güzeldir. Âhirinde, Risale-i Nur’a ve dolayısıyla bize bakan kısımlar Hasan Feyzi’nin hüsn-ü zannı pek fazla gitmiş. Gerçi o âhir-i kasidesinde Risale-i Nur’un hakikatını ve şahs-ı manevîsini murad etmiş. Yine ta’dile muhtaç gördüm. Bazı kelimeleri ilâve ve birkaçını tebdil ettiğim halde, yine ondan benim hisseme düşen, bin derece haddimden ziyadedir diye titredim. Fakat madem şakirdleri şevke ve gayrete getiriyor, size havale ediyorum. Siz, hem bu zamandaki vehhamlıları, hem mesleğimizin muktezası olan mahviyet ve ihlas ve terk-i enaniyet noktalarını nazara alınız; münasib gördüğünüz kelimeleri ta’dil ediniz. Bu fütur zamanında ehemmiyetli bir kamçı-yı teşviktir, arkadaşlara gönderebilirsiniz.

                            Hem o kıymetli kardeşimiz, merhum Hâfız Ali’nin (R.H.) vârisi ve halefi yerinde Risale-i Nur’a fevkalâde irtibat ve sadakatla bağlıdır. Benim ta’dilimden gücenmesin.

                            Gayet samimî bir kanaatla ve kuvvetli bir itimad ile ve derin bir ilimle ve parlak bir iman ile Risale-i Nur’un mahiyetini iki defadır tarif eden Risale-i Nur’un has şakirdlerinden ve ehemmiyetli eski muallimlerden Hasan Feyzi’nin Sikke-i Tasdik-i Gaybî’den aldığı bir ilham ile Risale-i Nur hakkında ve o nurun menbaı ve esası olan Nur-u Muhammedî (A.S.M.) ve hakikat-ı Kur’an ve sırr-ı iman tarifinde bu kasideyi yazmıştır.

                            ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
                            ﻳُﺮِﻳﺪُﻭﻥَ ﻟِﻴُﻄْﻔِﺆُﺍ ﻧُﻮﺭَ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺑِﺎَﻓْﻮَﺍﻫِﻬِﻢْ ﻭَﺍﻟﻠَّﻪُ ﻣُﺘِﻢُّ ﻧُﻮﺭِﻩِ ﻭَﻟَﻮْ ﻛَﺮِﻩَ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮُﻭﻥَ

                            Ahmed yaratılmış o büyük Nur-u Ehad’den
                            Her zerrede nurdur o ezelden hem ebedden

                            Bir nur ki odur hem yüce hem lâ-yetenahî
                            Ol Fahr-i Cihan Hazret-i Mahbub-u İlahî

                            Parlattı cihanı bu güzel Nur-u Muhammed (A.S.M.)
                            Halkolmasa, olmaz idi bir zerre ve bir ferd

                            Ol nuru ânın, her yeri her zerreyi sarmış
                            Baştan başa her dem bu kesif zulmeti yarmış

                            Bir nur ki odur sade ve hem lâ-yetezelzel
                            Âri ve berî cümleden üstün ve mükemmel

                            Bir nur ki bütün zerrede ancak o nümayan
                            Bir nur ki verir kalblere hem aşk ile iman

                            Bir nur ki eğer olmasa ol nur hele bir an
                            Baştan başa zulmette kalır hem de bu ekvan

                            Bir nur ki değil öyle muhat, hem dahi mahsur
                            Bir nur ki eder kalbi de pür-nur, çeşmi de pür-nur

                            Bir lem’adır ondan, şu büyük şems ve kamerler

                            ……………..

                            #820129
                            Anonim

                              Hep işte o nurdan bu acaib koca âlem
                              Halk oldu o nurdan yine Cennet’le Cehennem

                              Şekk yok ki o nurdur okunan Hazret-i Kur’an
                              Ol nur-u ezel hem sebeb-i hilkat-i insan

                              Her şeye odur mebde’ ve asıl ve esas hem
                              Ondan görünür nev’-i beşer böyle mükerrem

                              Bir zerre değil, bahr-i muhit o bahr-i münirden
                              Hem nasıl beşer hiç kalıyor hepsi de birden

                              Şekk yok ki cihan, katre-i nurundan o nurun
                              Şekk yok ki bu can, zerre-i nurundan o nurun

                              Sönsün diye üflense, o derya gibi kaynar
                              Söndürmeğe hem kimde aceb zerre mecal var

                              Söndürmeğe kalkmıştı asırlar dolu küffar
                              Kahreyledi her hepsini ol Hazret-i Kahhar

                              Hep sönmüş asırlar, yanıyor sönmeden ol
                              Tarihe sorun, kimdir o nur, hem kim imiş menfur

                              Alnında yanan Nur-u Muhammed’di Halil’in
                              Yetmezdi gücü, bakmağa her çeşm-i alîlin

                              Görseydi Resul’ün o güzel nurunu, Nemrud
                              Yakmazdı o dem, nârını ol kâfir-i matrud

                              Bir sivrisinek öldürüyor o şah-ı cihanı (!)
                              Atmıştı Halil’i ateşe çünki o câni

                              Bir perde açıp söyledi Hak gizli kelâmdan
                              Ol ateşe bahseyledi hem berd ü selâmdan

                              “Dostum ve Resulüm yüce İbrahim’i ey nâr
                              At âdetini, yakma bugün, sen onu zinhar!”

                              Bir gizli hitab geldi de ol dem yine Hak’tan
                              Bir abd-i mükerrem dahi kurtuldu bıçaktan

                              Ol nurdan için Yunus’u hıfzeyledi ol hut
                              Ol nur ile kahreyledi hem kavmini ol Lut

                              Ol hüsn-ü cemal, eyledi âlemleri hayran
                              Nerden onu bulmuş, acaba Yusuf-u Ken’an

                              Hikmet nedir, ol derdlere sabreyledi Eyyüb
                              Hem sırrı nedir, Yusuf için ağladı Ya’kub

                              Öldükçe dirildikçe neden duymadı bir his
                              Ol namlı nebi, şanlı şehid Hazret-i Cercis

                              Hasretle neden ağladılar Âdem ve Havva
                              Kimdendi bu yıllarca süren koskoca dava

                              Hem âh, neden terkedilip Ravza-i Cennet
                              Bir dâr-ı karar oldu neden âlem-i mihnet

                              Nur şehri olan Tûr’da o dem Hazret-i Musa
                              Esrar-ı kelâm hep çözülüp buldu tecella

                              Bir parça Zebur’dan okusa Hazret-i Davud
                              Başlardı hemen sanki büyük mahşer-i mev’ud

                              Bilmem ki neden, yel ve sular hep onu dinler
                              Bilmem ki neden, hep işiten âh! diye inler

                              Mahluku bütün kendine râmetti Süleyman
                              Nerdendi bu kuvvet, ona kimdendi bu ferman

                              Yellerle uçan şanlı büyük taht-ı mukaddes
                              Esrar-ı ezelden o da duymuş yine bir ses

                              Ol hangi acib sır ki, çıkar göklere İsa
                              Kimdir çekilen çarmıha, kimdir yine Yuda

                              Nur derdi için tahtını terkeyledi Edhem
                              Bir başkasının tahtı olur derdine merhem

                              Çok şahs-ı veli, nur ile hem etti kanaat
                              Çok şahs-ı denî, nur ile hem buldu keramet

                              Her hepsi de pervanesi, üftadesi nurun
                              Her hepsi muamma, gücü yetmez bu şuurun

                              Fillerle varıp Kâ’be’ye hem Ebrehe zalim
                              İsterdi ki yapsın nice bin türlü mezalim

                              İsterdi ki o beyt yıkılıp şöhreti sönsün
                              Halk Kâ’be’yi terkederek kiliseye dönsün

                              İsterdi ki çeksin doğacak nura bir sed
                              Hem doğmadan ölsün diye Mahbub-u Müebbed

                              Günlerce gidip Kâ’be’ye hem yaklaşan ordu
                              Birdenbire bir tehlike sezmiş gibi durdu

                              Sür’atle gelip bir sürü kuş, semt-i bahrden
                              Taş harbine başlar pek acib hepsi de birden

                              İndikçe havadan o muamma gibi taşlar
                              Cansız yıkılıp yerlere yatmış nice başlar

                              Şahıyla beraber kocaman orduyu Mevlâ
                              Olsun diye Mahbub’a nişan, eyledi mevta

                              Hem kavm-i Kureyş, söndürelim derken o nuru
                              Erkek ve kadın, cümlesinin kaçtı huzuru

                              Müşrik ve muvahhid, iki fırka olup urban
                              Yıllarca dökülmüş yine kan üstüne bir kan

                              Şakk etti Kamer, Fahr-i Beşer, ol yüce Server
                              Her yerde ve her anda onun nuru muzaffer

                              Kur’andı kavli, nurdu yolu, ümmeti mutlu
                              Ümmet olanın kalbi bütün nur ile doldu

                              Çekmezdi keder, ol sözü cevher, özü kevser
                              Ol Sure-i Kevser, dedi a’dasına “ebter!”

                              Ol Şems-i Ezel’den kaçınan ol kuru başlar
                              Gayya-i Cehennem’de bütün yakmış ateşler

                              Bitmişti nefes, çıkmadı ses, bıktı da herkes
                              Ol nura varıp baş eğerek hem dediler pes

                              İdraki olan kafile ayrıldı Kureyş’ten
                              Feyz almak için doğmuş olan şanlı güneşten

                              Ol kevser-i Ahmed’den içip herbiri tas tas
                              Olmuştu o gün sanki mücella birer elmas

                              Ol başlara taç, derde ilâç, mürşid-i âlem
                              Eylerdi nazar bunlara nuruyla demadem

                              Bunlardı o a’dayı boğan bir alay arslan
                              Hak uğruna, nur uğruna olmuş çoğu kurban

                              Bunlardan o gün ehl-i nifak cümle kaçardı
                              Müşrik ise, ol aklı onun kalmaz uçardı

                              Bunlardı o Peygamberin ashabı ve âli
                              Dünyada ve ukbada da hem şanları âlî

                              Tavsif ediyor bunları hep şöylece Kur’an:
                              Sulh vakti koyun, kavgada kükrek birer arslan

                              Hep yüzleri pâk, sözleri hak, yolları haktı
                              Merkebleri yeller gibi Düldül’dü, Burak’tı

                              Bir cezbe-i “Yâ Hayy!” ile seller gibi aktı
                              A’daya varıp herbiri şimşek gibi çaktı

                              Bunlardı o gün halka-i tevhidi kuranlar
                              Bunlardı o gün baltalayıp küfrü kıranlar

                              Bunlardı mübarek yüce cem’iyet-i şûra
                              Bunlardı o nurdan dizilen halka-i kübra

                              #820130
                              Anonim

                                Bunlardı alan Suriye, Irak, ülke-i Kisra
                                Bunlarla ziyadar o karanlık koca sahra

                                Bunlardı veren hasta, alîl gözlere bir fer
                                Bunlardı o tarihe geçen şanlı gazanfer

                                Her hepsi de bir zerre-i nuru o Habib’in
                                Her an görünür gözlere ondan nice yüzbin

                                Nur altına girmiş bulunan türlü cemaat
                                Hem buldu beka, hem de bütün gördü adalet

                                Ecdad-ı izamın o büyük ruhları küskün
                                Zira ne küfürler okunur onlara her gün

                                Yağmıştı o gün âh ne kederler, ne elemler
                                Âciz onu hep yazmağa, eller ve kalemler

                                Binlerce yetimin yıkılan kalbini sen yap
                                Afvet yeter artık, o Habib aşkına ya Rab!..

                                Derken yeter artık, bizi afvet güzel Allah
                                Sarsıldı cihan, öldü de bir gümgüme nâgâh

                                Buz parçası halinde bulut, bir yere düşmüş
                                Erkek ve kadın hepsi de ol semte üşüşmüş

                                Derhal açılıp gökyüzü hem parladı ol nurdan gelen Risale-in Nur
                                Hallak-ı Rahîm eyledi mahlukunu mesrur

                                Zulmet dağılıp başladı bir yepyeni gündüz
                                Bir neş’e duyup sustu biraz ağlayan o göz

                                Bir dem bile düşmezken onun âhı dilinden
                                Kurtuldu, yazık dertli beşer derdin elinden

                                Ol taze güneş, ülkeye serptikçe ışıklar
                                Hep şâd olacak, şevk bulacak kalbi kırıklar

                                Her kalbe sürur, her göze nur doldu bu günden
                                Bir müjde verir sanki o bir şanlı düğünden

                                Arzeyleyelim ol yüce Allah’a şükürler
                                Kalkar bu kahr u cehl ü dalal, şirk ü küfürler

                                Ol nur-u hüda saldı ziya, kalbe safa hem
                                Gösterdi beka, göçtü fena, buldu vefa hem

                                Çıkmıştı şakî, geldi nakî gördü adavet
                                Eylerdi nefiy, oldu hafî nur-u hidayet

                                Fışkırdı Risale-i Nur, ufuktan o nur-u Risalet
                                Ol nur-u Risalet verecek emn ü adalet

                                Allah’a şükür, kalkmada hep cümle karanlık
                                Allah’a şükür, dolmada hep kalbe ferahlık

                                Allah’a şükür, işte bugün perde açıldı
                                Âlemlere artık yine bir neş’e saçıldı

                                Artık bu sönük canlara can üfledi canan
                                Artık bu gönül derdine ol eyledi derman

                                Bir fasl-ı bahar başladı illerde bu günden
                                Bir sohbet-i gül başladı dillerde bu günden

                                Benden bana ben gitmek için Risale-i Nur diye koştum
                                Nur derdine düştüm de denizler gibi coştum

                                Bir zerrecik olsun bulayım der de ararken
                                Düştüm yine derya gibi bir nura bugün ben

                                Verdim ona ben gönlümü baştan başa artık
                                Maşukum odur şimdi benim, ben ona âşık

                                Ol nur-u ezel hem kararan kalblere lâyık
                                Ol nurdan alır feyzini hem cümle halâyık

                                Kahreyledi ol zulmeti Risale-i Nur’a akanlar
                                Nur kahrına uğrar, ona hasmane bakanlar

                                Küfrün bütün alayı hücum etse de ey nur
                                Etmez seni dûr, kendi olur belki de makhur

                                Sensin yine hazır, yine sensin bize nâzır
                                Ey nur-u Rahîm, ey ebedî bir cilve-i kudret-i Fâtır

                                Bir neş’e duyurdun imanla sırr-ı ezelden
                                Bir müjde getirdin bize ol namlı güzelden

                                Madem ki içirdin bize ol âb-ı hayattan
                                Bir zerre kadar kalmadı havf şimdi memattan

                                Hasret yaşadık nuruna yıllarca bütün biz
                                Masum ve alîl, türlü bela çekti sebebsiz

                                Yıllarca akan, kan dolu gözyaşları dinsin
                                Zalim yere batsın, o zulüm bir yere sinsin

                                Yıllarca, asırlarca bu nurun yine yansın
                                Öksüz ve yetim, dul ve alîl hepsi de kansın

                                Ey nur gülü, nur çehreni öpsem dudağından
                                Kalb bahçesinin kalbine diksem budağından

                                Her dem kokarak hem o güzel rayihasından
                                Çıksam yine ben âlem-i fâni tasasından

                                Nur güllerin açsın, yine miskler gibi tütsün
                                Sinemde bu can bülbülü tevhid ile ötsün

                                Sensin bize bir neş’e veren ol gül-ü hâlis
                                Sensin bize hem cümleden a’lâ, dahi muhlis

                                Ey Nur-u Risalet’ten gelen bir bürhan-ı Kur’an
                                Ey sırr-ı Furkan’dan çıkan hüccet-i iman

                                Sendin bize matlub, yine sendin bize mev’ud
                                Sayende bugün herkes olur zinde ve mes’ud

                                Her an seni bekler ve sayıklardı bu dünya
                                Hak kendini gösterdi, bugün bitti o rü’ya

                                Bin üçyüz senedir toprağa dönmüş nice milyar
                                Mü’min ve muvahhid seni gözlerdi hep ey yâr

                                Her hepsi de senden yana söylerdi kelâmı
                                Her hepsi de her an sana eylerdi selâmı

                                Nur çehreni açsan, atarak perdeyi yüzden
                                Söyler bana ruhum yine
                                ﻣَﺎ ﺍﺯْﺩَﺩْﺕُ ﻳَﻘِﻴﻨًﺎ

                                Vallah, ezelden bunu ben eyledim ezber
                                Risale-in Nur’dur vallah o son müceddid-i ekber

                                Yüzlerce sened, hem nice yüzlerce işaret
                                Eyler bu mukaddes koca davaya şehadet

                                En başta gelen şahid-i adl Hazret-i Kur’an
                                Göstermiş ayânen otuzüç yerde o bürha
                                n

                                ﻳَﺎ ﻣُﺪْﺭِﻛًﺎ nin kalbine gömmüş Esedullah
                                Çok sır ki, bilenler oluyor hep sana âgâh

                                ﻛُﻦْ ﻗَﺎﺩِﺭِﻯَّ ﺍﻟْﻮَﻗْﺖِ demiş ol pîr-i muazzam
                                Binlerce veli hem yine yapmış buna bin zam

                                Mu’cizdir o söz, haktır o öz, görmedi her göz
                                Artık bu muammaları gel sen bize bir çöz

                                Altıncı Söz’ün aldı bütün fiil ü sıfâtı
                                Verdim de arındım ona hem zât u hayatı

                                Müflis ve fakir bekliyordum şimdi kapında
                                Tevhide eriştir beni, gel varını sun da

                                Ben ben diye yazdımsa da sensin yine ol ben
                                Hiçten ne çıkar, hem bana benlik yine senden

                                Afvet beni ey afvı büyük, lütfu büyük Risale-in Nur
                                Bir dem bile hem eyleme senden beni ya Rabbena mehcur

                                Nur aşkına, Hak aşkına, dost aşkına ey nur
                                Nurunla ve sırrınla bugün kıl bizi mesrur

                                Ey Nur-u Ezel’den gelen Nur-u Muhammed (A.S.M.)
                                Ey sırr-ı imandan gelen nur-u müebbed

                                Binlerce yetimin duyulan âhını bir kes
                                Sarsar o büyük arşı da vallah bu çıkan ses

                                Vallah cemilsin, yeter artık bu celalin
                                Göster bize ey Nur-u Muhammed, bir kerre cemalin

                                Dergâhını aç, et bize ihsan, yine ey nur-u Risalet
                                Biz dertli kuluz, kıl bize derman, yine ey nur-u hakikat

                                Emmare olan nefsimizin emrine uyduk
                                Ver bizlere sen nur ile îkan, yine ey Nur-u Kur’an

                                Hırs ateşi sönsün de gönül gülşene dönsün
                                Saç nurunu, hem feyzini her an, yine ey nur-u iman

                                Sen nur-u Bedî’, Nur-u Rahîm’sin bize lütfet
                                Hep isteğimiz aşk ile iman, yine ey Nur-u İlahî

                                Dinin çekilip, dev gibi saldırmada vahşet
                                Rahm et bizi garketmeye tufan, yine ey Nur-u Rahmanî

                                Pür-nura boyansın bütün âfâk-ı cihanın
                                Her yerde okunsun da bu Kur’an, yine ey Nur-u Sübhanî

                                Mahbubuna uyduk, hepimiz ümmeti olduk
                                Ağlatma yeter, et bizi handan, yine Ey Nur-u Rabbanî

                                Ol Ravza-i Pâk-i Ahmed’i (A.S.M.) göster bize bir dem
                                Artık olalım hep ona kurban, yine Ey Nur-u Samedanî

                                İslâm’a zafer ver, bizi kurtar, bizi güldür
                                A’damızı et hâk ile yeksan, yine ey Nur-u Furkanî

                                Her belde-i İslâm ile, olsun bu yeşil yurd
                                Tâ haşre kadar cennet-i canan, yine ey Nur-u imanî

                                Ol Fahr-i Cihan, Âl-i Abâ hakkı için ya Rab
                                Hıfzet bizi âfât u beladan, yâ Nur-el Envâr, bihakkı ismike-n Nur!

                                Âciz, bîçare talebeniz
                                Hasan Feyzi (Rahmetullahi Aleyh)

                                #820131
                                Anonim

                                  Aziz, sıddık kardeşlerim!

                                  Gayet ehemmiyetli bir mes’eleyi -bundan evvel size icmalen beyan ettiğim mes’eleyi- tekrar size söylememe kuvvetli, manevî bir ihtar aldım. Şöyle ki:

                                  Perde altındaki düşmanımız münafıklar, şimdiye kadar yaptıkları gibi, adliyeyi ve siyaset ve idareyi zahirî dinsizliğe âlet edip, bize hücumları akîm kaldığı; ve Risale-i Nur’un fütuhatına menfaati olan eski plânlarını bırakıp, daha münafıkane ve şeytanı da hayrette bırakacak bir plân çevirdiklerine dair buralarda emareleri göründü.

                                  O plânların en mühim bir esası; has, sebatkâr kardeşlerimizi soğutmak, fütur vermek, mümkün ise Risale-i Nur’dan vazgeçirmektir. Bu noktada o kadar acib yalanları ve desiseleri istimal ediyorlar ki, Isparta ve havalisi, gül ve nur fabrikasının kahraman şakirdleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadakat ve metanet lâzım ki dayanabilsin. Bazı da dost suretinde hulûl edip, korkutmak mümkünse, habbeyi kubbe edip evham veriyorlar. “Aman, aman Said’e yanaşmayınız! Hükûmet takib ediyor” diye zaîfleri vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hattâ bazı genç talebelere, hevesatlarını tahrik için, bazı genç kızları musallat ediyorlar. Hattâ Risale-i Nur erkânlarına karşı da, benim şahsımın kusuratını, çürüklüğünü gösterip; zahiren dindar ehl-i bid’adan bazı şöhretli zâtları gösterip; “Biz de müslümanız, din yalnız Said’in mesleğine mahsus değil” deyip, bize karşı perde altında cephe alan zındıklara ve anarşilik hesabına o safdil ehl-i diyanet ve hocaları âlet edip istimal ediyorlar. İnşâallah bunların bu plânları da akîm kalacak.

                                  Böyle heriflere dersiniz:

                                  “Biz, Risale-i Nur’un şakirdleriyiz. Said de, bizim gibi bir şakirddir. Risale-i Nur’un menbaı, madeni, esası da Kur’andır. Yirmi senedir emsalsiz tedkikat ve takibatla beraber, kıymetini ve galebesini en muannid düşmana da isbat etmiştir. Onun tercümanı ve bir hizmetkârı olan Said ne halde olursa olsun, hattâ Said de -El’iyazü billah- Risale-i Nur’un aleyhine dönse, bizim sadakatımız ve alâkamızı inşâallah sarsmayacak.” deyip, o kapıyı kaparsınız. Fakat mümkün olduğu kadar Risale-i Nur’la meşgul olmak, elinden gelirse yazmak ve mübalağalı propagandalara hiç ehemmiyet vermemek ve eskisi gibi tam ihtiyat etmek gerektir.

                                  Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.

                                  Said Nursî
                                15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 228)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.