- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
26 Haziran 2009: 08:25 #654964
Anonim
ENDÜLÜS’TE İSLÂM MEDENİYETİ
Bediüzzaman diyor ki:
Ne vakit ehl–i İslâm dine ciddî sahip olmuşlarsa, o zamana nispeten yüksek terakki etmişler. Buna şahit, Avrupa’nın en büyük üstadı Endülüs devlet-i İslâmiyesidir.
(Mektubat, 26. Mektub, s. 313)
Vahşî Batı, İspanya’daki Müslümanlara bakarak medenîleşmeye başladı
Endülüs, İber Yarımadasının bugünkü Güney İspanya bölgesinde Müslümanların yaklaşık 800 yıl müddetle (711–1492) hakimiyet kurdukları geniş bir coğrafyanın adıdır.
Kuzey Afrika’daki Berberiler başta olmak üzere, birçok kabile ve hanedanın gelip yerleştiği İber Yarımadasında, en büyük güç ve tesir sahasına Endülüs Emevileri sahip olmuşlardır. Özellikle, Şam merkezli Emevi Saltanatının yıkılmasından (Milâdî 750) sonraki dönem itibariyle…
Endülüs Müslümanlarının hem kendi toplumlarına, hem de Avrupa halkına birçok sahada büyük hizmetleri olmuş, faydaları dokunmuştur:
Temizlikte,
mimaride,
mühendislikte,
tıpta,
matematikte,
cebirde,
astronomide,
geometride,
fikir ve felsefede,
fen ve san’atta,
fizik ve kimya ilminde,
şehir plânlamasında,
hasılı ilim ve medeniyetin hemen her sahasında—Üstad Bediüzzaman’ın tâbiriyle—Avrupa’nın üstadı olmuşlardır.
Basiretli edip ve şair Ziya Paşa ise, bir beytinde Avrupa’yı gafletten uyandıran Endülüs medeniyetinden şu şekilde söz eder:Ger Endülüs olmasa ziyâdâr;
Kim Avrupa’yı ederdi bidâr?
(Bidâr, uyandırmak demektir.)İşte, sahasında çığır açarak her biri birer ilim ve fikir öncüsü olmuş Endülüslü Müslüman meşhurlardan bir kaç isim…
Câbir bin Eflah: 1200’lü yıllarda yaşadığı tahmin ediliyor. Özellikle Trigonometri sahasında öncü bir şahsiyet olup, bu ilim temel prensiplerini ortaya koymak için koca bir ömür harcadı. Avrupa’da “Al–Gabar” diye bilinir.
İbn Firnas: Milâdî 888’de vefat ettiği rivayet ediliyor. Edip ve şairliğinin yanı sıra, ayrıca gökbilimci olarak da bilinir. Bir cihaza kumaş geçirmek sûretiyle kuşlar gibi havalanarak uçtuğu kaydediliyor.
El İdrisî: 1099’da Cebelitarık Boğazının Fas kıyısından doğmuş olmakla birlikte, kendini Endülüs okullarında yetiştirdi. Uzun süre Fransa ve Sicilya’da ikamet etti. Bilhassa harita ve coğrafya sahasında eşine ender rastlanır bilgi ve birikimlerin sahibi oldu.
El Kurtubî: Endülüs’ün yetiştirdiği dâhi âlimlerden biri olup, 1200’lü yıllarda yaşamış. Birçok esere imza atmakla birlikte, onun en kuvvetli yönü müfessirliğinde görünür. Yazdığı Kur’ân tefsirleri, medreselerde asırlarca okundu.
İbn Bacce: 1138′ vefat ettiği biliniyor. Akılcı (rasyonalist) bir filozof olup, Farâbî’nin izinde gitmiştir. Felsefe dışında tıp, astronomi, matematik ve musıkî ile de alâkadar olmuştur.
Ebu Mervan İbn Zühr: 1091–1161 yıllarında Endülüs’te (İspanya) İşbiliye (Sevilla) şehrinde yaşadı. Bilhassa tıp sahasında İslâm bilginlerinin büyüklerindendir. Batı dünyasında “Avenzoar” diye tanınır.
Muhyiddin İbn Arabî: İspanya’da (Endülüs) doğdu, 1165–1245 yıllarında yaşadı. Zahirî ve batınî ilim sahasında zirve bir şahsiyettir. Fütûhat–ı Mekkiyye ve Fusûsu’l–Hikem gibi asırlardır okunan nice şâheserlerin sahibidir.
İbn Rüşd: 1126 Kurtuba (Endülüs) doğumlu olup, Arap asıllı bir ilim, fen ve felsefe dâhisidir. Ayrıca, fıkıh, matematik ve tıp sahasında Avrupa’ya hakkıyla üstadlık edecek nice eserlere imza attı. 1198’de Fas’ta vefat etti.
Ayrıca, çeşitli ilim dallarında şöhret bulmuş diğer bazı şahsiyetler de var. Bunlardan bazılarının isimleri şöyle:
El–Bitrüci,
İbn Hazm,
İbn Fâris,
Zerkali,
Selâm bin Abdullah Bahilî,
İbn–i Cübeyr,
İbn Tufeyl.
İbni Meserre…
Bu arada büyük tarihçi, sosyolog ve siyaset âlimi Tunus’lu İnb Haldun‘un da, ilim ve hizmet hayatının yarıdan fazlasının Endülüs’te geçtiğini unutmamak gerekir.
Sekiz asırlık serüven başlıyor
Müslümanların İspanya mâcerası Milâdî 711 senesinde başladı. Bu tarihte İslâm dünyasının merkezi Şam’da olup, hilâfet ile saltanat Emeviler’in elindeydi. Şam merkezli Emevilerin saltanatı 661’de başladı, 750’de sona erdi. Saltanat sırası, 750’den itibaren Abbasilere geçti.
Emeviler zamanında, Kuzey Afrika’nın fethi tamamlanmış, bu coğrafyada yaşayan Berberî kavimlerin çoğu Müslüman olmuştu.
Müslümanlarla komşu olan İber Yarımadasındaki Fransa, İspanya ve Portekiz hükümetleri, bu gelişmeden tedirgin olmaya başladı. En şiddetli rahatsızlığı duyanların başında ise, o tarihlerde İspanya’ya hükmeden ve Germen bir kavim olan Vizigotlar geliyordu.
Başkenti Toledo olan Vizigot Kralığı ile Kuzey Afrika’daki Müslüman topluluklar arasındaki gerilim giderek tırmanmaya ve yer yer sıcak çatışmalar yaşanmaya başladı. Her biri ayrı bir kıt’ada yer almakla beraber, aralarında, bugün adına Cebelitarık Boğazı denen dar bir deniz koridoru vardı.
Merkezi Şam’da bulunan Emevi Devleti, Miladî 700 senesinin başlarında Kuzey Afrika’nın tamamına hakim olmuş durumdaydı. Buranın idaresi ise, Afrika’daki valisi Musa bin Nusayr’a verilmişti.
Vali Musa, Berberî asıllı bir kumandan olan Tarık bin Ziyad’ı 711 senesinde İspanya’daki Vizigotların üzerine gönderdi.(Devamı haftaya)Elif-Yeniasya
26.06.20093 Temmuz 2009: 13:08 #749474Anonim
Endülüs’te yüksek İslâm medeniyeti (2)
Bediüzzaman diyor ki:
“Ne vakit ehl–i İslâm dine ciddî sahip olmuşlarsa, o zamana nispeten yüksek terakkî etmişler. Buna
şahit, Avrupa’nın en büyük üstadı Endülüs devlet-i İslâmiyesidir.”
(Mektubat, 26. Mektub, s. 313)Bediüzzaman Said Nursî’nin yukarıdaki sözünden hareketle, geçen hafta işlediğimiz Endülüs’teki İslâm medeniyeti ile alâkalı mevzua kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Tarık, “geri adım atmayan” demektir. Tarık bin Ziyad, cesur, fetih ruhlu ve itikadı harikulâde sûrette kuvvetli bir kahramandı. Savaş esnasında ric’at, yani geri dönme ihtimalini ortadan kaldırmak için, ordusuyla İspanya sâhillerine çıktıktan sonra donanmayı bütünüyle yaktırdı.
Geriye, ölümün dışında tek yol kalmış oluyordu: Fetih. Fetih gerçeğine bu derece odaklanmış bir kumandanı ve onun askerini durdurmak, onlara karşı koymak, neredeyse imkânsızdı. Tarık bin Ziyad’ın emri altındaki Müslüman askerlerin sayısı 12 bin kadardı. Vizigot kuvvetlerinin yekûnu ise, bu sayı ile kıyaslanmayacak kadar fazlaydı.
Ne var ki, yaşanan hemen her savaşta İslâm ordusu galip geldi. Aynı sene içinde Vizigot Krallığı parçalanarak dağıldı. İber Yarımadasının çoğu, kısa sürede Müslümanların eline geçti. İspanya’dan peşpeşe gelen fetih haberleri, Vali Musa’yı da harekete geçirdi. O da, 712 yılı Haziran’ında 10 bin kişilik bir orduyla İspanya’ya geçti.
Değişik kollardan fetih çabasını sürdüren Müslümanlar, Vizigotların başkenti Toledo ile birlikte belli başlı şehirlerin de çoğunu fethederek, burada bir İslâm hâkimiyetini tesis ettiler. Endülüs’te 756 senesine kadar devam eden bu devreye, “Valiler devri” denilmektedir. Valiler, Şam hükümeti tarafından atanmaktaydı.
Endülüs Emevi Medeniyeti
750 senesinde, Emevi saltanatını deviren Abbasiler Bağdat’ta hâkimiyetlerini ilân ettiler. Abbasilerden kaçıp kurtulan Emevi hanedanından Abdurrahman bin Muaviye, Endülüs’e gitti ve kendisini burada “Emevi emiri” olarak ilân etti. İspanya’daki Kurtuba (Córdoba) şehrini de başkent yapan Abdurrahman, 756 senesinde bağımsız Endülüs Emevi Devletini kurmayı başardı. İşte, Endülüs tarihinin en parlak devresi de, böylelikle başlamış oldu. Öyle ki, Kurtuba şehri—Bağdat ve Kahire’den sonra—kısa sürede dünyanın en gözde ilim ve medeniyet merkezi haline geldi.Bir yandan ilim ve irfan, bir yandan sosyal dayanışma ve bir yandan da imar ve inşa faaliyetleri bütün hızıyla devam edip gidiyordu: Okullar, camiler, hanlar, hamamlar, saraylar, çarşılar, vesâire…Bu tarihlerde Ortaçağ karanlığı içinde debelenen Avrupa ise, henüz hamam ve tuvalet kültüründen dahi mahrum bulunuyordu. Hatta, kralların saraylarında bile tuvalet-banyo gibi temizlik medeniyeti henüz yoktu.
Sosyal yardımlaşma faaliyetinde ise, göz kamaştıran emsalsiz bir tablo sergileniyordu. Endülüs’te, öyle zamanlar oldu ki, neredeyse zekât ve sadaka verilecek kimseler bulunamıyordu. Avrupalılar, tıp, astronomi, matematik, mimarlık gibi müsbet fenler, madencilik, dokuma, seramik, dericilik gibi san’atlar ile temizlik ve şehircilikteki medeniyet dersini de büyük ölçüde Endülüs Müslümanlarından öğrendi. Sosyal yardımlaşma konusunda ise, sınıfta kaldı. Zira, Avrupa bu konuda son derece bencildi. Bu arada, Endülüs’teki Kurtuba Camii (178×125 metre), Tarife, Gormaz, Vacar kaleleri, Medinetüzzehra Sarayı ile Elhamra Camii ve Sarayının da, dünyanın sayılı eserleri arasında yer aldığını hatırlatmış olalım.
Emeviler, İspanya’da yaklaşık üç yüz sene saltanat kurduktan sonra, giderek zayıflamaya ve idareten sönmeye başladılar. 1030 yılından sonra, kendi aralarında sürtüşmeler yaşandı. Aralarına Avrupalılar girdi. Bu sayede ihtilâflar daha da derinleşti. Endülüs Emevi Saltanatı yıkıldıktan sonra, aynı coğrafyada Beylikler Devresi (Tavaif–i Mülûk) başladı. Ardından Murabıtlar ve Muvahitlerin hâkimiyet devreleri geldi. Son olarak Beni Ahmerlerin (Kızıloğulları) kurduğu Gırnata Sultanlığı devresi yaşandı. İhtilâfların kurbanı olan Endülüs Müslümanları, 1492’den sonra iktidarlarını kaybettiler ve tamamiyle Avrupalıların hâkimiyeti altına girmeye başladılar.
Bu tarihlerde “Cem Sultan gailesi” ile başı dertte olan Osmanlı Devleti de gidip onlara yardımda bulunamayınca, hepten perişan olup dağılmaya başladılar.
Osmanlı’ya bir-iki eleştiri
Bazı tarihçiler tarafından, Endülüs Müslümanlarına sahip çıkmadığı için, o dönem Osmanlı hükümetleri eleştirilmektedir. Bunda bir haklılık payı var mıdır, yok mudur bilemiyoruz. Düz mantıkla gidildiğinde, Osmanlı Padişahı Sultan II. Bayezid’in harekete geçmesi ve İspanya’daki Müslümanların yardımına koşması gerektiği hükmüne varmak mümkün.Ne var ki, tarihî vak’aları düz mantıkla değerlendirmek doğru olmaz. O zamanın şartlarını bilmek, ilmen, fikren ve hayalen o zamana giderek ve adeta o zamanda yaşayarak, ancak sıhhatli bir değerlendirme yapılabilir.
Osmanlı’ya bir başka eleştiri ise, Endülüs Müslümanlarına sahip çıkamayan aynı Osmanlı hükümeti, yine aynı dönemde İspanya’dan kovulan ve yersiz-yurtsuz kaldığı için sığınma talebinde bulunan Yahudilerin bu talebini kabul etmiş ve onların gelip Selanik’e yerleşmelerine müsaade etmiş.
Bu noktada yorum yapmamakla beraber, Osmanlı’ya asıl büyük darbeyi vuran, onların saltanatını yıkan ve hatta onları bu vatandan sınırdışı ettirenlerin, aynen bu Yahudilerin torunları olduğunu, bir tarihî hakikat olarak ifade edebiliriz.
03.07.2009
Elif-Yeniasya -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.