• Bu konu 19 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
6 yazı görüntüleniyor - 16 ile 21 arası (toplam 21)
  • Yazar
    Yazılar
  • #781248
    Anonim

      14. Nişanlılık bozulunca…

      Evlilikte de nasip ve kısmet cephesini asla unutmayalım. Çünkü, her şey Allah’ın dilemesiyle olur.
      Zira, yegâne Mürid ve sonsuz kudret sahibi O’dur. Biz ise, sonsuz derecede âciziz.
      Mikroskopla on binlerce defa büyütülüp ancak görülebilen bir mikrop bizi yerden yere seriyor.
      Yediğimiz yemekten bile haberimiz yoktur. Lokmaları atıştırıp, gerisine karışmıyoruz.
      Her şey yerli yerinde hareket ettiğine göre; birisinin dilemesi ve kudretiyle olduğu apaçıktır.

      Öyle ise, her işimizin Allah’ın dilemesine bağlı olduğunu bilip “İnşallah” demelidir. Kur’ân da bunu emrediyor:

      “Hiçbir şey hakkında ‘Yarın bunu muhakkak yapacağım’ deme. Ancak, ‘İnşaallah’ deyip Allah’ın dilemesi şartına bağlarsan müstesnadır. Unuttuğun zaman da yine, Rabbini an ve ‘Umulur ki Rabbim beni bundan daha hayırlı ve doğru yola eriştirir’ de.” 1

      ***

      Adamın birisinin dindar bir hanımı varmış. Her meselede “İnşaallah” dermiş. Başkasının da söylemesini istermiş. Çünkü, “İnşaallah!” demek farz. Kocası ise buna fenâ halde sinirleniyormuş.

      Bir gün hanımına, “Ben tarlaya gidiyorum, iki saat sonra geleceğim!” demiş. Hanımı:

      “‘İnşaallah’ de, bey!” demiş.

      “Ne İnşaallah diyeyim. Hava gün güneşlik, gider gelirim!”

      Gitmiş. Az sonra hava kararmaya, müthiş bir rüzgâr esmeye ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlamış. Kendisini kulübeye zor atmış. Sicim gibi yağmur akşama kadar devam etmiş.

      Geç vakitler eve dönen adam, “Güm, güm, güm!” diye kapıyı çalmış. İçeriden hanımı seslenmiş:

      “Kim o?”

      “Aç hanım aç, inşaallah ben geldim, inşaallah ben geldim!”

      ***

      “Nişanlılık, nihâî bir anlaşma değildir” demiştik.
      Şu halde, adaylar biribirini tanıdıktan sonra, ister duygusal, ister başka haklı gerekçelerle evlenemeyecekleri kanaatine varırlarsa, başta taraflar olmak üzere herkes bu karara saygı duymalı.

      Yapay, sun’î girişimler ve gerekçelerle nişanlılığı devam ettirmenin vahim sonuçlar doğuracağı unutulmamalıdır.
      Hem şunu düşünmeli:

      Nişanlılık devresinde ciddî problemler, bakış açıları, yaklaşım tarzları ortaya çıkmışsa; evlilikte bunu katlarcası sökün edecektir. Zira, o zaman “nikâh bağının” verdiği güçle, çok daha ağır beklenti ve davranışlara girilebilir.

      Burada nişan bozulunca, bu meseleyi de İslâm hukukuna göre halletmeli.
      Hâkim, İslâm olmalı.
      Zira, insanlar nefsi, indi, hissi, duygusal yaklaşır, adalet edemez.
      Acaba, nişan bozulunca nasıl yaklaşılmalıdır? Nasıl bir tavır, ahlâk, huy sergilemelidir?

      * Tarafların birbirini incitmesine gerek yok.

      * Evlilik, bir nasip ve kısmet işidir. Bunun için atalarımız, düğünü tamamlanmış, atına binmiş gelin adayı kız için, “Ya kısmet!” derlermiş.

      * Hiç şüphesiz, bu meselelerde kaderin de bir tesiri vardır.

      Birbirine verilen hediyeler ne olacaktır?

      * Erkeğin, mehre dahil olarak sözlü veya nişanlısına vermiş olduğu şeyler, isterse kullanma ile değişmiş olsun, mevcut ise aynen, değilse bedeli geri alınabilir ve iâde edilmeli.

      * Erkeğin vefatı hâlinde iâdeler vârislerine intikal eder. Yâni, bu durumda da hediyeler geriye verilmeli. Erkeğin varisleri onları alır.

      * Kızın vefatı halinde iâdeler, terekesinden alınır.

      * Kızın sözlü veya nişanlısına verilen hediyeler, bağış hükmüne girerler.

      * Bir kimse, evlenmek istediği kadına nişan nâmına bir miktar eşya verip de, sonra nikâhtan vazgeçerse ve eşya mevcut ise geri alabilir. Kadın da bunlara karşılık olarak gönderdiği şeyleri mevcutsa geri alabilir.

      * Adaylardan birinin diğerine hediye olarak verdiği şey, yok olsa veya kullanılmış ise veyahut hediye alınan tarafın mülkünden çıksa, artık hediye eden tarafın geri almaya hakkı kalmaz.

      Dipnot:

      1- Kur’ân, Kehf, 23-24.

      #781437
      Anonim

        15. Nişanlılıkta dinî nikâhtan sakının !

        Bazı aileler, nişanlıların daha sık görüşebilmeleri ve haram işlemelerini önlemeye yönelik, güya “imam nikâhı” tedbirini alıyor. Oysa, resmî bir bağlayıcılığı olmayan bu nikâhtan sonra, fecî sonuçlar doğabilir.

        Terazilerin bozulduğu, ölçülerin yitirildiği, nefsi arzu ve isteklerin, olumsuz duygu ve hasletlerin tamamen başıboş kaldığı, ahlâksızlık bombardımanının yaşandığı bu zeminde, nişanlılık münâsebetleri de ince bir çizgiyi takip ister.

        İki şahit huzurunda (şahitler bunu ilân edecek, kamuya mal edecek mahiyette olmalı) tarafların kabul-icap şartlarını yerine getirdikleri nikâh, meşrû nikâhtır.
        Bunun dinisi, imamlısı, imamsızı olmaz.

        Nişanlılık devresinde, yalnızca “dini nikâh, imam nikâhı” son derece sosyal, hukukî birçok mahzurlar taşır.
        İmam nikâhının / dinî nikâhın devam etmesinin sebebi şudur:

        Cumhuriyet öncesinde, nikâhı belediye memurları yerine, resmen imamlar kıyardı. Dolayısıyla onun bir kaydı-kuyudu vardı ve hukukî işlemler, muâmeleler onun üzerine binâ edilirdi. Bugün, imam veya dinî nikâhın resmî ve hukukî hiçbir bağlayıcılığı yoktur.

        Hatta, belediye memurunun kıydığı nikâh, imamın kıydığı ve adına “dinî nikâh” denen akitten çok daha güçlü ve makbuldür.

        Peygamberimiz (asm)

        “Bu evlenmeyi duyurun! Evlenme işlerini mescidlerde yapın! Üzerine de defler çalın! Çünkü, helâl ile haramı ayıran şey, onu duyurmaktır” 1 buyurmuştur.

        Evlenmek isteyen kişiler, teferruâtlı bir araştırma yaptıktan, küfüvünü, yâni dengini bulduktan, sözleştikten veya nişanlandıktan sonra, artık birbirini, âile ferdlerini iyice tanırlar.

        Nişanlılık ile de aralarında bir akrabalık bağı kuracaklarına dair bir kısım bağlayıcı ve resmî olmayan muamelelerde bulunurlar.
        Böylece, hem evlenecek olanlar, hem de onların âile efradı, tanışarak sosyal yapılarını daha iyi tanıma fırsatı yakalarlar.

        Nikâh, bir arada yaşamayı, bazı mükellefiyetleri yerine getirmeyi ve cimâyı, yani cinsi münâsebeti meşrû kılan ve şer’î ölçüler dahilinde yapılan bir akit, antlaşmadır.
        Diğer bir ifadeyle evlenmek, yuva kurmak, bir arada yaşamak ve neslin devamı için yapılan sözleşmedir.

        Sakın, sakın!
        Nişanlılık döneminde “dinî veya imam nikâhı” yapmayınız, yaptırmayınız.
        Zira, yaptırılırsa, artık dinen, örfen ve ahlâken karı-kocadırlar. Mahremiyet sınırları kalkmıştır…

        Ve bir zaman sonra, taraflardan birisi veya her ikisi, evlenmemeye karar verirlerse; mahremiyet sınırlarının ortadan kalkmasından dolayı doğan sonuçlar, hukuken nasıl çözülecektir?
        Resmî nikâh olmadığından nasıl sonuçlar doğuracaktır?

        Sakın, sakın!
        Resmen evli olanlar bile birçok problemle cedelleşip, haksızlıklara maruz kalırken, nişanlıların nikâhlanması intihardan farksızdır!

        Veya aileler şu dayatmalarda bulunacaktır:
        Madem karı-koca münasebetleri gibi ‘vahim sonuçlar’ ortaya çıktı; öyle ise evlenmelidirler! Peki, bu evliliğin ileride taraflara getireceği vahim sonuçları hesap edebilmek mümkün mü?

        Bu arada, vefat, tedâvisi imkânsız bir hastalık da arız olabilir.
        Bunlar zamanla ortaya çıkan hususlardır. Nikâh kıyarak, hem nişanlılık devresini, hem evlenecek olanları zor durumlara sokmanın anlamı yok!

        Dipnot:

        1- Aişe (ra) Rezîn.

        #781438
        Anonim

          16. Dönüşü olmayan yol hazırlıkları

          Nişanlılık devresinde de bütün araştırmaları yaptınız. Başta anne-babanız ve itimat ettiğiniz evli dostlarınızla da istişare ettiniz. Nişanlınızı, ailesini, çevresini tanıdınız. Ve kalbinize karşılık bir kalp bulduğunuza emin oldunuz. Evlenme kararınızı kesin olarak verdiniz. Ve bu sizin son kararınızdır.

          Eğer yazılı anlaşmayı yapmadıysanız, geç kalmış sayılmazsınız. Karşılıklı beklentilerinizi, düşüncelerinizi, hedeflerinizi yazın ve altına imzayı atın.

          Bir hatırlatma: Mutlu olmak için değil, mutluluğu paylaşmak için evleniyorsunuz.
          Mutluluk, evlenir evlenmez hazır bulunan bir olgu değil. Onun hammaddesi sizin istidatlarınıza konmuş. Onu işlemek ve ortaya koymak sizin maharetinize bırakılmış.

          Ayrıca evlilik, bütün problemlerin yok olduğu, toz pembe bir hayat değildir.
          İnsan olan yerde problem var. Önemli olan bu problemleri kime göre ve nasıl çözeceğinizdir.
          Artık, “bence”lerin devri bitmiş, “bizce” başlamıştır. Meselelerinizi birlikte halledeceksiniz.

          Problemleri, nikâh ve düğün hazırlıklarına başladığınızdan itibaren çözmeye başlayabilirsiniz.

          Birinci problem, düğünden önceki alış veriş. Mutlaka hileye kaçan veya işlerinde hile yapanlar çıkacak. Özellikle hilebazların mebzul olduğu günümüzde… Duygusallığın ve heyecanın önplanda olduğu bu hazırlık devresinde aldanmanız mümkündür ve sizi aldatmak kolaydır. Alacağınız ürünün fiyatı yüksek fiyat çekilebilir. Veya ucuza alayım, derken kalitesini kaybetmiş bir malı alabilirsiniz.
          Unutmayın: Alış veriş de bir san’attır. Bu mevzuda mâhir olmayabilirsiniz. Zira, işiniz bu değil! Bir şeyi daha hatırdan çıkarmamalısınız: Esnaf bile, yıllardır bu işi yaptığı halde, o bile malı alırken aldanabilir! Siz haydi haydi aldanırsınız. O zaman ne yapmalısınız? Bir bilene danışın ve onunla birlikte çıkın…

          Dikkat edin: Bazı kampanyalar, indirim ayaklarına, çeşitli tuzaklarla dolu…
          “İndirim!” değil, adeta “bindirim!”
          Ev eşyalarından düğün salonuna, verilecek diğer hizmetlere kadar tuzak.

          Meselâ, düğün salonu kiralayacaksınız. Öncelikle mekân işletmecisinin imkânlarını öğrenin. Size ne hizmetler verip vermeyeceklerini tesbit edin. İsteklerinizi sıralayın. Fiyat listesi alın ve diğer yerlerdeki fiyatlarla karşılaştırma yapın. Ve mutlaka, nişan, düğün yapan ailelerle görüşün. Ardından isteklerinizi mutlaka yazılı hâle getirin, sözleşmeye dökün. Aksi halde, size verilen sözlerin bir çoğu yerine getirilmeyebilir.
          Sözleşmek, yazmak ve şahit tutmak Kur’ân’ın emri, Peygamberimizin (asm) hararetle tavsiyesidir. “Söz uçar, yazı kalır” denmiştir…

          Hazırlık safhasında her şeyden de mühim mesele şu: Evinizi eşya mezarlığına çevirmeyin! Japonlar son derece sade, basit, yalın, mütevazi yaşayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar, Japonlara göre ruhen tekâmül edememiş, hayatın mânâsını anlayamamış, zavallı kimselerdir. Böyleleriyle; ‘Evini mezat salonuna çevirmiş zavallı’ diye eğlenirler.

          #781439
          Anonim

            17. Çeyizin en hayırlısı

            Çeyiz, bir bakıma hayata hazırlık malzemelerini toplamaktır. Yani, evlilik ve aile hayatının malzemelerini.
            Çeyiz işine nereden başlayacaksınız?
            Önce şu soruyu kendinize sorun:

            Bu hususta kimi örnek almalıyız?

            Hz. Peygamber (asm), kızı Fatıma (ra) ile Hz. Ali’nin (ra) evliliklerini, aile yapılarını bir prototip olarak Müslümanlara örnek olarak sundu.
            O (asm), kızını evlendirmekle ondan kopmadı. Daima onları gözetledi, yardımcı oldu.
            Yine her sabah onları namaza kaldırdı.
            Bir yola veya sefere çıkacağı zaman en son Hz. Fatıma (ra) ile vedalaşırdı. Dönüşte de hanımlarından önce ona uğrardı.

            Evet, Hz. Peygamber (asm) bu yeni yuvaya çok önem veriyor; İslâm ümmetinin geleceğini bu yuvanın etkileyeceğini bilerek onları yönlendiriyor, eğitiyordu.
            Hz. Ali (ra) ve Hz. Fâtıma (ra) arasında işbölümünü bizzat kendisi yapmıştı.

            Babasından ayrılıp Hz. Peygamber (asm) mescidine bitişik, zemini toprak eve yerleşirken çeyiz ve ev eşyası olarak şunları götürmüştü:
            Üç adet minder, bir halı. bir yastık, iki eldeğirmeni, bir su tulumu, bir su testisi, meşinden bir su bardağı, bir elek, bir havlu, bir koç postu, eski bir kilim, hurma yaprağından örülmüş bir sedir, iki elbise, uzunlamasına örttüklerinde ayakları enlemesine örttüklerinde başlarını açıkta bırakan bir küçük yorgan.

            Çeyizlere her türlü eşyayı koyuyoruz.Kitap neden yok?
            Oysa çeyiz sandıklarının yarısı kitaplardan oluşmalı. Hayat kitapla başlar!

            Sonra şunu kesinlikle uygulayın:
            Önce kendiniz kitap okuyun.
            Okuma alışkanlığınız yoksa bile, kitabı açın, bakın ve kapatın. Zira, gözleriniz fotokopi makinesi gibi, sayfalardakileri zihninize, beyninize yerleştirecektir.
            Ardından da çocuklarınıza, kızlarınıza kitap okumalarını tavsiye edin. Bunu fiilen yapın. Ki, en etkili bir metot budur.

            Hediyeleşmelerinizi kitaba çevirin.
            Alacağınız bir kilo pasta, baklava ağzımızı tatlandırıp bir iki dakika içinde bitiyor. Ama, kitap öyle mi? Ömür boyu bizi tatlandırır, zevklendirir.

            Gençler; evlenmeyi düşünüyorsunuz; ne yapacaksınız?
            Önce iki açıdan şanslı olduğunuzu düşünün:

            Bir: Eskiden bu konular pek konuşulmaz, biraz da ayıp sayılırdı. Bazıları da başkalarına sormaya cesaret edemezdi.

            İki: Eskiden doğru dürüst istifade edilecek kitaplar, eserler yoktu. Var idiyse de herkes ulaşamıyordu.

            Şimdi, kitaplar, dergiler, bazı tv programları oldukça faydalı bilgiler ihtivâ etmekte, aydınlatıcı tavsiyeler yapmaktadır.

            Bence yemek yemeyi, uyumayı, bir meslek öğrenmeyi öğrendiğimiz; bunların eğitimini aldığımız gibi; evlenmenin de eğitimini almalıyız.
            Çünkü, hayatımızın en önemli kararlarından biridir. Üstelik bu, sadece dünya huzûr ve mutluluğumuzu değil, ebedî hayatımızı da ilgilendirmektedir.

            Öyle ise, çeyiz sandığımıza kitap koymalı.

            Tuhaf değil mi? Basit işler öğrenmek için zamanımızı, mesaimizi, paramızı harcıyoruz da; hayatımızın en önemli dönüm noktası, en mühim meselesi için pek kafa yormuyoruz. Gençlerin de kafa yormalarına zemin hazırlamıyoruz!

            ***

            Hz. Ali (ra), Fatımatü’z-Zehrâ’yı nikâh edeceği zaman, satılması için zırhını pazara gönderdi. Zırhın parası ile düğün masrafı yapacaktı. Hz. Osman (ra) pazardan geçerken, Hz. Ali’nin zırhını tanıdı. Dellâlı çağırdı:

            “Bu zırhın sahibi buna ne kadar istiyor, gel parasını vereyim” buyurdu.

            Evine gittiler. Zırhı dellâldan alıp parasını verdi. Sonra bu zırhı yanında dört yüz dirhem daha ilâve ederek Hz. Ali’ye (ra) gönderdi.

            “Bu zırh, İslâma hizmet edecek senden başkasına lâyık değildir. Bu dört yüz dirhemi de düğününe harca ve bizi mazur gör” buyurdu.

            #781440
            Anonim

              18. Kader, kısmet ve evlilik

              Kız gelin olmuş, ata binmiş, “Ya kısmet!” denmiş.
              Gerçekten de öyle değil mi?
              Taraflar görüşmüş, konuşmuş, araştırmış, evlenmeye karar vermiş, bütün hazırlıkları tamamlamış, ama bir vesileyle sonuç olumsuz çıkabiliyor!
              Dolayısıyla yanlış anlaşılan meselelerden birisi de “evliliğin kaderle” ilgisidir.

              Evlenme çağına gelen kimi gençler ve aileleri, “Allah kimi yazdıysa o olur!” diyor ve ciddî girişimlerde bulunmuyor.
              Veya, “Bunca araştırmama ve titiz davranmama rağmen, istediğimle evlenemedim, kısmetime başkası çıktı!” diyerek kadere itiraz oklarını yöneltiyor.

              Burada dikkate alınmayan husus, evliliğin de büyük çapta “hür irade” çerçevesinde olmasıdır.
              Evet, her şey yazılmıştır. Ama, bu yazmak, emir ve cebir tarzında değildir. “Olmuş, olacak her şeyin levh-i mahfuzda yazılması” demek olan kader, Allah’ın “ilim sıfatı”na bağlıdır, yoksa irade sıfatına değil…
              Yani bilmek ve yazmak, yaptırımı gerektirmiyor.
              Diğer bir ifadeyle, Allah hangi eşi seçeceğimizi bilip yazdığından dolayı seçmiyoruz; Allah onu seçeceğimizi bildiği için yazıyor!
              Onun için, “Kader, ilim nev’îndendir. Yani nasıl olacaksa, öyle bilinmesidir. Yoksa malûm, ilme tabi değildir” denmiştir. Yani, bilmek ve önceden yazmak, “yapma”yı gerektirmez.

              Meselâ astronomi âlimleri, seneler önce, güneş ve ay tutulmasını bilip dakikası dakikasına yazarlar. Ve gerçekten de, aynı saatlerde tutulurlar! 100 bin astronomi uzmanı bir araya gelse, “Filan zamanda ay ve güneş tutulacak!” diye yazsa, elbette onlar yazdı diye ay veya güneş tutulmaz!
              Güneş ve ay, ilim adamları bilip yazdı diye tutulmuyor, bunların tutulacağını bildikleri için ilim adamları yazıyor! Güneşin tutulacağının önceden bilinmesi “ilim”dir, tutulması ise “malûm”dur.

              Aynen öyle de, Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle, kiminle evleneceğimizi bilir ve yazar. O yazdığı için evlenmiyoruz, kiminle evleneceğimizi bildiği için yazıyor.

              Evlilik de hür irademiz dahilinde olduğundan Peygamberimiz (asm),
              “Nutfeleriniz (spermleriniz) için dikkat ediniz, onu nereye koyduğunuza dikkat ediniz.” 1
              “Kadınlarla dört haslet için evlenilir. Malı, asaleti, güzelliği ve dini için. Sen dindar olanı tercih et ki, mutlu olasın.” 2
              “Kadınların en hayırlılarıyla evlenmeye bakın” 3 diyerek eş seçiminde dikkatli olmayı, derinlemesine araştırmayı tavsiye etmiştir.

              “Kader ve evlilik” mevzuunda dikkate almamız gereken diğer bir nokta da şudur: Yukarıdaki hüküm geneldir. Ama herşeyde olduğu gibi, bu hususta da istisnalar vardır.

              Rahim, Âdil ve Hakim-i Mutlak olan Allah, bilemediğimiz pek çok hikmete binâen, sevdiği ve razı olduğu kullarının birbirleriyle evlenmelerine bir sebep yaratır.

              Meselenin diğer boyutu da şudur:
              İmtihan için yaratıldığımıza, “Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir imtihandır” 4 buyurulduğuna göre, dindar veya geçimsiz, huysuz bir eşle de imtihan edilebiliriz.

              Gayet tabiî ki, öğrencinin, bir işe girmek isteyenin, “Bana niçin böyle sorular soruyorsunuz?” deme hakkı olmadığı gibi; bizim de kısmetimize itiraz hakkımız yoktur. Vazifemiz, bizi yaratıp, kendine kul ve muhatap kabul eden; sayısız dahili ve harici nimetler veren Rabbimize teşekkür etmektir.
              Ayrıca, bizim vazifemiz; imtihan gereği, elimizden gelen çalışma, araştırma, incelemeyi yapmak; takdir-i İlâhiyeye karışmamaktır.
              Zira, biz, kişi ve olaylara anlık hazır zaman kareleri ile dar açıdan bakarız. Arkalarındaki hikmetleri ve güzellikleri göremeyebiliriz.
              Bunun için Kur’ân’da, “Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır” 5 diye beyan edilir.

              Dipnotlar:

              1- Keşfü’l-Hafa, 1: 302.; Camiü’s-Sağir, 3:237.
              2- İbn-i Mace, Nikâh, 6.
              3- Age, 48.
              4- Kur’ân, Tegabün, 15.
              5- Kur’ân, Bakara, 216.

              #781441
              Anonim

                19. Rahmet Evi

                İçlerinde oturduğumuz, ailemizle beraber yaşadığımız evlerin, biz müslümanlar için birer rahmet evi olması gerekmektedir.
                Eskiden beri söylenen “Yuvayı dişi kuş yapar!” ifadesi, müslümanlar için de doğru sayılabilecek bir ifadedir.
                Müslüman erkekler, yuvanın yapılması, şekle ve şemale sokulması, düzenlenmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması hususunda, kadınlar için sadece bir yardımcı durumundadırlar.
                Müslüman ailelerin yaşadıkları ve ömürlerinin büyük bir kısmını geçirdikleri evler, genel olarak kadınların idaresine, kadınların insiyatifine bırakılmıştır. Dolayısıyla evlerimizin birer rahmet evi durumuna gelmesi ve getirilmesi, öncelikle kadınlarımızın önemsemesi ve dikkate alması gereken bir husustur.

                “Kendi insiyatiflerinde olan evleri”, birer rahmet evi durumuna getirmekle mükellef olan kadınlarımız, belki de bakışlannı sağa sola çevirerek, “Nasıl bir ev, nasıl bir rahmet evi” diyeceklerdir.

                Bu kadınlarımıza örnek bir ev göstermek için, Efendimiz (s.a.v.)’in hanımları olan annelerimizin yaşadığı küçücük odaları gösterip “İşte tamı tamına böyle!” demiyeceğiz. Muhtelif hadis-i şeriflerde geniş evlerin de tavsiye edildiğini dikkate alarak evlerin şeklinden ziyade, özellikleri ve keyfiyeti üzerinde duracağız.
                Çünkü önemli olan, müslümanların yaşadıklan evlerin küçüklüğü veya büyüklüğü değil, bu evlerin keyfiyeti ve yüklendikleri misyondur.
                Dolayısıyla “Evlerimizin keyfiyeti ve yükleneceği misyon ne olmalıdır?” sorusunu sormaları gereken ve bu soruyu soran tüm kadınlarımıza, Kabe-i Muazzama’dan örnek vermek istiyoruz.

                İşte Kabe-i Muazzama…
                İşte Beytullah…
                İşte Allah ‘ın evi!..

                Lütfen bakışlarınızı Ka’beye çevirin, bakın Ka’beye, bakın bu kutlu beyte!..
                Ve okuyun ve anlamaya çalışın ve anlayın Ka’benin misyonunu!.
                Ka’benin kutlu misyonu ne ise, bu kutlu misyonu kendi evlerinizde de gerçekleştirmeye çalışın.
                Çünkü Kabe-i Muazzama hem İslam’ın mescidlerine ve hem de müslümanların evlerine önemli mesajlar vermektedir.

                Şeklen ve şemalen kendisine benzemeseler de, müslümanların yaşadığı bütün evlere bazı misyonlar vermekte ve bu misyonlar konusunda örnek olmaktadır.
                Zamandan ve mekandan münezzeh olan Allah (c.c), kendi Zatı’na temsilen nisbet edilen evin nasıl olmasını dilemiş ve bu kutlu beyte hangi misyonu yüklemiş ise, yaşadıkları evlere şeytan aleyhillaneyi değil, Allah (c.c.)’ı konuk etmek isteyen kadınlarımızın da bu misyonu dikkate almaları ve Beytullah’ın bazı misyonlarını, kendi evlerinde de gerçekleştirmeleri gerekir.

                İşte kendi evlerimizde de gerçekleştirebileceğimiz bu kutlu misyonlardan bazıları şunlardır.

                1- Temiz, Tertemiz Bir Ev

                Kabe-i muazzama’nın şekli veya zahiri diyebileceğimiz ilk görünür özelliği temizliği ve müslümanlar tarafından temiz tutulmasıdır.

                “Hani evi (Ka’beyi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kıldık. İbrahim ‘in makamını namaz yeri edinin, İbrahim ve İsmail’e de, Evimi tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin diye ahid verdik.”

                “Hani biz İbrahim’e Ev’in (Ka’be’nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (söyle emretmiştik) Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sucuda varanlar için evimi tertemiz tut.”

                Müslümanların yaşadıkları evlerin de bu temizlik vasfına sahip olması, özellikle kadınlarımız tarafından temiz, tertemiz bir ev durumuna getirilmesi gerekmektedir.

                2- Güven Ve Huzur Duyulacak Bir Mekan

                Müslümanların insiyatif indeki Kabe-i Muazzama, müslümanlar için nasıl ki güven ve huzur duyulan bir yer ise, müslümanların yaşadıkları evler’de, müslümanlar için bir huzur ve güven mekanı olmalıdır.
                Nitekim aşağıdaki ayet-i kerime’de, müslümanların yaşadıkları evlerle ilgili olarak bu vasıf zikredilmektedir.

                “Allah, size evlerinizden (içinde) güvenlik ve huzur bulacağınız yerler aldı.”

                Müslümanların yaşadıkları evlerin, genel bir düzlemde huzur ve güvenlik mekanı olabilmesi, hiç şüphesiz ki bu evlerin bulunduğu beldelerle ve bu beldelerdeki hakim otoritelerle de ilgili bir meseledir.

                Nitekim Hz. İbrahim (a.s.) duasında “Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah’a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıldandır diyerek”, Kabe’nin güvenliği ile Kabe’nin bulunduğu şehrin güvenliğini birlikte ele alması, meselenin toplumsal boyutuna da işaret etmektedir.
                Netice olarak bu toplumsal boyutu dikkate almakla ve meselenin bu boyutunda mücadele etmekle beraber, evlerimiz üzerindeki şu an ki tasarruflarımız ile, evlerimizi sınırlı bir çerçevede de olsa birer huzur ve güvenlik mekanı durumuna getirebilmeliyiz.

                Herhangi bir evin, o evde yaşayan insanlara huzur vermesi, evde yaşayan insanların birbirlerine olan davranışlarıyla ilgili olduğu gibi, evin sadeliği ve temizliği ile de ilgili bir hadisedir.
                Geçmiş tarihimizdeki birçok müslüman aile, bir göz odada rahat ve huzur içersinde ömürlerini geçirmelerine karşılık, üç oda bir salon gibi geniş evlerde yaşayan günümüzdeki birçok aile, geçmiş ailelerin yaşadıklan rahat ve huzurdan oldukça uzaktırlar.
                Çünkü günümüzdeki cahili ihtiyaç ve tüketim kültürünün etkisinde kalarak oturmak için koltuk takımına, yemek için yemek odası takımına, yatmak için yatak odası takımına sahip olmayı birer farz telakki eden ve bütün bunlarla beraber evlerini gereksiz birçok eşya ile dolduran bu kimseler, kendilerini bu gibi eşyaların esiri durumuna getirmişlerdir.

                Mekke dönemindeki müşrik kadınlar, evlerinin en mümtaz köşesini ağaç oyma putlarla dolduruyorlar ve hergün saygı ile bu putların tozlarını siliyorlardı!
                Peki, evlerinin en güzel ve en geniş olan odasını koltuk takımı, vitrin, yemek takımı gibi şeylerle doldurularak ev hal*kının kullanımına kapatan ve faydalarından çok zararları olan bu eşyaları hergün büyük bir Özenle, silen günümüzdeki bazı kadınlar, evlerinin bir bölümünü puthane yapan ve buradaki ağaç oyma putların hergün tozunu alan cahiliye dönemi kadınlarına hiç benzemiyor mu?

                Bir ev için zaruri olan ihtiyaçlara elbetteki bir şey demiyoruz. Buzdolabı, fırın, çamaşır makinası gibi eşyalar, güç nisbetince alınabilecek olan eşyalardır. Fakat kullanımdan ziyade teşhir için alınan eşyalara ne demeli?
                Niye alınıyor bunlar ve neden teşhir ediliyor ki?
                Hayırlarda yarışmakla mükellef olan müslüman hanımlarımız, hayırları bırakıp, bu gibi fuzuli eşyalara sahip olmak için mi birbirleriyle yarışacaklar?
                Kocalarını hayırlara davet edecekleri yerde, “Fatma hanımlar kristal vazo almış. Biz ne zaman alacağız!.” diyerek dırdır mı edecekler?
                Günümüzdeki böylesi Fatma hanımları bırakıp, Hz. Fatıma validemizi örnek almaları gerekmez mi?
                Hem kristal vazo da ne olacak?
                Evin içini kristal bardak, kristal vazo gibi eşyalarla doldurmak, evin içini musibetlerle doldurmak değil midir?
                Bu gibi eşyaların kırılmaması, zarara uğramaması için evlerinin içinde rahat hareket edemeyen, çocuklarını bu konularda ikaz etmekten, İslami meselelerde ikaz etmeye fırsat bulamayan bu şaşkınlara mı özeneceğiz?
                “Şuraya dokunma, buna elleme, oraya girme!” buyruklarının hükümferman olduğu evler, değil bizlerin, dünyaya en iyimser gözle bakan çocuklarımızın bile huzur duyacağı evler değildir.
                Oysa bizler, evlerimizde rahat etmek, huzur ve güven duymak isteyen müslümanlarız.
                Müslümanlara huzur ve güven verecek olan evler ise ev halkının tutumlarıyla birlikte sadeliği ve temizliği esas alan evlerdir.

                3- Birer İbadet Yeri

                Kabe’nin ve Kabe’yi örnek alan müslüman evlerinin temizliğine önem veren İlahi vahiy, bunun öncelikli gerekçesini şöyle beyan etmektedir.

                “Hani Biz İbrahim’e Ev’in (Ka’be’nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyte emretmiştik) Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sucuda varanlar için evimi tertemiz tut.”

                Müslümanların evleri, müslümanlar için Allah’a ibadet etmeleri gereken ve Allah’a ibadet ettikleri temiz, tertemiz mekanlardır.
                Özellikle küfri kanunların yürürlükte olduğu cahili toplumlarda, müslümanların içinde yaşadıkları evler, bu müslümanlar için bir mescid, bir ibadet mekanıdır.
                Nitekim Hz. Musa (a.s.)’a yapacakları evlerle ilgili beyan edilen İlahi buyrukta, müslümanların evlerine bu misyon yüklenmektedir.

                “Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettikle Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri de müjdele.”

                Müslümanlann insiyatifindeki Kabe, müslümanlar için açık bir örnek olurken, müşriklerin insiyatifindeki Kabe’de müşriklerin yaptıkları ise birer ibret niteliğindedir.
                Kur’an-ı Kerim, müşriklerin ve kafirlerin Kabe-i Muazzama önündeki bu cahili durumlarını şu şekilde beyan ediyor.

                “Onların, Beyt(-i Şerif) önündeki duaları, ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başkası değildir. Artık küfretmekte olduklarınız dolayısıyla tadın azabı.”

                Kabe-i Muazzama ile ilgili olarak bu iki ayrı durumu dikkate aldıktan sonra, müslümanların hangi durumdan sakınıp, hangi durumu örnek alacakları bellidir.

                Bu açık örneklere rağmen Allah’a kulluk edilmesi gereken evlerini, alkışlarla, ıslıklarla şarkı söylenen, göbek atılan, birer pavyon, birer gece kulübü durumuna getiren kimseler ile yukarıdaki ayet-i kerimede zikredilen müşrikler arasında ne yazık ki önemli bir fark yoktur.

                Efendimiz {s.a.v.)’e nisbet edilen bir zaman gelecek insanlar mü’min olarak geceleyip, kafir olarak sabahlayacaklar buyruğunu uzun zaman anlayamamıştık.
                Kendi kendimize “Müslüman bir ailenin fertleri, birbirlerini küfre, birbirlerini şirke davet ermeyeceklerine göre bu nasıl olacak, insanlar uykularında mı, rüyalarındamı kafir olacaklar?” diye düşünmüştük!.
                Ve anlayamamış, anlayamamıştık bu Nebevi buyruğun hikmetini!.
                Ancak, yabancıların girmemesi için evlerine kapı yaptırmalarına rağmen televizyon vasıtasıyla binlerce yabancıyı evlerinin baş köşesine oturtan, küfrün ve fuhşiyatın yüzlerce örneğini sergileyen iğrenç filmlere gözlerini ve gönüllerini açan ve yukarıda belirttiğimiz gibi evlerini bir pavyon, bir gece kulübü durumuna getiren kimseleri gördüğümüz zaman, önceleri anlıyamadığımız hadisi şerifin manası açılı verdi gözlerimizin önüne!.

                Sık sık Euzübillahimineşeytaniracim diyerek şeytandan ve şeytan aleyhillanenin renksiz ve görüntüsüz vesvesesinden Allah’a sığınan bu şaşkınlar, baş köşeye koydukları televizyonlar ve seyrettikleri küfri programlar ile şeytan ve dostlannın renkli ve görüntülü vesvesesine gözlerini, kulaklarını açıyorlardı!.
                Bu gibi şaşkın müslümanların yaşadığı böylesi evler, ne yazık ki apaçık birer küfür mekanı durumuna gelmişti. Nitekim böylesi evlerde geçirilecek geceler, müslümanların imanını tehlikeye sokacak, müslümanlan küfre götürebilecek gecelerdi!.
                Oysa şeytan ve dostlarından Allah’a sığınması gereken müslümanların yaşadıkları evler, birer küfür değil, birer hidayet mekanı olmahdır.
                Nitekim aşağıdaki ayet-i kerime, Kabe-i Muazzama’nın bu vasfını şöyle zikretmektedir.

                “Gerçek su ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke) de, o, kutlu ve bütün insanlar (alemler) için hidayet olan Ka’be)dir.”

                Bir hidayet istikameti, bir hidayet, kıblesi olan Kabe-i Şerifi örnek almak, evlerimize aynı rahmetli istikameti vermemizle ve bu rahmetli istikameti yaşamamızla mümkündür.

                5- Kıyam Yeri

                Kabe-i Muazzama’nın misyonuyla ilgili olarak yukarıda zikrettiğimiz bir ayet-i kerimede şöyle buyuruluyordu.

                “Hani Biz İbrahim’e Ev’in (Ka’be’nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik) Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sucuda varanlar için evimi tertemiz tut.”

                Bu ayet-i kerimedeki kıyamı, sadece Allah’ın huzurunda kıyama durmak şeklinde anlamamamız gerekir. Nitekim böylesi bir kısır anlayışa sahip olanlar, Allah’ın huzurunda kıyama durarak namazlarını kılmakta fakat sokağa çıktıkları zaman karşılaştıkları birçok münker karşısında boyunları bükük bir tavır sergilemektedirler.
                Oysa müslümanların kıyamı, bütün bir yaşantılarını kuşatan bir kıyamdır.

                Allah’ın huzurunda kulluk onuru ve kulluk izzetiyle kıyama durdukları gibi, bütün münkerler karşısında da aynı onur ve izzetle kıyama kalkmaları, kıyama durmaları gerekmektedir. Çünkü tüm müslümanlar, toplumsal içeriği olan böylesi bir kıyam ile de mükelleftirler.
                Nitekim Kabe-i Muazzama’nın müslümanlar için en önemli vasıflarından birisi de, dünya müslümanlar için bir kıyam, şeytan ve dostlarına karşı bir ayaklanma yeri oluşudur.

                “Allah, Beyt-i Haram (olan) Ka’beyi insanlar için bir ayaklanma (hyam evi) kıldı; Haram ay’ı, kurbanı ve boyunlardaki gerdanlıkları da. Bu, Allah’ın göklerde ve yerde ne varsa tümünü bildiğini ve Allah’ın gerçekten her şeyi bilen olduğunu sizin bilmeniz içindir.”

                Kabe-i Muazzama’nın bu misyonu, hiç şüphesiz ki evlerimize taşımamız gereken çok önemli misyonlardan birisidir.
                Kıyam etmekle mükellef olan müslümanların, bu kıyama öncelikle evlerinden başlamaları ve öncelikle evlerinden kıyam etmeleri gerekmektedir.

                Cahiliye toplumlarında yaşayan müslümanlar için, bu müslümanların yaşadıkları evler birer kıyam merkezi durumundadır.
                Genel kıyamın kalkış merkezi Kabe-i Muazzama olduğu gibi, ferdi kıyamın kalkış merkezi de, bu müslümanların yaşadıkları ve İslam’a göre şekillendirdikleri, İslami vasıflarla bezendirdikleri evleri olacaktır.

                Evet, müslümanların yaşadıkları evlerin misyonuyla ilgili olarak Kabe-i Muazzama’dan kısaca beş örnek verdik.

                Şimdi düşünün, düşünün ey bacılar!.
                Oturduğunuz, yemek yediğiniz, yattığınız, kalktığınız evlerinizde, Kabe-i Muazzama ile ilgili olarak sadece beş tanesini zikrettiğimiz bu misyonlan gerçekleştirdiğiniz zaman, evleriniz birer rahmet evi olmayacak mı? Ve sizler, rahmet evinin, rahmet dolu sakinleri olmayacak mısınız?
                Lütfen cevap veriniz!.
                Herkesin duyacağı, herkesin anlayacağı açıklıkta bir cevap veriniz.
                İstenmeyecek veya istemediğiniz bir şey mi bu?

                ( Mehmed Alagaş – Kadının Onuru )

              6 yazı görüntüleniyor - 16 ile 21 arası (toplam 21)
              • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.