• Bu konu 1 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
  • Yazar
    Yazılar
  • #649538
    Anonim

      Ezvâc-ı Tahirât “Temiz Eşler” anlamında olup Rasulullah
      Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in eşlerine işaret eden bir terimdir. Hz.
      Rasulullah
      Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in toplam 12 hanımı olmuştur. İlk eşi Hz.
      Hatıce , son eşi ise 49 yaşında iken evlendiği Hz. Aişe’dir.

      Hz. Hatıce

      Rasulullah
      Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in ilk eşidir. Rasulullah Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in risaletini kabul eden Müslüman insanların (ve tabii müslüman kadınların) ilki olmak
      şerefine mazhar olmuştur.Hatıcetü’l Kübra olarak anılmıştır.

      Hz. Hatice
      Hz.Muhammed ile evlendiğinde 40 yaşındaydı.Babasının adı
      Hüveylid, annesininki Fatıma’dır.

      Hz. Hatice’nin Amcası
      Varaka Bin Nevfel’dir. Varaka Bin Nevfel Hz.Muhammed’e bütün dinler
      tarihini öğretmiş, Kabbala, Tevrat,
      ve İncil’i ona anlatmıştır. Hz. Muhammed’in soyu baba tarafından Kusay, anne tarafından Lüey sülâlesiyle birleşmektedir. İslam öncesi devrinde lâkabı Tâhireydi.

      Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak milâdi 555
      olabileceği tahmin edilmektedir. Kureyş kabilesindendir. Daha önce iki kez evlenmiş ve ikinci kocasının ölümünden sonra kendi adına ticaret yapacak bir adam görevlendirmeyi
      âdet edinmişti.

      Şam’a
      gönderdiği kervanların birine başkan olarak güvendiği Hz. Muhammed’i tayin etmiştir. Normalde bir Kureyşliye ödenen miktarın iki katını vermiştir. Hz. Hatice bir gün
      rüyasında gökteki ayın hanesine girdigini ve daha sonra koynuna girdigini görmüş, rüyasını kuzeni varakayla paylaşmış ve kuzeni gelecek olan son peygamberin eşi olacağını müjdelemiştir. Kervanın dönüşünde Hz. Muhammed’in yanında bulunan Hz.
      Hatice’ye ait köle, Hz. Muhammed’in iki tarafında iki melek gördügünü söylemiş Hz. Hatice de bu olaydan önce gördüğü rüyayı hatırlamış, Hz. Muhammed’in gelecek olan son peygamber olduğunu anlayıp evlenme teklif etmiştir. Hz. Muhammed’in bu teklifi kabul etmesiyle beraber evlenmişlerdir. Mehir olarak 20 dişi deve Hatice’ye verilmiştir.

      Hz. Hatice’nin, Hz. Muhammed’den iki oğul ve dört kız olmak üzere 6
      çocuğu olmuştur. Fakat, oğulların ikisi de küçük yaşlarında iken vefat etmiştir. Hz.
      Hatice Hz. Muhammed’e hem eş, iyi bir arkadaş, hem de danışman olmuştur.

      619
      yılında vefat ettiğinde yaklaşık 65 yaşındaydı. Hz.Hatice vefat edene dek Hz.Muhammed’in ilk ve yaşadığı sürece tek eşi olmuştur. Rasulullah, ilk zevceleri Hatıcetü’l Kübra hayatta iken başka bir kadınla evlenmemiştir.

      Hazret-i Aişe

      Hz.Ebubekir
      (r.a.)’ın kızıdır. 612 yılında Mekke’de doğdu. Annesi Ümmü Ruman binti
      Amir Ibn Umeyr’dir. Çok küçük yaşta müslüman olmuştur. Künyesi Ümm-i Abdullah dır. Rasulullah ona “Hümeyra” lakabını vermiş; “Dininizin yarısını bu Hümeyra’dan alınız” buyurmuşlardır.

      Nikahı

      Rasulullah, ilk zevceleri Hatıcetü’l Kübra’nın
      vefatından sonra bir müddet daha evlenmedi. Osman İbn Maz’un hanımı Hz. Hule binti Hakim,
      Rasulullah’a gelerek evlenme
      konusunu dile getirdi. Rasulullah “kiminle evleneyim?” diye sorduğu zaman, Hule:
      -Kız da vardır dul kadın da vardır, hangisini istersiniz? Dul kadın
      Sude bint-i Zema, kız ise Ebubekir’in kızı Aişe. Emrederseniz ben gidip
      bir ağız yoklayayım.

      Hule Zatı Risaletpenahilerinin gönlünün isteğini öğrendikten
      sonra Hz.Ebubekir’in evine geldi ve meseleyi kendisine anlattı. O zaman Hz.Ebubekir (r.a.) Rasulullah ile din kardeşi olarak sözleşmişti.
      Cahiliye devrinde söz kardeşlerinin çocukları arasında nikah caiz
      değildi. Bu yüzden Hz.Hule’nin sözüne Hz.Ebubekir (r.a.) hayretle: -Rasulullah benim söz kardeşimdir, bu nasıl olur? der. Hule meseleyi Rasulullah’a aktardığında Allah Resulü buyururlar:
      -Ebu Bekir benim din kardeşimdir, bu şekilde kardeşler arasında nikah
      caizdir.

      Nikahını Hz.Aişe anlatıyor:
      “Ben nikah olacağım zaman çocuklarla oynuyordum. Annem benim evden
      dışarı çıkmama bir şey demezdi. o zamana kadar benim nikahdan haberim
      yokdu.”

      Hz.Aişe’nin Rasulullah’a nikahlanması 620 yılında oldu. Nikahın
      kıyılmasından iki yıl geçtikten sonra zifaf olmuştur.

      Hicret ve Rasulullah’ın
      Evine Gidişleri

      Rasulullah Medineyi Münevvereye
      vardıktan sonra Zeyd İbni Harise ve kölesi Ebu Rafi’i ile aile efradını
      getirtmek için görevlendirdi. Bunlara iki deve ve ihtiyaçlarını tedarik
      etmek için 500 dirhemde para verdiler. Bir hayli sıkıntıdan sonra
      Hz.Aişe (r.a.) annesi ve kızkardeşleriyle birlikte Medine’ye vardı ve
      Benu Haris mahallesinde kendi akrabalarının ve yakınlarının yanına
      yerleşti.

      Medine havası muhacirlere yaramamış, bir çoğu hastalanmıştı. Hz.Ebubekir
      (r.a.) de ağır hastalanmış ve ona Hz.Aişe bakmıştı. İyileşmesinin ardından Aişe rahatsızlanmış ve yatağa düşmüş, hastalığının şiddetinden saçlarının tamamı dökülmüştü. Bir müddet sonra bu hastalıklar atlatılmıştı. Hz.Ebubekir Rasulullah’a haber göndererek “Aişe’yi niçin eve almadığını” sorar. Rasulullah “Mehriyeyi ödemek için paraları olmadığını” bildirirler. Bunun üzerine
      Hz.Ebubekir ödünç olarak 500 dirhem ona verir. Zatı Saadetleri de bu parayı Hz.Aişe’ye gönderir.

      Bu şekilde Hz.Aişe (r.a.) koca evine gitme hazırlığı başlar. 623 yılında Şevval ayında Rasulullah’ın evine gelir.

      Hz.Aişe, Medine’de Peygamberimizin muharebelerine katıldı ve diğer sahabe hanımları gibi harpte yaralıların tedavisiyle bizzat uğraştı. Uhud gazasında sırtında su ve yiyecek taşıyıp yardım için Peygamber Efendimizin herp yanında kalmıştı. Hatta, peygamberimizin Uhud’da müşrüiklerin taşlarıyla yaralanan mübarek yüzlerine, hasır yakıp, külünü basarak kanlarının durmasını sağlamıştı. Hz.Aişe bir ara Uhud’da kılıçla cepheye gitmek istemişse de, Rasulullah buna müsaade etmemiştir.

      #730011
      Anonim

        [SIZE=+1]İftira[/SIZE][SIZE=+1][/SIZE]
        [SIZE=+1][/SIZE][SIZE=+1][/SIZE][SIZE=+1][/SIZE]

        Hz. Aişe (r.a) anlatıyor:

        Rasulullah (s.a.v) sefere çıkmak istediği zaman, kadınları arasında kura çeker, hangisinin ismi çıkarsa onunla giderdi. Benî Mustalik gazasından önce yaptığı gazada da aramızda kura çekti, benim ismim çıktı, bundan dolayı Rasulullah ile beraber çıktım ve bu, hicab (örtünme) âyetinin indirilmesinden sonra idi. Onun için bir hevdece (deve üzerine konulan kapalı taşıyıcıya) konuldum, dönüşte
        Rasulullah Medine’ye yaklaşınca bir yerde konakladı, sonra da yola çıkmaya nida ettirdi. Yola çıkmaya seslendikleri sırada ben kalktım ve yürüyüp ordugahı geçtim, tuvalete gittim, yerime dönerken göğsümü yokladım, ne göreyim Zafâr boncuklarından bir dizim vardı, kopmuş düşmüş, bunun üzerine döndüm, kaybolan dizimi aradım, bunu aramak beni alıkoydu.

        Benim yol nakliyemi yapmakta olan grup varmışlar, hevdeci yüklenmişler ve beni içinde zannetmişler. Çünkü hafif idim, henüz küçük yaşta bir taze idim; beni hevdecte sanmışlar, deveyi çekmişler gitmişler. Döndüğüm zaman orada kimseyi bulamadım, bundan dolayı belki beni aramak için dönerler dedim, oturdum. Derken uyumuşum, Safvân b. Muattal ordunun arkasına kalır, insanların eşyalarını araştırır, bir şey kalmış ise kaybolmaması için diğer konak yerine götürürdü, beni görünce tanımış “Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz” (Bakara, 2/156) demesiyle uyandım, hemen feracemle yüzümü örttüm, devesinden indi, ben bininceye kadar çekildi, bindim. Sonra deveyi çekti, yürüdü, öğle sıcağında orduya yetiştik; inmişler, bağrışıyorlardı. İndikleri zaman beni bulamadıklarından insanlar çalkalanmış, o sırada imiş ben üzerlerine varıverdim, artık herkes beni konuşmuş. Beni lakırdıya almış, helak olan helak olmuş.

        Rasulullah Medine’ye ayak bastı ve bana bir ağrı, sızı meydana geldi. Fakat rahatsız olduğum zamanlar Peygamber (s.a.v) den tanıyageldiğim alaka ve lütfu bu defa görmedim, ancak yanıma giriyor, “nasıl o?” diyordu. Bu beni işkillendirdi, henüz söylenen sözlerden haberim yoktu, nihayet nekahet dönemine geldim. Bir gece Mıstah’ın annesi ile hacetimiz için dışarı çıktım, işimiz biter bitmez yine Mıstah’ın annesi ile odama doğru döndük. Derken Mıstah’ın annesi mırtı, yani yün çarşafı içinde sürçtü dedi. Ben buna itiraz ettim. “Bedir’de
        bulunmuş bir zata sövüyor musun?” dedim, “Haberin yok mu” dedi, “ne var”
        dedim. “Ben dedi, şehadet ederim ki, sen hakikaten “Habersiz mümin hanımlar” dansın . Sonra ifk’çilerin dediklerini anlattı. Derhal hastalık üstüne hastalığım arttı, hemen ağlayarak döndüm.

        Sonra Rasulullah girdi ve “nasıl o?” dedi. “Bana izin ver ,ana babamın yanına gideyim” dedim. İzin verdi, ben de anama babama gittim. Anneme: “Ey anne, dedim, insanlar neler söylüyorlar?” “Kızcağızım! dedi, kendini üzme, vallahi bir erkeğin yanında sevgili parlak bir kadın olsun ve ortakları bulunsun da aleyhinde çok laf etmesinler, pek azdır. Daha dedi, bu ana kadar söylenilen sana malum olmadı mı?” Ben ağlamaya başladım ve bütün gece sabahı ettim, yine ağlıyordum. Ağlarken babam yanıma geldi, anneme, “bu niye ağlıyor” dedi.
        “Bu ana kadar söylenilenden bilgisi yokmuş” dedi. Babam da ağladı. “sus kızım” dedi. O gün durdum, göz yaşım dinmiyordu, ana babama ağlamak

        ciğerimi parçalayacak gibi geliyordu. İkisi de yanımda oturmuş, ben ağlıyorken Rasulullah (s.a.v) üzerimize geliverdi, selam verdi, sonra oturdu. Hakkımda söylenilen söylenileliden beri yanımda oturmamıştı ve bir ay olmuş Allah Teâlâ ona benim bu işimle ilgili vahiy indirmemişti.

        Sonra dedi ki: “Ey Aişe! Hal önemli, senden bana şöyle şöyle söz yetişti, şimde sen bu durumdan temiz ve beri isen Allah,
        muhakkak seni aklayacak ve eğer bir günaha düştünse Allah’a istiğfar ile
        tevbe et. Çünkü kul tevbe edince Allah Teâlâ tevbeyi kabul eder.” Ne
        zaman ki Peygamber (s.a.v) konuşmasını bitirdi, göz yaşlarım boşandı,
        sonra babama “Tarafımdan Rasulullah’a cevap ver” dedim. “Vallahi ne
        diyeceğimi bilmiyorum.” dedi. Bunun üzerine anneme, dedim, “Tarafımdan
        Rasulullah’a cevap ver.” O da “Vallahi ne diyeyim, bilmiyorum, dedi. Ben
        henüz küçük yaşta bir taze idim, Kur’ân’dan çok okuyamazdım. Yani çok
        delil getirebilecek halde değildim. Dedim ki: “Vallahi ben anladım. Siz
        bunu işitmişsiniz, hatta gönüllerinizde yer etmiş, inanmışsınız. Şimdi
        ben size beriyim desem inanmayacaksınız ve eğer benim muhakkak tertemiz
        olduğumu Allah bilip dururken size kötü bir itirafta bulunsam hemen
        tasdik edeceksiniz .Vallahi benimle size başka bir mesel bulamıyorum,
        ancak Yusuf’un babası o salih kulun ki ismini zikretmemiştim dediği gibi
        “Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin anlattığınıza göre,
        yardımına sığınılacak ancak Allah’tır” (Yusuf, 12/18) dedim, sonra dönüp
        yatağıma yattım.

        O halde ben vallahi biliyordum ki, Allah Teâlâ muhakkak beni temize çıkarır. Fakat vallahi, hakkımda vahy-i metlüvu (Kur’ân âyet) indireceğini zannetmiyordum. Benim işim nefsime göre, Allah Teâlâ’nın öyle okunup tilâvet olunacak bir emir ile tekellüm buyuracağı dereceden çok hakir idi. Ve fakat umuyordum ki, Rasulullah uykuda bir rüya görür de Allah, beni onunla temize çıkarır. Allah bilir ya, Rasulullah yerinden kalkmamıştı, ehl-i beyit’ten kimse de dışarı çıkmamıştı. Allah Teâlâ, Peygamberine vahyi indiriverdi, ona vahyedilirken olagelen hal hemen geliverdi ki, kış günüde bile vahyin ağırlığından dolu danesi gibi ter dökülürdü. Bunun üzerine, bir örtü örtüldü ve başının altına bir yastık konuldu. Vallahi ben telaş etmedim, aldırmadım, çünkü beraatimi, suçsuzluğumu biliyordum. Fakat Rasulullah açılıncaya kadar, insanların dediklerine hak verecek bir vahiy gelivermek korkusundan, anamın babamın canları çıkacak zannettim.

        Ne zaman ki Rasulullah açıldı, gülüyordu, ilk söylediği kelime şu oldu: “Müjde ey Aişe! Rahat ol, vallahi Allah, seni kat’î olarak akladı” dedi. “Hamd, Allah’a; ne sana, ne de ashabına” dedim. Annem, dedi “Kalk ona!” Ben, “Vallahi ne ona kalkarım, ne de beraetimi indiren Allah’dan başkasına hamd ederim” dedim. Burada Allah Teâlâ den itibaren on âyet indirmişti. Bunun üzerine Ebu Bekir “Vallahi bundan sonra artık Mıstah’a infak etmem” dedi. Çünkü ona yakınlığı ve fakirliği sebebiyle nafaka veriyordu. Bu sebeple de Allah Teâlâ şu âyeti indirdi.
        “İçinizden faziletli olanlar (yakınlara…) vermemeye yemin etmesinler. Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız?” (Nur, 24/22) , Bunun üzerine Ebu Bekir de “Evet, vallahi, Allah’ın beni mağfiret etmesini severim” dedi Mıstah’a yine nafakası verilmeye devam edildi. Netice olarak özrüm nazil olunca Rasulullah kalktı minbere çıktı, bunları anlattı ve Kur’ân’ı okudu ve minberden indiği vakitte Abdullah b.Ubeyy’e, Mıstah’a, Hamne’ye ve Hassan’a had cezası vurdu.

        #730012
        Anonim

          Rasulullah’ın Vefatı



          Peygamberimiz (s.a.s) 632 senesinde hastalandı, bu hastalığı onüç
          gün sürdü. Bu sürenin beş günlük bölümünü diğer hanımlarının yanında
          sekiz günlük bölümünü ise Hz.Aişe validemizin evinde geçirdi. Haziran
          ayının beşinde pazartesi günü öğleden önce, mübarek başı, Hz.Aişe
          validemizin göğsüne yaslanmış olarak vefat etti. Rasulullah’ın
          vefatından sonra Ashab-ı Kiram, Hz.Aişe vaidemize “müminlerin annesi”
          adını vererek, ona büyük hürmet göstermişlerdir.



          Resul-i Ekrem (s.a.s) in Hz.Aişe’ye muhabbeti fazla idi.
          Rasulullah buyurdu:
          “Hak Teala ile benim aramda bulunan meselede -kadınlar arasında eşitliği
          gözetmek hususunda- imkanı olduğu nisbette dikkat edip adaletten
          ayrılmadım. Fakat Aişeye karşı sevgimin fazla olmasına mani olmak kudret
          ve imkanım dahilinde değildir. Hak Teala bunun için beni afv eylesin.



          Hz. Aişe’nin Son Kırk Yılı



          Rasulullah’ın vefatından sonra kırk yıla yakın bir müddet daha
          yaşamış ve pek çok hadis rivayet etmiştir. Hz. Âişe’nin bu son kırk
          yıllık hayatındaki en önemli olay; Cemel Vak’ası’dır. Hz. Osman’ın
          karışıklık çıkaran entrikacı asiler tarafından şehid edilmesinden sonra
          halîfe olan Hz. Ali, katilleri bulmak ve kısas yapmak hususunda günün
          şartları gereği olarak sabırla hareket etmeyi uygun bulmuştu. Bu yumuşak
          davranıştan yüz bulan asiler taşkınlıklarını artırarak fenalıklarına
          devam ettiler.



          Durum böyle endişe verici bir hâl alınca Ashâb-ı Kiram’ın
          büyüklerinden bir kısmı (Talha, Zübeyr…) Mekke’ye giderek o sırada hac
          için orada bulunan Hz. Âişe’yi ziyaret edip, olaylara el koymasını ve
          kendilerine yardımcı olmasını istediler. Hz. Âişe de; acele
          etmemelerini, sabırla bir köşeye çekilip Hz. Ali’ye yardımcı olmalarını
          tavsiye etti. Ashâb-ı Kirâm’ın büyükleri de Hz. Âişe’nin tavsiyesine
          uyarak, askerleriyle Irak ve Basra’ya gitmeyi uygun gördüler. Hz.
          Âişe’ye de: “Ortalık düzelinceye ve halifeye kavuşuncaya kadar bizimle
          beraber bulun, bize destek ol, çünkü sen müslümanların annesi ve
          Rasulullah’ın muhterem zevcesisin, herkes seni sayar dediler. Hz. Âişe
          de, müslümanların rahat etmesi ve Ashâb-ı Kirâm’ın korunması için
          onlarla birlikte Basra’ya hareket etti.



          Bu gidişi asiler, Hz. Ali’ye başka türlü anlattılar. Bu arada Hz.
          Ali’yi de zorlayarak Basra’ya gitmesini sağladılar. Hz. Ali de Basra’ya
          gelince Hz. Âişe’ye bir haberci yollayarak, olaylar ve yolculuğu
          hakkındaki düşüncelerini sordu. Hz. Âişe, fitneyi önlemek ve sulhu
          sağlamak için Basra’ya geldiğini; öncelikle katillerin yakalanmasını
          istediklerini halife Hz. Ali’ye bildirdi. Bu görüşü Hz. Ali de uygun
          bularak sevindi. Memnun olan her iki taraf üç gün sonra birleşmeyi
          kararlaştırdılar.



          Bu barış haberini ve memnunluğu işiten münafıklar birleşmeye
          engel olmak için, gece karanlık basınca, her iki tarafa da ayrı ayrı
          askerlerle saldırdılar. Taraflara da: “Bakın, karşınızdakiler sözünde
          durmadı” deyip bu gece baskını ile ortalığı karıştırdılar. Karanlıkta
          neye uğradıklarını bilemeyen müslümanlar harb etmeye başladılar. Her iki
          taraf da karşısındakini suçluyordu. İşte bu iki müslüman grup arasında
          meydana gelen çatışmaya Cemel vak’ası denir.



          Bu vak’ada Hz. Aişe’nin ictihadı Hz. Ali’nin ictihadına
          uymamıştı. Buna rağmen galib olan Hz. Ali, müminlere anneliği Kur’an-ı
          Kerim ayeti ile sabit olan Hz. Aişe’ye ikram ve izzette bulundu. “Ali’yi
          sevmek imandandır.” hadisini haber veren Hz. Âişe de Hz. Ali’yi çok
          severdi. Daha sonra Hz. Ali’nin şehâdetine üzüldü ve çok ağladı. Çünkü,
          sahâbiler birbirlerini çok severlerdi.



          Hayatının son devrelerini müctehid olarak bilhassa kadınlara
          mahsus hallere dair fıkhî hükümlerde fetvalar vererek geçirdi. 676
          yılında Medine-i Münevvere’de vefat etti. Cenazesini Ashâbtan Ebû
          Hureyre (r.a.) kıldırdı. Vasiyyeti üzerine Medine’de el-Bakî’
          kabristanına defnedildi.



          Hz. Aişe’nin
          Giyinişi:



          Kırmızı gömlek ve siyah örtü giymekle beraber, turuncu elbiseyi
          tercih ederdi. Ehrama girerken altın yüzük taktığı sarı elbise giymiş
          olduğu görünmüştür. Arada sırada ipek de giyerdi. Çok kanaatkar olduğu
          için yalnız bir çift ayakkabısı vardı, bunu temizler temizler giyerdi.

          Bir fistanı vardı, kıymet itibarı ile 5 dirhem ederdi, fakat bu fistan
          zamanında o kadar kıymetli idi ki gelinler, düğünlerinde gelir bunu
          emanet alırlardı.
          Elbise hususunda çok titiz idi, bir ara yeğeni Hafza ince bir başörtü
          ile yanına gelmişti. Hz.Aişe onun baş örtüsünü tutup buyurdu:
          “Sen bilmiyormusun Cenab-ı Hak Sure-i Nur da ne buyurmuştur?” Sonra
          kendisine kalın bir başörtüsü verdi.


          Hz. Aişe’nin İlmi ve İçtihadları



          Hz. Aişe’den baş diğer hatunları da Rasulullah’ın
          ağızlarından bire çok söz duymuşlarsa da, hiç biri bu sözlerin
          ruhuna Hz.Aişe gibi nüfuz edememişlerdir.



          Hz.Aişe körü körüne taklide muhalifdi.


          Kadınlar camiye gidebilir mi?


          Rasulullah kadınların camiye gelip de, camide namaz kılmalarına
          müsaade etmiş olduklarından. Hz.Aişe bu işin daimi olarak caiz olduğuna
          karar vermiştir. Fakat Hz.Aişe kadınların dönem içinde camiye
          gitmelerinin mahzurlu olabileceğini işaret ederek “Rasulullah bu hususu
          hissetmiş olsalardı, her halde o zaman kadınların camiye gitmelerini
          men ederdi. Nitekim İsrail oğullarının kadınları men edilmişlerdir”
          dedi.



          İslamda ibadetlere şirk karıştırmaktan men eylemede titiz idi.



          Kabenin örtüsü kullanılabilinir mi?



          Kabe’nin anahtarcı başısı olan Şeybe İbn-i Osman bir ara,
          Kabe’nin örtüsünü kaldırdıktan sonra pis ve kirli ellerle tutulmasın
          diye:”Toprağa gömelim” diyince. Hz.Aişe bunun Kabenin örtüsünün zamanla
          mukaddesleştirileceğini de göz önüne alarak, uygun görmedi ve buyurdu:
          “Kabe’nin örtüsünü istediğiniz gibi kullanırsınız, isterseniz satar,
          onun parasını da fakire fukaraya verirsiniz”



          İlim elde etmekle kalmamış, bir çok meselede de içtihad etmişti.



          Kaynaklar :
          1) Kadın Sahabiler, Mevlana
          Niyaz (Çeviri:Prof Ali Genceli)


          ***

          Rasulullah (sav)’ın Diğer Eşleri:
          Sevde; Hafsa; Zeyneb
          bint Huzeyfe; Ümmü Seleme; Zeyneb bint Cahş; Ümmü Habibe; Cüveyriye;
          Safiye; Meymune; Mariye isimlerini taşıyordu.

        3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.