- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
31 Mayıs 2009: 14:53 #654006
Anonim
Çağ açıp çağ kapayan İstanbul’un fethinin 556. yılı çeşitli faaliyetlerle kutlandı. Başta Büyükşehir Belediyesi olmak üzere çok sayıda sivil toplum kuruluşu, dernek ve vakıf bu tarihî hadiseyi gündeme taşıdı. Resmî kutlamaların yanı sıra, ‘özel kutlama’lar da İstanbulluların ilgisini çekti.
Tabiî ki İstanbul’un fethiyle ilgili başka tartışmalar da yapıldı. Bazı yazar ve çizerler, aradan bunca yıl geçtikten sonra hâlâ devam eden fetih kutlamalarına itiraz ediyor. Onların iddiasına göre, fetih kutlamalarını devam ettirmek, “Biz İstanbul’un asıl sahibi değiliz. Burayı yıllar önce zorla aldık” demek anlamına gelirmiş. Aynı iddianın sahipleri, “Yunanistan’da da ‘İstanbul’u yeniden geri almak’ için törenler yapılsa biz nasıl karşılarız?” diye de soruyorlar.
Fethin çeşitli yönleriyle tartışılmasına itiraz edecek değiliz. Ancak bu fethi sadece maddî gerekçelerle açıklamaya çalışmak insanı yanıltır. Milletimizin bu fethe gerektiği şekilde önem atfetmesi, hadisenin bir Peygamber (a.sm.) müjdesine dayanıyor olmasından kaynaklanıyor. Yoksa fethedilen sadece İstanbul değil ki! Başka iller ve bölgeler de fethedilmiştir, ama bu fetihler aynı ölçüde heyecan uyandırmamıştır.
İstanbul’un fethi; asırlar önce müjdelenmiş bir fetih olduğu için milletimiz nezdinde itibarlıdır, önemlidir ve bu sebeple de törenler dikkat çeker. Herkesin bildiği bu müjdeyi Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) “Konstantiniyye (İstanbul) muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır, onu fetheden asker ne güzel askerdir” demek suretiyle vermiştir. İşte (Fatih) Sultan Mehmed’i ve ondan önce İstanbul’u fethetmeye niyetlenenleri harekete geçiren de bu müjdedir. İstanbul’un fethini bu müjdeden ayrı olarak düşünmek doğru olmaz. Bu bakımdan, “Artık fetih kutlamaları yapılmasın” demek anlamını kaybediyor.
Fetihle ilgili çok güzel programların yapıldığını ifade ettik. Ancak bu güzelliklerin yanında bazı ‘fena’lıklar da yaşandı. Son günlerde yaşanan bazı ‘fena’lıklara itiraz ettiğimizi hatırlayanlar, “Bu fenalıklar da hep sizi mi buluyor” diyebilir. Fetih kutlamalarıyla ilgili ‘fena’lığa bir misal vermeye çalışayım ve kararı siz verin:
İstanbul Büyükşehir Belediyesi fethin 556. yılı münasebetiyle bir “Fetih Resepsiyonu ve Konseri” (29 Mayıs 2009, saat: 19.00) düzenlemişti. Cemal Reşit Rey Konser Salonu’ndaki toplantıya biraz da trafik yoğunluğu sebebiyle vaktinde ulaşamadık. Salona ulaştığımızda programın ‘resepsiyon’ ve ‘mehter konseri’ bölümü sona ermişti. Sahnede “Enbe Orkestrası”nın konseri devam ediyordu. Fethin 556. yılı kutlandığına göre ‘endişe’ye mahal yoktu! Ama sahneye baktığımızda Fatih Sultan Mehmed’in bir posterinin dahi olmadığını gördük. Elbette ki Fatih’in herhangi bir ‘poster’e ihtiyacı yok, ama fetih kutlaması yapılırken başka posterlerin o sahneye asılmasına ne gerek vardı?
Orkestranın ‘teknik’ yönüne ‘uzman’lar karar verir; ama ‘Kâtibim’ şarkısı ya da ‘Beraber yürüdük biz bu yollarda’nın fetihle irtibatını da kuramadım… Neyse ki ‘Ceddin Deden’i de seslendirdiler… “Bu çağda bu kafa” diye itiraz edenler olabilir, ama benim asıl itirazım orkestranın ‘solist’lerinin kılık kıyafetine oldu.
İfade etmek istediğimiz şey, böyle kıyafetlerle, programlarla fetihler değil, başka şeylerin kutlanması gerektiğidir.
Faruk ÇAKIR
31.05.2009
Yeniasya
31 Mayıs 2009: 15:04 #744915Anonim
Fatih, Rumeli Hisarı gibi, Bizans’ın boğazını sıkacak dev eseri, üçbuçuk ayda tamamladı. Başta kendisi olmak üzere bütün Vezirler sırtlarında taş taşıdı. Dürüstlükle, harcından çalınmadan yapılan eser, 550 senedir dimdik ayakta. 17 Ağustos’ta moloz yığını olan binaların mimar ve mühendisleri bundan ders almalıdır! Çeşitli yalanlarla suçladıkları fethin babası, din ayrımı gözetmeksizin Rum, Ermeni ve Yahudilere inanç ve icrai sanat hürriyetini tattıran insandır. 52 günlük bir muhasaradan sonra, Türk askerleri İstanbul surlarından, coşkun bir sel gibi akıyordu. Bizans halkı ise, ölüm korkusu ile Ayasofya’da toplanmışlar ve gaipten bir kurtarıcı bekliyorlardı. Zira yıllardır, Papazları onlara , “Türkler Ayasofya’ya kadar geldiklerinde, gökten bir melek inecek ve yanında getirdiği kılıcı, Bizanslı bir cengaverin eline verecek. Cengaver Türkleri bu kılıçla öldürecek” demişlerdi. Halk bu yalana kanmış ve savaşı bırakıp Ayasofya’da tir tir titreyerek, ağlaşarak “kurtarıcı meleği” bekliyorlardı. Fatih Sultan Mehmet, Ayasofya’ya gelip, bunlara “korkmayınız size hiç zarar verilmeyecektir. Herkes inanç ve ticaretinde serbesttir” deyince, Bizanslılar Fatih’in ellerine sarılıp, ayaklarına kapandılar…
Fatih bu insanlara, din büyüklerinin nerede olduğunu sordu… Onlar da Patrik Gennadios’un, bugünkü Zeyrek tarafında bir manastırda hapiste olduğunu bildirdi. Sultan emredip, Gennadios’u getirtti. Ve huzuruna çıkarılınca, “Bundan böyle Ortodoksların Patriki sensin. Bunların din işleriyle meşgul olacaksın” diyerek eline “Patriklik işareti” olan bir de “asa” verdi. Ona Vezirlere (bakan) eş bir makam ile, Hazineden yüksek maaş bağladı. Gennadios, birkaç papazın da Animas zindanlarında bulunduğunu arzetti. Bunun üzerine o papazlar da kurtarıldı. Sultan Mehmet, yeni gelen bu iki papaza sordu: “Neden zindana atıldınız?” Papazlar da “İmparator Kostantin bize Bizans’ın istikbali hakkında sorular sordu.
Biz “Bu ahlaksızlık ve adaletsizlik devam ederse, çok sürmez Türkler burayı alır” dedik. İmparator bizlere pek kızdı. Süresiz olarak zindana attırdı. Senelerdir hapisteyiz” dedi. Fatih, papazlara “Peki benim İstanbul’u aldığımı biliyorsunuz. Bu İstanbul Türklerin elinde ne kadar kalır?” diye sordu. Papazlar Fatih’e “Efendim sizin idare tarzınızı ve adaletinizi tanımıyoruz. Şimdi bir karar verirsek yanlış olur. Bize izin verin bir müddet insanlarınızı ve idarenizi, memleketi gezip görelim size arz ederiz” dediler. İzin verildi. Papazlar ülkeyi gezmeye çıktılar. Yolları Bursa’ya düştü. Orada bir mahkemeye vardılar. “Türklerin adalet dağıtımı nasıl?” diye merak ediyorlardı. Mahkeme kapalı idi. Kapıda bir köylü, hakimi bekliyordu. Hakim gelmedi. Böylece üç gün, köylü mahkemeye gelip eli boş döndü.
Dördüncü gün hakim (Kadı) gelmişti. Köylü davasını hakime anlattı: Komşum filan kimse, haksız yere öküzümü öldürdü. Ödemesini istiyorum deyince, hakim köylüye “Evladım benim hastam vardı. Üç gündür izinli idim. Bugün izinim bitti. Ancak sen üç gün önce öküzünün parasını almalıydın. Bu benim suçum. Öküzünün parasını benim ödemem lazım” diyerek köylünün parasını ödedi. Papazlar şaşırıp kaldılar. Yeter göreceğimizi gördük diyerek İstanbul’a geri döndüler. Fatih’e rapor verdiler: “Türkler, bugünkü gibi adil ve müşfik davranırsa, İstanbul kıyamete kadar elinizden çıkmaz. Adaleti bıraktığınızda, sizin de elinizden çıkar” dediler. Fatih vezirine dönüp “Lala, görüyorsun! Bu söz haklı. Ferman edelim ki hiçbir devlet adamı halka zulmetmeye!” dedi.
Bu yönünüde unutmayalım derim….. Selam ve dua ile…. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.