- Bu konu 4 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
15 Haziran 2009: 20:12 #654570
Anonim
Mektup 1
“Kalbin keşiflerini, akıl bürhan ile ibraz eder.”
Mesnevi-i Nuriye: (Şule)Aşağıdaki mektup,Risale-i Nur’la alakalı yapılacak çalışmalarda Bediüzzaman’ın önümüze koyduğu bir yol haritası değerindedir.
Kendisinin vazifesinden başka,yapılması gereken ve sonraya ait görev ve sorumluluklar için bir çerçeve vermektedir.
Burada birbirini tamamlayan iki mektuptan bahsedeceğiz aslında. İkisi de “Fihrist” çalışmaları ile ilgili Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu hizmet tarzı,çalışma metodolojisi hakkında. Fihristle alakalı iki aşama söz konusudur:
Biri “Ne yapılacak?”, ikincisi ise “Nasıl yapılacak?”
Birinci sorunun cevabı,ortaya çıkan çalışma konusu ile belirlenmiştir. Mevcut örnekler,gerek müellif gerekse talebelerinin kabul gören çalışmaları ile teyit edilmiştir.
İkinci sorunun cevabı ise, Kastamonu Lahikası’nda geçen şu mektupta izah edilmektedir:
“Fihristeyi, taksimül amal tarzında mütesanit heyetinizin şahs-ı manevisine tevdiiniz çok güzeldir. Tam ve daimi bir üstad buldunuz. O manevi üstad, bu aciz kardeşinizden çok yüksektir.Daha bana ihtiyaç bırakmıyor.”
Yukarıdaki paragraftan anladığımızı biraz açarsak;
1-İş belli olacak (Fihrist çalışması gibi),işin tanımı verilecek.Görevler ona göre çıkacak.2-Taksimül amal/işbölümü tarzında olacak. Aynı zamanda çalışma metodolojisidir.
3-Heyet/kurul/takım halinde çalışılacak,İş bölümünün gerektirdiği bir neticedir.
4-Kurulların temel özelliği tesanüd/dayanışma içinde mütesanit olmalarıdır.İhtiyaç duyulan alan/alanlara göre kabiliyetlerin ortaklığıdır.Mütenasiplik,işin mahiyetiyle uyum sağlayan ehliyet sahibi olmaktır.
5-Kendi içinde mütesanit heyet özelliği,şahs-ı manevi/kurumsallık adına bir fonksiyon üstlenmiş olacak. Çalışma grubunun şahs-ı manevisi olacak. Bunun tevdi ettiği bir görev ifası söz konusudur. Tevdi/emanet edilen hususlar, bir çalışma grubunun görev dağılımını,işbölümünü ve beraberinde işbirliğini(teşrik-i mesaiyi) sağlayan hususlardır.
6- Böylece, “Tam ve daimi bir Üstad” ihtiyacı karşılanmış oluyor. İstenen Üstad bulunmuş oluyor. “Tam “ olması, beraberliğin,ortak çalışma alanı içindeki işbölümünün her kabiliyetin/yeteneğin en iyi vasfını ortaya çıkarmasından kaynaklanan bir mükemmellik modelini teşkil etmesidir.
“Daimi” olması ise, sistemli olmanın verdiği sürdürülebilirlik,süreklilik halidir. “Cüzde olmayan külde vardır.Fertte olmayan cemaatte vardır.”kaidesince, kesinti/inkıta yada inkıraz halleri daha çok beşeri zaafların yada kişiye endeksli çalışmaların ve programların mukadder halidir. Bu yüzden mütesanit ruhların görev ve sorumluluk içindeki açık ve tanımlı beraberlikleri ve çalışma disiplinleri,”Tam ve daimi bir üstad”ın gölgesini ve varlığını her zaman hissedebilir.Hem hissettirerek şevke medar olur.
Bunun tezahürü ise, ihlasın netice verdiği inkişaf ve tekamüldür.7- Bediüzzaman, manevi üstad/rehber sisteminin,kendisi dahil her hangi bir “aciz”den daha yüksek olacağını belirtmektedir. Şahıs merkezli bir çalışmanın,bir programın yetersizliği açısından çok açık ve net bir ölçü vermektedir.
8-Böylesi bir sistemde, kendisine ihtiyaç kalmayacağını ifade etmektedir. Bir anlamda “Gözü arkada olmayacağı” nın hem müjdesini vermekte,hem de tesis etmek istediği bu modelle talebelerine ne kadar çok güvendiğini ortaya koymaktadır.
Üstad,İnşa ettiği hizmeti,kendisine bağlı ve bağımlı olmaktan çıkarıyor.Bu meyanda, Risale-i Nur’un en mümeyyiz vasfının imanla birlikte hürriyet olduğu fiilen tezahür etmektedir.Gelelim ikinci mektuba, yani çalışma tarzlarına/kategorilerine ışık tutacak şekilde fihrist çalışmasının ümit verdiği mektuba:
“Aziz, sıddık kardeşlerim,Onuncu Şuâ namında yazdığınız Fihristenin ikinci kısmı bana şöyle kuvvetli bir ümit verdi ki:”
Bu giriş cümlesinde,Risale-i Nur’da geçen konuların kitabın arkasında,sırasıyla özet halinde açıklanmasının yapıldığı bölümden,fihristten bahsedilmektedir.Bu çalışmaları,önceleri, Müellif Said Nursi bizzat yaparken,daha sonra talebeleri yapmıştır. Müellif,Sözler,Mektubat ve on dördüncü lemaya kadar olanı kendisi yaparak ortaya bir model koymuştur.
Bediüzzaman Hazretleri’nin yazdığı Risale-i Nur Külliyatı’nın her bölümü için izahlı birer fihrist yazılmıştır. Risale-i Nur Külliyatı’nın Sözler, Mektubat ve On Dördüncü Lem‘a’ya kadar olan kısmının fihristesi bizzat Bediüzzaman Said Nursi tarafından yazılmıştır. Sonra da müstakil bir Risale olarak 15. Lem‘a adıyla Külliyat’ın bir parçası olmuştur.
Fakat Fihrist Risalesi’nin başına “Risale-i Nur Külliyatı’nın eczâhane-i kübrâsının umumunun fihristesidir.” diye yazılmıştır. Çünkü geri kalan kısmı da 2. Cilt olarak 10. Şua namiyle Bediüzzaman Hazretleri’nin has talebeleri tarafından yazılıp tamamlanmıştır. Mesela, 16. Lem‘a’nın fihristini Rüşdü; 18. Lem‘a’nınkini Hafız Ali; 19., 20. ve 21. Lem‘aların fihristlerini Hüsrev; 22. Lem‘a’yı Küçük Ali; Tabiat Risalesi olan 23. Lem‘ a’yı Hüseyin, 24. Lem‘a’yı Rüşdü; Hastalar Risalesi olan 25. Lem‘a’nın fihristini Hafız Mustafa; İhtiyarlar Risalesi olan 26. Lem‘a’nınkini de Hafız Mustafa yazmıştır…(Abdullah Aymaz,Yagmur dergisi,sayı 32,2006)“
Görüldüğü gibi, birinci mektubun “Nasıl olacak?” sorusuna getirilen metod, talebeler tarafından uygulanmış ve Müellif tarafından da takdir görmüştür. “Kuvvetli bir ümit” vermiştir.Üst/yeni görev almayı hak eden bir terfi sistemi ile yeni çalışmaların yapılması istenmiştir.
Bediüzzaman, daha da enteresanı,yazdıklarının ve istediklerinin kendisini de bağlayacak bir şekilde,talebelerini kendi çalışmalarına ortak etmiştir. Şahsını,şahs-ı manevi içine atmıştır. Vazifesini sınırlayan,”Bundan sonrası size aittir.” Diyen, bu konuda tereddütsüz görev devri yapan ve cesaretlendiren bir yol açmıştı. Bu yönde tevdi ve havale yaparak hizmet arkadaşlarına vazifeleri teslim edip teşvik etmiştir.Fihristin fihristini yapmak,konu özetlerini daha da açmak,indeksler şeklinde geliştirmek ise,hala farklı yayınevlerince devam eden güzel çalışmalardır.
Bazı fihristlerin satır aralarında yeni bir bilgiye ve dipnota ulaşmaktayız.
“Bu el yazma Fihrist Risalesi’nin bazı haşiyeleri de çok önemlidir. Mesela, 2. Söz’ün haşiyesinde şöyle deniliyor: “Bu temsilin mealiyle mühim bir mecliste, Ankara’da otuz sene evvel Ziya Gökalp gibi müthiş bir mülhid, şakk-ı şefe etmeyecek (ağız açamayacak) derecede ilzam oldu.(a.g.d)Orijinal fihrist çalışmasının baz alınarak,öncelikle yeni çalışmalara ışık tutulması ise,ciddi bir ihtiyaçtır.
İsmail BERK
15 Haziran 2009: 20:13 #747083Anonim
Mektup 2
“Bu Fihrist Risalesi’nin de yeniden ele alınıp herkesin istifadesine sunulması herhalde çok faydalı olacaktır.”(a.g.d)
Şimdi, mektubumuza devam edelim. Devam eden cümlede denilmektedir ki:
“Risale-i Nur, benim gibi âciz ve ihtiyar ve zayıf bir biçareye bedel, genç, kuvvetli çok Said’leri içinizde bulmuş ve bulacak.”Buradan anlıyoruz ki;
1-Şahsa bedel, şahıslar olmalı. Şahsa indirgendiğinde, daha doğrusu şahsın etrafında kümelenen, şahsı merkeze koyan bir yapı inkişafı engeller. Şahsın beşeri yetersizliği ve zamanla ortaya çıkan zaaflar bir sıkıntıya dönüşebilir. Bunun alternatifi “Çok Saidler”dir. Üstad, bu yolu, nefislerimizin hal tercümesini yaparak ortaya koymuştur.2-“Genç, kuvvetli çok Saidler” ihtiyacı ve talebi, bizzat “Said”den gelmektedir. “Ben” demiyor, hatta “Biz” bile demiyor. Daha ilerisini söylüyor, “Siz” diyor. Çünkü sonraki satırlarda vazifesinin bittiğini belirtiyor. Enerjik, hevesli, cesaret ve macera sahibi olmak, “Genç”lerin bilinen özelliğidir. Bu arada gençlerin, “Kuvvetli” bir his dünyasına, maddi ve manevi varlıklara, irade ve fedakarlıklara açık olmaları gerekir. Adeta farklı bedenlerde, aynı ruhun temsilcisi olan farklı fıtratların dokuduğu Saidler manzumesi “Çok Saidler” teşekkül etmektedir.
En manidar ve teşvikin şahikası ifade ise “çok Saidler” ifadesidir. Tahsis ve statüko kabul etmeyen bir bakış açısı. Hali hazırda olmasa da, “bulmuş” dediğimiz noktada değilsek de, sistem içinde “bulacak” ümidi, iradesi ve müjdesi ile kararlılığı, hizmeti devretme şuurunun, faziletinin ihata edemeyeceğimiz bir örneğidir.
Üstadken, her talebeye üstadlığın izdüşümlerini vermek, hayattayken kendi asli görevini talebelerine tevdi etmek, varlığından feragat etmek, onların daha iyisini yapacağına, mukayeseli bir hal tercümesi ile bakmak, muhteşem bir inşa modeli.3-“İçinizde bulmuş bulacak” dediği, işleyen mekanizmanın ruhudur. Sistemli bir çalışma tarzının getirdiği muvaffakiyetlerdir. Mazhar olunan inayetlerdir, hizmetin kerametleridir. ”İnsan kıtlığı yaşıyoruz, kimse yok.” diye dövündüğümüz, sonra da kendimizle övündüğümüz tenakuzlara çok güzel bir cevap niteliğindedir.
“İçinizde bulmuş bulacak” inancı, hizmet iklimi oluşturmakla, şefkat esaslı bir tefekkür ve teşebbüsle, Cenab-ı Hakkın hasıl edeceği bir neticedir. Adetullaha uygunluğun bir mükafatıdır.
4-Üstad/müellif, kıyas, teşvik ve görev devri yaparken ilminin, ihlasının ve tecditle görevli vasfının hiç birine halel gelmediğinin ve sonrası için başkası gerektiğinin iradesi ve mahviyeti ile hareket ediyor. Korku ve şüphe sağanağından zerre yok. Bu vasıf, ”Said yoktur, Said’in kudret ve ehemmiyeti de yoktur” vasfının hayatla ödenmiş bir bedelidir. Ayrıca ele alınması gereken bir meziyettir. ”…Bir said değil bin said feda olsun” parolasının mukabele gören serdengeçti talebeleri ve kardeşleridir.
5-Başka risalelerde değindiği, “Artık bu yolda Medrezetüzzehranın Risale-i Nur şakirtleri….” Vasiyeti ile bütünleşen “her şeyden feragat mesleğimden ayrılmayacaklardır” asli şartı ve kaydı, “fenafil ihvan” düsturunun ihlas tercümesi olarak bize ışık tutuyor.
6-Yukarıdaki izahlarımıza kuvvet veren bir mektuptan birkaç satırı buraya almak istiyorum. Üstadın talebelerine/kardeşlerine ne kadar bağlı olduğunun, onlara güvendiğinin ve ne istediğinin açık tezahürü:
“Ey demir gibi sarsılmaz kardeşlerim, bana yardım ediniz. Meselemiz çok naziktir. Ben sizlere çok güveniyordum ki, bütün vazifelerimi şahs-ı mânevînize bırakmıştım. Siz de, bütün kuvvetinizle benim imdadıma koşmanız lâzım geliyor.”Bu davete icabet etmek, bu yardıma koşmak ve meselelerimizin hassasiyeti ile bütün varlığımızı şahs-ı maneviye bırakmak, temel bir sorumluluktur.
(Devam edecek)İsmail BERK
15 Haziran 2009: 20:14 #747085Anonim
Mektup 3
Mektubumuza; geleceğe ışık tutan, istikbali kucaklayan ve bize “Bundan sonra” stratejisi veren aşağıdaki satırlarla devam edelim:
“Onun için bundan sonra Risale-i Nur’un tekmil-i izahı ve haşiyelerle beyanı ve ispatı size tevdi edilmiş, tahmin ediyorum. Bir emaresi de şudur ki:Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım. “
Buradan çıkan mesaj:
1-Bu cümlelerde dört temel görev belirtilmektedir.
a)Tekmili, b)İzahı, c)Haşiyelerle beyanı, d)İspatı
Bu dört çalışma tarzının ayrı ayrı incelenmesi gerekiyor.2-Öncelikle tevdi edilen bir görev var. Görevi devralanlar ise “Genç ve kuvvetli çok Saidler”
3-Bediüzzaman, teşebbüsünü ve” ihtar edilen hakikatleri kaydetmek” görevini yapamamanın hikmetini düşünür. Sene içinde “çalıştırılamadım” ifadesi ile tanımlar. Bu izahın ardından, görevinde devam ve ısrar isteyen bir yaklaşım beklenirken, farklı bir mecraya ve tevdi etmeye kapı açıyor. Bu görevini tevdi edeceği Saidlerin yapacağını söylüyor. Inkıtaı, inkişafa dönüştürecek yeni bir süreç olarak algılıyor ve teşebbüsü nefsinden bağımsız ve destekçi rolünde başlatıyor.
Birinci paragrafla tevdi edilen hizmetin gerekçesini, ikinci paragrafta kendisinin “çalıştırılamadım” ifadesindeki hikmetli bakışa dayandırıyor.
“Çalıştırılamadım” derken, bir mazeret ve kendinde mahfuz tutacağı bir tarz üzerinde durmuyor. Kendini merkeze koymuyor.Ayrıca suçlu da aramıyor.“Çalıştırılamadım”ın müspet hikmetleri üzerinde duruyor. Bir anlamda çalıştırılacak “Genç ve kuvvetli çok Saidlere” meydan açıyor bu vesileyle.
Bize bu manaları tedai ettiren Üstad, kendi uhdesindekini devreden ve tevdi eden bir mürşittir. İrşadının sistematiği ve davanın sürekliliğine hamlettiği değer; vekalet, halife ya da şahıs merkezli bir hizmet devri anlamında asla değildir. Bu metot ve hizmet tarzı, aynı zamanda bugüne kadar İslam coğrafyasında şahısçılık, şahsa yüklenen imaj, itibar ve kutsiyet üzerinden bir fikri takdim metodunun da bittiğini ortaya koymaktadır.
Bu kudsi ruhun yaşaması, hayata geçmesi, istibdat ve suiistimal kokan yerleşik kültürlerden kurtulmakla mümkündür. Bu dava ruhu ve şuuru, yeni ruhların Risalelerin yeni metodları ile hayat bulması anlamında yorumlaması da gerçekten çok manidar.
Başarısız insanların bilinen savunma psikolojileri vardır. Daha doğrusu saldırma psikolojileri. Genelde, başarısızlıklarına sürekli gerekçe ve suçlu ararlar. Hep şartları, olayları ve kişileri bahane ederek, kendince niyet okuyuculuğu yaparlar. Korku duvarları örerek vehimleri tahrik eden modern zamanların alışılmış beşeriliğini kullanırlar. Bugün cari zihniyet ve rejimin ana teması bu kurgu üzerine kuruludur.
Böylesi menfi ve tahrip edici tutunma psikolojisine, aynı zamanda yüzyılımızın beşeri hastalığına en iyi cevap, yine yukarıdaki iki kısa paragraftan geliyor.
Bediüzzaman’ın müspet hareketi tanzim eden bu pozitif düşüncesi ve bakışı, aynı zamanda göreve layık insanları arama, istikbale yatırım yapma ve kendini vazgeçilir görmeye dayalı bir muvaffakiyet ve mahviyet metodudur.
“Çalışamıyorum, çalıştırılmıyorum, şeytan taşlamaktan tavafa fırsat kalmıyor” türü yaklaşımlar ve indi savunma tarzları ise, Risale-i Nur’un kültüründe ve geleneğinde yoktur. Çünkü şevk kırıcı, ümit kırıcı ve “yapılamaz, edilemez, biz yapamayız, çok zor” kanaatini oluşturan her beyan, müspet inkişafın seretanıdır/kanseridir. Çünkü ümitsizlik, bir kanserdir. Üstadın benzetmesi böyle.
Üstadın böylesi bir daralmışlık sendromuna çok ciddi itirazları ve reddiyesi var:
“Neden dünya herkese terakki dünyası olsunda bizim için tedenni dünyası olsun?”mealindeki karşı duruşu her daim geçerlidir ve müteşebbis ruhların sorgulayıcı ruhlarına bir aşıdır, kamçıdır.
Öncelikle manevi terakkiden başlayacaksak, bunun marifetle başlayacağını, muhabbetle devam edeceğini hepimiz biliyoruz.
Bediüzzaman, “Varsın muasırlarım beni dinlemesinler” derken, aynı yüzyılı ve şartları yaşayıp, dinlemeyen, sadece inleyen, paylaşmayıp sadece inhisar eden, itiraz kaydı koyarken aslında engelleyen ve anlamayan her nefse hitap etmiyor mu? Buna biz de dahiliz. Yoksa bizim nefsimiz tezkiye mi oldu?Engel olan sadece “Muasırlar”mı? Nefis engeli kapsamına, desise-i şeytaniye bahsindeki altı temel arızanın muhatabına insanlar da girmiyor mu?
Ya da Üstadın düşman/engel/tahrip gördüğü “cehalet, zaruret, ihtilaf” birer sıfat olarak herkese şamil mi, yoksa bir başkası için mi anlaşılacak?
Ya da, buyruk düzenlerdeki “çalışmıyorlar, kimse çalışmıyor” ithamı altında şekillendiğimiz bu yer kürede, buyruk sahibinin görevini yapamamasının ve beceriksizliğinin faturasını bir başkasına ödetme ruh hali karşısında, risalenin hikmet, paylaşım ve görev şuuru ile sorumluluğunu bir başkasının şahsında yenileme ve devamlılık esaslı müspet sistematiğini görmezlikten mi geleceğiz?
Düşündürücü haller olarak değerlendirilebilir.
Beşeri nefis açısından baktığımızda, insanların gösterdiği gevşeklik veya görev hakkını verememe durumlarında vebal altından kendini kurtama refleksleri yanı sıra kendini “daim ve kaim” bilip, vazgeçilmez görme psikolojisine/handikabına mukabil , Bediüzzaman “çalıştırılamamayı”, görevini başkasına tevdi etmenin bir işareti saymaktadır. Tecdit bu olsa gerek. Hücre yenilemesi adeta.
Biri beşeri ve nefsi, diğeri ise tefekkür ve teşebbüs dolu.
Bediüzzaman’ın yüksek ideal, basiret ve mahviyeti burada saklı.
Burada, hadiselerden, hikmetlerden nefsimiz adına istiaze dersi çıkarma, onu kusurlu görmenin yanı sıra, başkasına ait müspet ve geliştirici faaliyetlere ve teşviklere vesile kılma yaklaşımını da görmekteyiz.İsmail BERK
15 Haziran 2009: 20:15 #747086Anonim
Mektup 4
“Evet, Risale-i Nur size mükemmel bir mehaz olabilir.”
Bir hareketin fıtriliği, “mehazın kudsiyeti” ile alakadardır. Mehaz’ın kıymeti kadar, manası anlam bulur.
Bu yönüyle bakıldığında, Risale-i Nur’un,“Kur’an’ın bu asırda bir mucize-i manevisi olma” hususiyeti, mehaz kalitesini, vukufiyetini ve idrakini en üst mertebeye çıkarmaktadır. İtikattan hasıl olan salabet-i imaniye vermektedir.Kaynağın/referansın kuvveti, herkese kuvvet verir.
Bu sermaye, bu asırda, en büyük bir Lütf-u İlahi olarak acz ve fakr dairesinde, her nefse; tereddütsüz bir müspet bakış ve inşirah vermeli, izah vermeli, ikna vermeli, ihlas vermeli, mahviyet ve tevazu vermeli.
Çünkü Risale-i Nur Kur’an’dan lemean etmiştir. Bu asra/asırlara hitap etmektedir. Muvaffakiyet alanları bellidir. Hedefi de bellidir. “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu gösterme” cehdi, kainatın zerrelerine şamil bir yüksek hakikat ve manevi cihattır.“Kainat mesabesinde” bir hakikat, bir cihat, mümtaz vasıflar ve gayretler ister. Şerh ister, izah ister, tekmil ister, tahşiye ister, neşir ister, talim ister, telif ister, tanzim ister, tertip ister, tashih ister, tefsir ister v.s.
Talikat eserinde olduğu gibi alakalandırma ister. Bu cümleyi Cüneyt hocamdan borç aldığımı da belirteyim. Bütün bu görevler, binlerce beyin, ihtisas, vukufiyet, zaman ve himmet ister.
Bu istekleri uyandırmak, sadece uyandırmak… Şefkatle, şevkle, şuurla ve sürurla muvaffakiyete teşvik etmek ve müşevvik olmak yeterli.Yol açık, yolcu var, metod/araç var, yakıt da var.
Şimdi “Haydi Bismillah” zamanı
Mehaz var, izin ve icazet de var. Hem de çok açık.
Nefse ve şahsa indirgenmemiş, bir çok elin uzanacağı, kendi içinde bağımsız uzmanlıklarla işe el atma ve uzanma zamanı.
Uzmanlar uzanmalı bu mevzulara.
Çünkü mükemmel bir mehaza dayanıyoruz ve halis bir niyetle fiili duanın kapısını çalıyoruz.
Müzakeresi bile çok ehemmiyetli bir başlangıçtır.
Çok anlamlı bir tefekkürdür.
Çok latif bir inayettir.
Çok derin bir dokunuştur.
Çok çetin bir nefis kırma cehdidir.
Çok farklı bir zihni inkişaf kapısıdır.
Yüzlerce, binlerce ehl-i ilimle birlikte.
“Fen ve sanat” dürbünü ile, “Belağat”la bu asır insanına ulaşmak, açmak, açılmak…
Elbette manaya, ruh-u asliye ve bizi aşan kainat çapındaki idrake ve onun yer küredeki müsait ruhlarını açmak ve onlara açılmak…
İnsibağ, asırların meşvereti, telsiz telefonla üç yüz yıl sonrasına uzanmak bu olsa gerek. Uzanılan gün; dün, bugün ve yarın olsa gerek. Bizim mesuliyetimiz ise bu gündür. Dün şerefli bir mazi, bugün yaşanması gereken bugüne ait bir değer ve yarın ise Ömerlere,Hamzalara teslim edilecek bir bayrak töreni.
Evet, mükemmel bir mehaz elimizde var. Ama bizim değil.
Herkesin.
Zaten mehaz mükemmelse, kainattaki her mükemmele mehazdır.
Bunu daraltan her an ve hal ziyandır, zulümdür. Nefsin galibiyetidir.
İsterseniz mektubumuza bir sonraki yazıda devam edelim.
İsmail BERK
15 Haziran 2009: 20:16 #747087Anonim
Mektup 5
Mektubun dünyamızda canlandırdığı manalar denizinde iştiyaklar artar. Kendine teveccüh etme sırrı başlı başına Risale-i Nur’un kudsiyetidir.
“Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, mesela Kur’ân kelâmullah olduğuna ve i’câzî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı burhanlar cem edilse ve hâkezâ, mükemmel bir izah ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir.”
Bu kısımdan anladıklarımızı sıralarsak:
1-Yine bazı temel görevlerin tarifini görmekteyiz. Burada;a)”Parçaların toplanması” var. “Müteferrik risalelerdeki parçalar”dan söz edilmektedir. Bir model olması açısından misal verilmektedir. “Kur’an’ın Kelamullah olduğuna ve i’cazi nüktelerine dair” konu buna misal verilmektedir.
b) “Burhanlar cem edilse…” denen kısım var. Burada “Haşre dair ayrı ayrı” bulunan bürhanlar örneği verilmektedir. Çok şükür bu güne kadar bu konuda çok başarılı çalışmalar yapıldı. Ancak yapılamayan kısımlar ve konular daha fazla önümüzde duruyor. Bunlar, bir çok elin uzandığı, sahiplendiği, teşvik edildiği bir iklimde, ilmi iklimde hayat bulur. Üstadın “hakeza” dediği ifade, zaten bu gelişmelerin işaret fişeği gibi. Benzeri konularla devam edilmesi yönünde.
c) “Mükemmel bir izah” şartı, yukarıda zikredilen bürhanları/delilleri cem etme/bir araya toplama ile alakalı. Risalelerin satır aralarına kadar nüfuz edip, orijinal şekliyle bunların birbirinin mütemmimi olan konular bütünlüğünü ve ilişki ağını kurmak, gerçekten zihnin bir bütün olarak o meseleyi idrak etmesini temin edecektir.
d) Haşiyeler mesabesinde olacağına da işaret edilmektedir. Dip not ihtiyacı, zaman geçtikçe artmaktadır. İlk şahitler, son şahitler, hatıralar, kavramlar ve dil açısından kendi asli unsurlarını ve hafızasını koruyan Risale-i Nur’un daha çok anlaşılması ve şuurlanmaya vesile olması için haşiyeler de başlı başına bir mevzudur. Zaten tadat edilen sonraki kısımda, tahşiye kategorisi de yer almaktadır.
e) Şerh hükmüne geçecek çalışma tarzına işaret edilmektedir. Risalelerdeki müteferrik/farklı yerlerdeki aynı konuların bir araya getirilmesi ve birbirini teyit eden delillerin bir anlam bütünlüğü içinde ortaya çıkması, fevkalade ehemmiyetlidir.2- Bu saydığımız maddeler; birer işaret, birer rümuz ve birer kılavuz mesabesinde. Mütalaa ve müzakereyi genişletmek mümkün. Telahuk-u efkar, ihtisas ehlinin insibağı ve müşahedeleri ile kabiliyetlerin tenasübü sayesinde, cihan çapında bu mevzuları sesli düşünmeye davet edecektir.
Sadece bunları düşünmek bile tefekküri bir zemindir. Bir duadır. Vesselam.“Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş; başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazen izah ve tafsile muhtaç kalmış.
1-Risale-i Nur’un ihatasının iman hakikatlerini tamamen ilmen çözdüğünü nazara veriyor. Buna göre bu mevzunun anlaşılmasını, öğrenilmesini ve tetkikini ”Başka yerlerde aramaya lüzum yok.” Bulunduğumuz zemine sağlam basmamız, sahiplenmemiz ve tevhid-i kıble edip nazarımızı dağıtmamamız açısından önemli bir tespit olmakla birlikte, çok ciddi bir ikaz ve sadakat istemektir.
2-“Yalnız”, ”bazen” sınırlarında veya açılımında “Muhtaç kalmış”lara gerekli olan bir “izah ve tafsile” dikkat çekmektedir. “Muhtaç kalmış”lık, risaleyi öğrenme niyet ve iradesinde olanların ihtiyacından çıkmaktadır. Bu noktayı hassaten vüzuha kavuşturmak gerekiyor. Çünkü risalenin “muhtaç kalmış”lığı yok. İhtiyaç duyanların “muhtaç kalmışlığı” anlamında bir zaruretten bahsetmek daha doğru olur.
3—Merak saiki, yeni başlama hali, bir konuya nüfuz etme isteği gibi farklı ihtiyaç seviyelerine karşılık verecek” izah ve tafsile”, bazen aynı seviyeden farklı noktaları nazara vermeyi gerektirecek “izah ve tafsile” muhtaç kalınabilir.
Bütün bu izah ve tafsil sistemini, tek bir adeseden bakarak ve kendi seviyemize göre başkasının boyunu sınırlayacak özel penceremizle, kainatın seyredilmesini sağlayamayız. Herkesin bir zihni ve içtimai penceresinin olduğu, meselelere o zaviyeden bakacağı, dolayısıyla onun penceresinden, gözlüğünden görecek ve bakacak bir ilmi ülfet, mesleki yakınlık, empati imkanı ve hemhal oluş düzeyi oluşmazsa “izah ve tafsile” muhtaç kişileri tatmin edemeyiz. Burada esası çok kuvvetli verilen, özünde tafsile gerek olmayan ve kendi kudsiyeti ile tesir eden risalenin, incelikli bir surette ve muhatabın/muhatapların/hedef kitlenin ihtiyacına mebni bir özelliğinin ve fonksiyonunun ifası söz konusudur.
4- Bu günkü öğrenme psikolojisi, öğrenme metotları, izah teknikleri, tafsilat usulleri ve empati ile sempati içerisinde yapılabilecek izahlar, sonunda bir konuyu daha da muğlaklaştırmadan vüzuha/açıklığa kavuşturmalıdır.
Bu yönüyle bakıldığında, ”kaş yapayım derken göz çıkarmamak” prensibini tamamlayan bir not daha aktarmak gerekir. O da şudur: ”Ata et, ite ot vermemek.” hakikatidir. İlginçtir, burada “Ata ot, ite et veriniz.” pozitif cümlesi yerine uyarıcı ve ikaz edici bir tarz olan olumsuz cümle kalıbı kullanılmış. Yani öncelikle ne yapmamız gerektiğinden ziyade ne yapmamamız gerektiğine vurgu yapılmıştır.
Demek ki, yapılmaması gerekene dikkat daha esaslı bir metot olmaktadır. Buradan takva yaklaşımı ile bağ kurmak da mümkün.
Hekim dostlarımızdan öğrendiğimiz bir kural var,mesleklerini icra ederken onlara deniyor ki, “Önce zarar verme.” Sanırım “izah ve tafsile” her daim kendini mesul görmek, konunun kaşını başını yarmak, daha da önemlisi, direk risale okumak bile muhatabın uygunluk/Tevfik/kalite çerçevesine muvafık/uygun olmalıdır.
Bu konularda erbabının ilmi izahlarına ihtiyaç var. Ayrıca tafsil geleneğinin tarihteki ihtiyacı karşılama kalitesi ile günümüz şartlarında bunun şekil, şart, dozaj ve muhteva ile iletişim metotları ortaya konulmalıdır.
Sonrasına, mevcut durum tespiti yaparak yol haritası veren Üstad, çok açık bir dil kullanarak talebelerine/müntesiplerine/kardeşlerine/aşıklarına/dostlarına/ilgililerine geniş bir tasavvurdan bakan nazarıyla geleceğe ışık tutuyor.
“Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor.Sizin vazifeniz devam ediyor.”
Bu cümlelerde saklı manalar,hedeflenen hizmetler içinde,”Ne yaparsak vazifemizi yapmış oluruz?”sorusuna cevap aranıyor.
Hayattayken, nezaret edici bir role girmek, inşa ettiği sistemi devretmek, ”vazifem bitmiş gibi” kendine bakmak, nazarları kendisinden uzaklaştırıp vazifeye odaklaştırmak, imanlı bir hürriyet ortamını başkasına hazırlamaktır. Bu yaklaşım, korku ve vehim ile tutunma emarelerinden, statükodan zerresi bile olmayan bir şefkat ve dirayet şemsiyesinin alemi kuşatan iradeli duruşundan başkası değildir.
Bittiğim yer burası. Mahviyet abidesi bir üstad.“Benim ki tamam, sizin ki devam” diyor. “Bensiz de olur.” Mesajını veriyor. Zaten “Said yoktur” demenin, başkaca pratiği nasıl olabilir ki?
“Vazifem bitmiş gibi bana geliyor.” ifadesi, kendi his dünyasında bile bu meseleyi çözmüş olmanın, teslimiyetin ve vazifesini devretme merasim ve tebriğinin çok hoş, rahatlatıcı üslubuyla “..gibi bana geliyor” demektedir.
Hem açık kapı bırakıyor, çünkü yeni ihtiyaçlar zuhur edebilir. Yeni talepler olabilir. Bir anlamda görev istemeyen, elinde tutmayan, ancak istendiğinde veren bir hissin tezahürü olabilir mi?
Yoksa vazifeyi devretmenin hazzı ve sürüru var. Çünkü cesaret veriyor. Ne yapılması gerektiğini söylüyor. Yol gösteriyor, daha da önemlisi yol açıyor, daha da ötesi yolu size bırakıyor.Risale dili, kelimeleri kendi içinde bir gizemin, bir mananın bir zenginliğin ruhunu verirler.
Uzayan bu mevzuda, bana kattığı dersler, çıkardığım ikaz ve irşatlardan bahsediyorum. Bana çok ağır ve nefsi terbiye edici ciddi mesajlar veriyor. Ve şükür kapılarıyla birlikte “her şeyden istiğna…”prensibinin gereğini istiyor.“Beraber yapalım” diyebilirdi. Demiyor. Onu bile sehavetle bırakmış. Aslında manen bağlamak, maddeten uzaklaşmakla mütenasip olduğunun derin bir hikmetini öğretiyor. Manevi bağı esas almış ve korumuş.
Çünkü kalpler üzerine müesses bir sistemin tesisleri vicdan-ı umumidir. Zamanı ve mekanı aşan tefekkürüdür. O zaman “yer yüzü bir mescid” olur. Tren “medrese-i seyyare” olur. Hapishane “medrese-i yusufiye” olur. Evlerimiz, “4-5 kişilik birer dershane” olur.Üstad, bunları tesis edecek şekilde geleceğe namzetler arıyor. “namzedi istikbaliz” liyakatı, “ehl- i haliz” sırrını kavrayan, şartları doğru okuyan, bu günü doğru tercüme edenlerin ruhlarında yaşayacakları bir inşirahtır.
Mesela, 25 yaşın altındaki muazzam kitleyi 5 ayrı grup olarak yaş ve geçişlerine göre ayırıp, anlayıp, algılayıp, empatimizi/diğergamlığımızı gösteren hal diliyle kendi dönemlerini ve yapması gerekenleri onlara bırakıp, ”bu sizin işiniz” deyip, onlara sadece tebessüm ile ciddi alakadarlık ve şefkat etmeye, tedip ve telkinden uzak imanlı bir hürriyet zeminini ihzar etmeye ne dersiniz?
Acaba her birimizin, şu an itibariyle, bize direk taalluk etmeyen, tamda bilmediğimiz, ihtisas alanımıza da girmeyen, üstelik bir başkasının yaptığı, bir başkasının ihtiyaç duyduğu, hatta mülahazamızın boş olduğu, algılayamadığı bir konuyu, bir faaliyeti ve inkişafı rahat bırakmaya ne dersiniz?
Şöyle kendimize gelip, nefsimizden koparacak derin bir içtenlikle, tamamen nefsimizi bağlayan bir tahdit ve tahşidatla, Üstadın cümlesini kendimize söylemeye ne dersiniz? Buyrun:
“Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor.Sizin vazifeniz devam ediyor.”
“Siz” dediklerime vazife başında destek vereceğim. Onları yaşatacağım… der gibi kalbimiz.
Nefis itiraz ediyor bu arada:
“Sensiz olmaz” diyor. Gevşiyoruz bir anda.
Sonra üstadın cümlesi yankılanıyor yüreğimizde;
“…vazifem bitmiş…Sizin vazifeniz devam ediyor.” emri karşısında
“Evet, vazifeden kaçmayacağım, ancak bu saatten sonra benim vazifem, vazifesini hakkıyla yapan muhlis insanlara kuvvet vermektir. Böylece devrettiğim vazifeleri yapan “akl-ı selime ve kalb-ı kerime” yardımcı olacağım. Hislerimden, hırslarımdan ve bunu alışkanlık haline getirenlerden uzak duracağım.”Üstadın “Sizin …” dediği “Genç ve kuvvetli çok Saidler”dir.
Ben dersime çalışmaya devam edeceğim.
Yukarıda, Üstadımızla konuşurcasına yazdıklarımız ve paylaştıklarımız, bir arzdır.
Onun şefkati bizleri hissetmeye ve hoş görmeye aşinadır.İsmail BERK
15 Haziran 2009: 20:51 #747090Anonim
Allah razı olsun bu güzel paylaşım için
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.