- Bu konu 4 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
7 Temmuz 2009: 05:38 #655308
Anonim
اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Meali: (Haşiye) “Nefis daima kötü şeylere sevkeder.” Âyetinin, hem de اَعْدَى عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّتِى بَيْنَ جَنْبَيْكَmana-yı şerifi: “Senin en zararlı düşmanın nefsindir.” hadîsinin bir nüktesidir.
Tezkiyesiz nefs-i emmaresi bulunmak şartıyla kendi nefsini beğenen ve seven adam, başkasını sevmez. Eğer zahirî sevse de samimî sevemez, belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır ve kusuru nefsine almaz; belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler. Mübalağalar ile, belki yalanlarla nefsini medh ü tenzih ederek âdeta takdis eder ve derecesine göre مَنِ اتَّخَذَ اِلَهَهُ هَوَيهُâyetinin bir tokadını yer.
Temeddühü ve sevdirmesi ise, aks-ül amel ile istiskali celbeder, soğuk düşürtür. Hem amel-i uhrevîde ihlası kaybeder, riyayı karıştırır. Akibeti görmeyen ve neticeleri düşünmeyen ve lezzet-i hazıraya mübtela olan hisse ve heva-yı nefse mağlub olup, yolunu şaşırmış hissin fetvasıyla, bir saat lezzet için bir sene hapiste yatar. Bir dakika gurur veya intikam yüzünden on sene ceza görür. Âdeta ders aldığı Amme Cüz’ünü bir tek şekerlemeye satan hevaî bir çocuk gibi, elmas kıymetinde bulunan hasenatını, hissini okşamak için ve hevasını memnun etmek için ve hevesini tatmin etmek için, ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere, enaniyetlere vesile edip, kârlı işlerde hasaret eder.”
اَللَّهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَاْلاِنْسَانِ
(Lem’alar sh: 275
“Sâlisen: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:اِذَا اَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ خَيْرًا اَبْصَرَهُمْ بِعُيُوبِ اَنْفُسِهِمْKur’an-ı Hakîm’de Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm demiş: وَمَا اُبَرِّىءُ نَفْسِىاِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ Evet nefsini beğenen ve nefsine itimad eden, bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. Öyle ise, sen bahtiyarsın.
Fakat bazan olur ki, nefs-i emmare, ya levvameye veya mutmainneye inkılab eder; fakat silâhlarını ve cihazatını a’saba devreder. A’sab ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs-i emmare çoktan öldüğü halde, onun âsârı yine görünür. Çok büyük asfiya ve evliya var ki, nüfusları mutmainne iken, nefs-i emmareden şekva etmişler. Kalbleri gayet selim ve münevver iken, emraz-ı kalbden vaveylâ etmişler.
İşte bu zâtlardaki, nefs-i emmare değil, belki a’saba devredilen nefs-i emmarenin vazifesidir. Maraz ise kalbî değil, belki maraz-ı hayalîdir.
İnşâallah aziz kardeşim, size hücum eden nefsiniz ve emraz-ı kalbiniz değil, belki mücahedenin devamı için beşeriyet itibariyle a’saba intikal eden ve terakkiyat-ı daimîye sebebiyet veren, dediğimiz gibi bir halettir.” (Mektubat sh: 329)
“İkinci Nokta: Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksirattan takdis etsin. Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir.
وَ عَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلِيلَةٌsırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Âlîşan,
وَمَا اُبَرِّىءُ نَفْسِى اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ اِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّى
dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir? Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.” (Lem’alar sh: 87)
“Aziz, sıddık kardeşlerim!
Birbirinizi enaniyetle veya sadakatsızlıkla ittiham etmemek için, bir hakikatı beyan etmek ihtar edildi.
Ben bir zaman enaniyetini bırakmış ve nefs-i emmaresi kalmamış büyük evliyadan şiddetli bir surette nefs-i emmareden şikayet ettiğini gördüm, hayrette kaldım. Sonra kat’î bildim ki, âhir ömre kadar mücahede-i nefsiyenin sevabdar devamı için nefs-i emmarenin ölmesi üzerine onun cihazatı damarlara ve hissiyata devredilir, mücahede devam eder. İşte o büyük evliyalar, bu ikinci düşmandan ve nefsin vârisinden şikayet ederler. Hem manevî kıymet ve makam ve meziyet, bu dünyaya bakmıyor ki, kendini ihsas etsin. Hattâ en büyük makamda bulunanlardan bazı zâtlara verilen büyük bir ihsan-ı İlahîyi hissetmediklerinden, kendilerini herkesten ziyade bîçare ve müflis telakki etmeleri gösteriyor ki; avamın nazarında medar-ı kemalât zannedilen keşf ü keramet ve ezvak u envâr, o manevî kıymet ve makamlara medar ve mehenk olamaz. Sahabelerin bir saati, başka velilerin bir gün, belki bir çillesi kadar kıymeti olduğu halde; keşif ve manevî hârikulâde hâlâta evliya gibi mazhariyetleri her sahabede olmaması, bu hakikatı isbat ediyor.
İşte kardeşlerim! Dikkat ediniz; sizin nefs-i emmareniz, kıyas-ı binnefs cihetinde, sû’-i zan noktasında sizleri aldatmasın; Risale-i Nur terbiye etmiyor diye şübhelendirmesin.” (Şualar sh: 332)
“Üçüncü Mes’ele: Bir kardeşimiz kusurunu görmediği münasebetiyle, onu ikaz için yazılmış ince bir mes’eledir. Belki size faidesi olur diye yazdık.
Bir zaman evliya-i azîmeden nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve a’sab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren, bir manevî nefs-i emmareyi gördüm. Ve anladım ki, o mübarek zâtlar hakikî nefs-i emmareden değil; belki mecazî bir nefs-i emmareden şekva etmişler. Sonra gördüm ki, İmam-ı Rabbanî dahi bu mecazî nefs-i emmareden haber veriyor. Bu ikinci nefs-i emmarede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki, onlarla ıslah olsun ve kusurunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip veya tam bir fedailiğe her hissini maksadına feda etsin. Ve Risale-i Nur’un erkânları gibi herşeyini, enaniyetini bıraksın.
Bu acib asırda dehşetli bir aşılamak ve şırınga ile hem hakikî, hem mecazî iki nefs-i emmare ittifak edip; öyle seyyiata öyle günahlaraseverek giriyor, kâinatı hiddete getiriyor. Hattâ kendim, bir dakika zarfında yirmi paralık bir sıkıntı ile, altmış liralık bir haseneye tercih etmeye çalıştım. Hem on dakika zarfında, büyük bir mücahede-i manevîde, benim cephemde kırkikilik bir top gibi düşmanlarıma atıp yol açtığı halde; o iki nefs-i emmarenin muvakkat bir gaflet fırsatında, hodgâmlık ve meyl-i tefevvuk gibi gayet zulümlü ve zulümatlı hissiyle, büyük bir şükür ve teşekkür yerine, “Ne için ben atmadım” diye en çirkin bir riya ve rekabet damarını hissettim.
Cenab-ı Hakk’a yüzbin şükür ediyorum ki, Risale-i Nur ve bilhassa İhlas Risaleleri o iki nefsin bütün desaisini izale ve onların açtığı yaraları tedavi ettiği gibi, o bir dakika ve on dakikadaki haletleri birden izale etti. Ve manevî bir istiğfar olan kusurumu bildim. O hatanın muaccel cezası olan içindeki elemden ve azabdan kurtuldum.” K:233
- “Hırs-ı şöhret,
- hubb-u câh,
- makam sahibi olmak,
- emsaline tefevvuk etmek gibi hisler ve
- insanlara iyi görünmek,
- tasannu’kârane haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek ve
- tekellüfkârane lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek tarzını takınmak ile riya eder.
Risale-i Nur şakirdleri ene’yi nahnü’ye tebdil ettikleri, yanienaniyeti bırakıp, Risale-i Nur dairesinin şahs-ı manevîsinin hesabına çalışması, ben yerine biz demelerive ehl-i tarîkatın “fena fi-ş şeyh” ve “fena fi-r resul” ve nefs-i emmareyi öldürmek gibi riyadan kurtaran vasıtaların bu zamanda birisi de “fena fi-l ihvan” yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı manevîsi içinde eritip öyle davrandığı için, inşâallah ehl-i hakikatın riyadan kurtulmaları gibi, bu sır ile onlar da kurtulurlar.” (Kastamonu Lahikası sh: 184)
“Çünki o halde Sâniin manen,kalben görünmemesi, yabasiretin fıkdanındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır veya pek dar olduğundan mes’eleyi azametiyle kavramadığındandır.hızlan’dır. Ve illâ Sâniin inkârı, basarın şuhudunu inkârdan daha ziyade münkerdir.” (Mesnevi sh: 210) Veya bir
“Gaye-i Hayal Olmazsa, Enaniyet Kuvvetleşir
Bir gaye-i hayal olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenasi edilse; elbette zihinler enelere dönerler,
Etrafında gezerler. Ene kuvvetleşiyor, bazan sinirleniyor.
Delinmez, tâ “nahnü” olsun. Enesini sevenler, başkaları sevmezler.”(Sözler sh: 708)
“Esefa; gaye-i hayalden tenasi veya nisyan olmakla, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler. İşte gaye-i hayal, maksad-ı âlî bütün vuzuhuyla meydana atılmıştır. ” Sti:84
(Haşiye) Bu parçanın da, herkese faidesi var
7 Nisan 2010: 11:50 #707960Anonim
güncelleme
7 Nisan 2010: 11:59 #706817Anonim
@Ali Said 142273 wrote:
Fakat bazan olur ki, nefs-i emmare, ya levvameye veya mutmainneye inkılab eder; fakat silâhlarını ve cihazatını a’saba devreder. A’sab ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs-i emmare çoktan öldüğü halde, onun âsârı yine görünür. Çok büyük asfiya ve evliya var ki, nüfusları mutmainne iken, nefs-i emmareden şekva etmişler. Kalbleri gayet selim ve münevver iken, emraz-ı kalbden vaveylâ etmişler.İşte bu zâtlardaki, nefs-i emmare değil, belki a’saba devredilen nefs-i emmarenin vazifesidir. Maraz ise kalbî değil, belki maraz-ı hayalîdir.
İnşâallah aziz kardeşim, size hücum eden nefsiniz ve emraz-ı kalbiniz değil, belki mücahedenin devamı için beşeriyet itibariyle a’saba intikal eden ve terakkiyat-ı daimîye sebebiyet veren, dediğimiz gibi bir halettir.” (Mektubat sh: 329)Nefsi emarenin silahlarını a- saba devretmesi nefsi emarenin ölmüş olduğu halde onun görevini yerine getirmesi nasıl oluyor ..a-saba devredilen nefsi emareyle nefsi emmare arasındaki fark nedir?Kardeşler burayı biraz daha açabilirmiyiz ..
9 Nisan 2010: 08:32 #769057Anonim
@bizar 188682 wrote:
Nefsi emarenin silahlarını a- saba devretmesi nefsi emarenin ölmüş olduğu halde onun görevini yerine getirmesi nasıl oluyor ..a-saba devredilen nefsi emareyle nefsi emmare arasındaki fark nedir?Kardeşler burayı biraz daha açabilirmiyiz ..
hiç bir şey yok ki yaratılışı itibariyle güzel bir hikmete bina edilmesin, yaratılması abes olsun,
nefs-i emmaremizden hep şikayet eder ve ah keşke bir susturabilsem susmuyor beni hep hatalara bulaştırıyor diye yakınırız.
peki bu emmare nefis, bize hep kötüyü, günahı, yanlışı emreden nefis, neden bize verilmiş?ilk bakışta durum biraz ters görünüyor, ama biraz derine iner, bakış açımızı genişletirsek,
nasıl şeytanın yaratılması aslında hayırdır, benzer şekilde nefsin de bu emmare tabakasının varlığı hayırdır.
ta ki, biz onlara karşı savaşalım ve içimizdeki istidatlar gelişsin,
ortaya çıksın,
imanımızın ve ilmimizin mertebeleri artsın.nasıl bir asker sürekli talim yapar, idman yapar, savaş statejilerini öğrenmeye çalışır, ve böylece kendisini geliştir,
biz de bu zahiri düşmanlara karşı durmaya çalışarak, içimize, fıtratımıza yerleştirilen yeteneklerin, istidatların ortaya çıkmasına vesile olacağız.sınav sırrı, bu çeşit sebeblerin ve durumların varlığını gerekli kılıyor,
biz sınav edileceğimiz şeyleri ortadan kaldırdığımızda,
veya sınavı ertelediğimizde,
sınav zorluğundan kurtulduğumuzu veya terakki ettiğimizi düşünsekte,
aslında zarar etmiş oluyoruz çünkü o sınavın neticesin kazanılacak dereceden mahrum kalıyoruz.bu hikmetlere binaen, gelişmemiz için bize verilen nefs-i emmareyi susturmak, bizim için aslında tam bir hayır olmuyor.
biz onu devre dışı bıraktığımızda, yerine belki Rahmetin tecellisi olarak başka görevliler konuyor, ta ki sınav devam etsin, dereceler yükseltilebilsinmisal insan limonu gördüğünde, yada adını duyduğunda ağzı sulanır,
burada görev yapan tad alma sinirleri yani asabıdır,benzer şekilde nefsini tam susturmuş, hiç bir harama karşı içinde bir istek yada düşünce kalmamış bir insan,
haram olan bir görüntü veya bir durumla karşılaştığında, içinden bir istek veya herhangi bir hal hissetmese de,
vucudundaki asab, sinir ağları, onda o harama karşı bir hal meydana getirir,
ve yine haramla mücadelede kazanılabilecek derecelerin kazanılması için kişiye bir fırsat tanınmış olur.konuya daha vakıf kardeşlerimizin de yorumları katkıları olursa inşaAlah, eksik yada yanlış bildiğimiz kısımları tamamlayabiliriz
9 Nisan 2010: 08:51 #769063Anonim
Allah razı olsun kardeş.konuyla ilgili bir yazı var onuda ekleyim inşallah.
Mecazî nefs-i emmare ne demektir?
Nefsin, insana kötülüğü emreden ham mertebesine “nefs-i emare” denilir. İnsan kemâle erdikçe bu noktayı aşar, nefsini önce kötülemeye başlar, daha sonra onun sözünü dinlemez hale gelir. Bu terakki yolculuğunun sonunda nefis “marziyye” makamına çıkmakla Allah’ın razı olduğu ulvî bir keyfiyete bürünür.
Bu noktada şu soru akla gelir: İnsan bu makama erdikten sonra terakkisi duracak mı? Onu meleklerden ayıran bu en önemli özellik tamamen kayıp mı olacak? O da melekler gibi sâfileşince daha da ileri hedeflere ulaşması nasıl gerçekleşecek?
İşte bu merakımızı Nur Külliyatındaki şu enfes tahlil tam mânâsıyla hallediyor.
“Bir zaman evliya-i azîmeden nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka,
daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez
ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden
ve heves ve damar ve a’sab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan
ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan
ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören
ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren bir manevî nefs-i emmareyi gördüm.
Ve anladım ki, o mübarek zâtlar hakikî nefs-i emmareden değil; belki mecazî bir nefs-i emmareden şekva etmişler.” (Kastamonu Lâhikası)Hakikate göre mecaz çok zayıf düşüyor ama burada durum tam aksi. “Daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden” tâbirleri bu gölge nefsin, nefs-i emmareyi bazen çok gerilerde bıraktığını ifade ediyor. “Bu da nasıl olur?” diye bir soru aklımıza gelebilir. Ama biraz dikkat ettiğimizde bunun nice örnekleriyle hayatımızın âdeta kaynaştığını görürüz. Bakıyoruz, nefsimiz bize kumar oynamayı hoş gösteremiyor, içkiyi emredemiyor, ‘namaz kılma’ diyemiyor. Demek ki, bu konularda nefs-i emmarenin üzerimizde bir hâkimiyeti kalmamış, diyoruz.
O büyük insanlara birkaç hususta da olsa birazcık benzeyebilmenin hazzını yaşıyoruz. Ama gel gör ki, dünyanın fâni olduğunu çok iyi bildiğimiz ve mü’minlerin kardeş olduklarına inandığımız halde, bir mü’min kardeşimizin eline geçen fâni bir makamı yahut menfaati kıskanmaktan kendimizi alamıyoruz. Kıskançlık damarı bizde hükmedince, iç âlemimiz altüst oluyor, huzurumuz kaybolup gidiyor. “Dünya öyle bir metâ değil ki, bir nizâa değsin” diyen Sadi-i Şirazî’den nice ışık yılı uzaklarda kaldığımızı vicdanımız bize teessüfle haber veriyor. Ama biz kıskançlık damarıyla bu dersi de rahatlıkla kulak ardı edebiliyoruz.
İhlas ile halkı irşada çalışan bir büyük insan, bu hizmeti kendisinden daha güzel yapanları gördükçe sevinir, kalbi takdir hisleriyle dolar. Ama insaniyet hali, bazen kendi mensuplarının artmaması yahut azalması karşısında üzüntüye kapıldığı da olur. İşte bu hâl o ince ruhu feverana getirmeye kâfi gelir. “Ben ne yapıyorum? Halkın teveccühüne mi gönül bağlıyorum? Yoksa rızayı bırakıp riyaya mı sapıyorum?” diye derinden derine üzüntü duyar. Defalarca tövbe eder, istiğfar eder. İşte bu zatta bir an için mecazî nefs-i emmare hükmetmiş ve onun terakkisinin devamına sebep olmuştur.
Üstadımız, Kastamonu Lâhikasında ‘Risale-i Nurun ve bilhassa İhlâs Risalelerinin o iki nefsin bütün desiselerini izale ettiğini’ haber verir. İhlâs Risalesinin tümünde bu tedavinin değişik yönleriyle icra edildiğini görüyoruz. Risalenin baş kısmında “saadet-i ebediye zararına mânâsız, lüzumsuz, zararlı kederli, hodfüruşane, sakil, riyakârane bazı hissiyat-ı süfliye ve menafi-i cüz’iyenin hatırı için ihlası kırma”nın doğuracağı zararlardan söz edilir.
“Hissiyat-ı süfliye” tabiri çok şümullüdür. ‘İzzet-i nefis damarı, ırkçılık damarı, kıskançlık damarı, tembellik damarı, enaniyet damarı‘ gibi ulviyetten uzak her türlü his bu tabirin içine girer.
Demek ki, bazen bu hisler hakikî mânâsıyla olmasa bile hayal mertebesiyle kâmil insanlarda da görülebiliyormuş. İşte o büyük zatların bu süfli hislerin gölgelerine bir an için de olsa kapılmalarını Üstad Hazretleri mecazî nefs-i emmare ile izah ediyor ve bunu bizde hükmeden hakikî nefs-i emmareyle karıştırmayalım diye de şu hatırlatmayı yapıyor:
“Bu zatlardaki, nefs-i emmare değil, belki a’saba devredilen nefs-i emmarenin vazifesidir. Maraz ise kalbî değil, belki maraz-ı hayalîdir.” (Mektûbat)
sorularlarisale9 Nisan 2010: 09:15 #769064Anonim
@nuktepira 189037 wrote:
misal insan limonu gördüğünde, yada adını duyduğunda ağzı sulanır,
burada görev yapan tad alma sinirleri yani asabıdır,benzer şekilde nefsini tam susturmuş, hiç bir harama karşı içinde bir istek yada düşünce kalmamış bir insan,
haram olan bir görüntü veya bir durumla karşılaştığında, içinden bir istek veya herhangi bir hal hissetmese de,
vucudundaki asab, sinir ağları, onda o harama karşı bir hal meydana getirir,
ve yine haramla mücadelede kazanılabilecek derecelerin kazanılması için kişiye bir fırsat tanınmış olur.Burdaki örnekleme güzel Allah razı olsun…
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.