- Bu konu 1 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
12 Nisan 2011: 21:34 #670264
ABDULLAH
Günahları örtün ki Allah da örtsün!
HANGİMİZİN günahı yok ki? Hangimiz melek kadar temiz, saf ve berrağız. Hiçbirimiz. Her birimizin kendimize göre bir günahı vardır.
Kimimiz gıybet etmişizdir, kimimiz hak yemişiz, kimimiz haram kazanıp haram tüketmişiz, kimimiz komşumuzu rahatsız etmişiz, kimimiz daha başka günahlar işlemişizdir. En azından kalbimizle bile olsa günah işlemişizdir. Kötülük düşünüp kalbimize leke sıçratmışızdır.
Bu günahlardan hangisinden tövbe ettik veya tövbe ettiğimiz hangi günahımız bağışlandı. Bilmiyoruz. Yüce Allah bizim hakkımızda nasıl bir karar verecek, bunu da hiçbirimiz bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, Allah’ın rahmetinden ümit kesemeyeceğimizdir. Çünkü ümitsiz insan imanını da yitirebilir. Yaşama sevincini, direncini kaybeder.
Son zamanlarda günah ve hata arama timleri kurduk sanki. Birbirimizin günahlarını dedektörle aramaya başladık. Aslında olması gereken bu değildir. Belki tam zıttı. Bizler kendi hatalarımızı görmeliyiz. Başkalarından önce kendimize bakmalıyız. İyilikte kendimizden daha üstte olanları, daha fazla iyilik yapanları görmeliyiz. Kötülük ve günahta ise kendimizden daha az günahkár olanlara bakmalıyız. Kendimizi herkesten daha günahkár görmeliyiz. Büyük insanlar hep böyle yapmışlar. Çağımızda işlediğimiz en büyük günahlardan birisi de kötülükleri ve günahları teşhir hastalığımızdır. Her gün televizyonlarda, dost sohbetlerinde bunun binlerce örneğini görebilmekteyiz. Maalesef en nezih ve özel toplantılarda bile insanları günah ve hatalarından dolayı fişleyebiliyoruz. Bundan da zaman zaman haz alıyoruz. Düşmüş olanı vurunca, yarın bizim de düşebileceğimizi hesaplamıyoruz.
Rabbimiz gizli ve açık her türlü günahı yasaklıyor (Enam 6/151). Ama günah işleyebileceğimizi de belirtiyor (Nisa 4/17). İnsanız. Hata edebiliriz. Ama bu hata ve günahları ilan etmemeliyiz. Günahımıza şahitler tutmamalıyız. Tek şahidimiz Rabbimiz olmalıdır. Ona yönelmeliyiz. Ondan gizli kalacak hiçbir gizli yoktur. Zira acılar paylaşılarak azalır belki ama günahlar paylaşılarak affettirilmez. Günahların açıkça söylenmesi, günaha karşı olması gereken direnci kırar. Onun için örtülü kalmalı. Allah perdeyi kaldırmadıkça kişi perdeyi kaldırmamalıdır. Günahını böbürlenerek anlatan günahının cezasını katmerleştirir.
Yüce Allah, bütün Müslümanların günahlarını bağışladığı halde günahlarını ortalığa yayanları affetmez. Peygamberimiz günahını açığa vuranı ikaz eder ve şöyle buyurur: Adamın biri gece kötü bir iş yapar. Yüce Allah o kişinin suçunu örter. Fakat o kimse sabah olunca rastladığı kişiye ben dün gece şöyle şöyle günah işledim, der. Allah da geceleyin örttüğü bu suçu ortaya saçar. Açığa çıkarır. Artık bu gizli günah açıkça işlenmiş hale gelir.
Peygamberimiz yanında yetişmiş olan dostları bu hususlarda çok hassaslardı. Bir gün Abdullah bin Mesud’a (RA) bir adam getirilir. Şu adama bakar mısın! Sakalından şarap damlıyor. Bu adama ceza verir misin, derler. Eskiden gayrimüslim bir deve çobanı olan ama sonraları Hz. Peygamber’in eğitiminden geçip Müslüman olan bu zarif sahabi, tam bir zarafet ve insanlık dersi verir. Peygamberimizin kusur, ayıp ve günahları araştırmayı yasakladığını hatırlatır. Sonra da kendiliğinden ortaya çıkan kusur ve ayıpların yargılanacağını ekler. İslam dinini; şiddet, terör, toleranssızlık ve merhametsizlikle eş olarak takdim eden art niyetlilerin veya bu din adına konuştuğunu zanneden sözde hocaların(!) elinden ancak Peygamber (SAV) döneminin temiz hassasiyetiyle kurtarabiliriz. Katışıksız, sadece vahye dayanan, radikallikten uzak, dini Allah için ve insanlık için yaşamakla özetleyebilecek Peygamber (SAV) dönemi.
Başkasının mahrem hayatına girilmemelidir. Aile mahremiyeti korunmalıdır.. Bu mahremiyete sadakat göstermeyecek kadar ucuzlaşmış olanlara imkán verilmemelidir. Hz. Peygamber (SAV); başkasının konuştuklarını onlardan habersiz dinlemeyin. Onların ayıplarını araştırmayın, gizli hallerini ortaya çıkararak onların ahlakını zedelemeyin, buyuruyorlar. Hatta çıtayı yukarı doğru taşıyarak şu tehlikeyi işaret ediyor: Kim bir Müslüman’ın ayıplarını araştırırsa Allah da onun ayıplarını araştırır (ortaya çıkarır).. Allah kimin ayıbını araştırırsa, onun herkesten gizli gözden uzakta yapmaya çalıştığı kusur ve ayıbını ortaya çıkarır ve onu herkese rezil eder.
Özel hayatın dokunulmazlığı olmalıdır. Yasal gereksinim ve insanlığa zararlı bir unsur içermedikçe kişilerin içyüzü ortaya saçılmamalıdır. Şeref ve onur korunmalıdır. Hz. Peygamber (SAV); kim bir Müslüman’ın kusurlarını örterse, Allah da dünya ve ahirette onun kusurlarını örter. Kişi kardeşine yardım ettiği müddetçe Allah da o kuluna yardım eder, buyurur. Peygamberimiz (SAV); namus ve iffeti örtün, kim bunu zedelerse Allah da onu zedeler, ikazını yaparak hálá bu hastalığını tedavi edemeyenlere karşı ayrı bir caydırıcılık yöntemini kullanır. Zarar verirsen zarar görürsün. Ama erdemli tavır, zarar görürüm korkusuyla değil, insani duygulardan dolayı insanları hoş görüp affetmektir.
Belki en zor günde, mahşerde Allah’ın huzurunda günahlarımız birbiri ardınca ortaya döküldüğünde yaşayacağımız şu manzara bize örnek olur: Kıyamet günü Yüce Allah, mümin kulunu hesaba çeker. Onu kendine hiç kimsenin görmeyeceği, duymayacağı şekilde yaklaştırır ve şu günahını hatırlıyor musun diye sorar. Kul hepsini itiraf eder, her şeyin bittiğini zanneder. Tam o esnada Yüce Allah, günahlarını dünyada halktan gizlemiştim, şimdi de o günahları bağışlıyorum, buyurur.
Evet. Günahları, kaçamakları itiraf etmek erdem değildir. Allah örttüyse örtelim. Ama bilelim ki bu rahmet, yani Yüce Allah’ın günahları örtmesi bize günah işleme hakkını ve haklılığını vermez.
Nihat HATİPOĞLU
13 Nisan 2011: 11:02 #788857Anonim
Allah (c.c) razı olsun abim;
SETTAR ismi şerifini çok severim nedense.;
Yüce Allah (c.c.) kuluna rahmet eder ve örter hata ve kusurları;
Bizki o nur halesinin kapısında bir zerreyken nasıl olurda bu acziyetimizle aşikar edelim hem dünyamızı hem ahretimizi mahv eden günahlarımızı;
Allah (c.c.) affetsin bizleri..ve Rahmetiyle muamele etsin biz acizlere inşl..
14 Nisan 2011: 13:44 #788932Anonim
Şeytanlar, şer ve tahribe; melekler ise hayır ve tamire kabiliyetli olarak yaratılmışlardır. İkisinin de aksi istikamet’te bir davranış sergilemeleri mümkün değildir.
Ancak insan denilen varlık, söz konusu olunca ortaya farklı bir tablo çıkıyor. Zira onun hem yaratılışı ve hem de yaratılış amacı çok farlıdır. Melekler gibi hayır ve tamire, şeytanlar gibi de şer ve tahribe müsait bir mahiyette yaratılmıştır. Eline verilen irade ile iki yoldan birisini tercih hürriyeti kendisine bahşedilmiştir. Bu tercih sayesinde “melek gibi bir insan” veya “şeytan suretinde bir varlık” olarak hafızalarda iz bırakıp gitmektedir.
Evet insan, bir ömür boyu, hayır ile şer, güzel ile çirkin, fayda ile zarar, sevap ile günah gibi birbirine zıt kavramlar ve kararlar arasında mücadele ederek nihai tercihini ortaya koyacaktır.
İşin en ilginç tarafı, hayır veya şer adına açılan her bir kapının, ikinci bir kapıya açılan bir davetiye özelliği taşımasıdır. Yani, şer adına atılan her adım, ikinci bir şer adımını daha cazip ve kolay kıldığı gibi, hayır adına yapılan her bir tercih de, ikinci hayırlı tercihi daha kolay ve cazip kılmaktadır. “Elini uzatan kolunu kaptırır” deyimi ile ifade edilebilecek bir manzara ortaya çıkmaktadır.
Hayır ve iyilik adına yapılan en ufak tercihler; bir binanın duvarına konan birer tuğla gibi, yükseldikçe şevk ve heyecan vermekte ve daha fazla tuğla koymaya itmektedir.
Ancak, şer ve tahrip adına ortaya konan ufak tercihler ise, mükemmel bir yapıya sahip bir binadan birer tuğla çekip çıkarmak gibidir. Kısa vadede ciddi bir zarar ve tehlike doğurmasa da, uzun vadede zuhur edecek tehlikelerin sinyalleri gibidir. Evet bir arkadaşımızın kalemini çalmak, büyük bir suç olmayabilir. Fakat bu fiil ileride banka hortumlamaya bir davetiye teşkil etmesi açısından büyük bir tehlikedir. Zaten bütün büyük günahlar ve yanlışlar, küçük küçük sapmalardan kaynaklanmıyor mu?
Bunun neden böyle olduğunu hiç merak ettiniz mi?
Peki merakınızı gidermek ister misiniz?
Evet her bir günah, insan bünyesine giren birer mikrop gibidir. Zamanla bünyeyi tahrip eder. Erkenden önlem alınmaz ise, uzun vadede tedavisi imkansız rahatsızlıklara sebep olabilir. Mikrobun bedene yaptığı etki ve tesiri, günahlar, ruh ve kalbe yapar. Günahlar, maneviyatın mikroplarıdır.
Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır. Her bir mikrop içinde ölüme giden bir yol olduğu gibi. Evet günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra ta nuru imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Eğer o günah hemen istiğfar ile imha edilmez ise, manevi bir yılan gibi kalbi ısırıp zehirleyebilir.
Mikrobun sebep olduğu küçük hastalıklar erken tedavi edilmez ise, hayati bir tehlikeyi netice verebilir. Eğer küçük günahların maneviyatımıza yaptığı tahribat da çabuk imha edilmez ise, maneviyatın ölümü ile sonuçlanabilir.
Küçük günahları küçümseyenler, büyük günahlara zamanla boyun eğmek durumunda kalabilirler. Zira mikrop küçümsenmez. Küçümseyen, pehlivan da olsa zamanla yerlere serilir.
Her bir günahın insan maneviyatına yaptığı tahribatı şöyle bir örnek ile açıklamakta fayda mülahaza ediyorum. İnsan bedenine batırılan küçük bir iğne, bir iki kan damlasına mal olur. Hayati bir tehlike söz konusu olamaz. Ancak “Bir iki kan damlasından ne çıkar” duyarsızlığı ve gafleti ile hareket edilip önlem alınmaz ve iğne batırılmaya engel olunmaz ise, ölüm davetiyesine onay vermek kaçınılmaz olur.
“Bir haram işledikten sonra, fazla araya zaman koymadan hemen bir iyilik yapın” mealindeki hadisin sırrı de bir derece anlaşılmış oldu. Zira, fıtrat kalesinde açılan menfezin kapatılması, tahribatın onarılması demektir. İyilik işlemek.
En iyisi mi, yara almamaya dikkat etmek, önceliğimiz olmalı. Kalkanımızı yanımızda taşımalı ve okları etkisiz hale getirmeliyiz. Evet maddi oklara karşı kalkanımız olduğu gibi. Manevi oklar olan günahlara karşı da kalkanımız: “Takva”dır.
Bir mümin için, dört bir tarafta binlerce günahın taarruza geçtiği böyle bir asırda takva, gündeminin birinci maddesini teşkil etmelidir.
Zaten Kur’anın da, imandan sonra bize emrettiği en önemli husus “takva ve iyilik yapmak” değil midir?
Takva: Allah’ın yasakladığı şeylerden, günahlardan kaçınmaktır. Salih amel ise. Allah’ın, yapın dediği hayırlı işleri yapmaktır.
Ancak şu var ki, içinde yaşadığımız asırda tahribat ve menfi cereyanlar dehşet saçarak maneviyatları bozmayı hedef aldığı için, takva bu tahribata karşı en büyük silahtır. Öyle ki, takva, Salih amelden de daha büyük bir öncelik kazanmıştır. Çünkü zararları uzaklaştırmak, faydalı şeyleri kazanmaktan daha önceliklidir. Arkasından, verilen bir kıvılcımla yanıp tutuşmaya başlayan bir mağazanın önündeki binlerce müşterinin vereceği kazancı bırakıp yangını söndürmeye koşan mağaza sahibinin yaklaşımı ile hareket etmek zorundayız.
Günah ve haram kıvılcımları ile yanıp tutuşan bir maneviyatın, zamanla hayır ve iyilik yapmak demek olan Salih amel işlemeye mecali kalmayabilir.
Kaldı ki, takva içinde, Salih amel de vardır. Çünkü bir günahı terk etmek, bir vaciptir. Bir vacip ise çok sünnetlere mukabil sevabı vardır. Az bir amelle ve saldıran yüzlerce günahı terk etmek ile yüzer vacip işlenmiş demektir.
Günahlar karşısında bir bir dökülüp giden binlerce Müslüman evladının halini “”bana, ‘sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var. alevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. o yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var? o müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? dar düşünceler, dar görüşler!.” İfadeleri ile dile getiren ve ufkumuzu genişletip kendimizi bir kez daha gözden geçirmemizi isteyen Bediüzzamanın, bir yandan da ümitsizliğe girmememiz için “farzlarını yapan ve büyük günahlardan kendini muhafaza eden inşallah kurtulur.” Şeklinde ki, şu beşaretli ifadeleri ile dizlerimize fer olmaktadır.
Evet, Kur’ani bir tabir olan “YAKLAŞMAYIN” uyarısı bizim için parola olmalı. Zira manyetik alana girdikten sonra, geriye dönüp kurtulma şansımızı tehlikeye sokabiliriz. Bu uyarıyı dikkate almayıp, zamanla, Her türlü hayır ve iyiliği yapmayı istediği halde, ancak şer merkezlerine doğru çekilircesine giden bunca inanan
insanın durumu bizlere çok şey anlatmaktadır. “İstemiyorum ama gidiyorum. Gitmekten kendimi alıkoyamıyorum.” Feryatlarına kulaklarımız yabancı değildir.
Başkalarının ağzından kulaklarımıza gelen bu inlemeler, bir gün, bizim ağzımızdan başkasının kulağına gitmeyeceğine garanti verebilir miyiz?
Garanti veremeyiz, ancak önlem alabiliriz. Öyle ise, Hayatın lezzetini ve zevkini istiyorsak, şu üç esasa dikkat etmeliyiz:
Hayatımızı:
1-İmân ile hayatlandıralım
2-Farzları işleyerek süsleyelim
3-Günahlardan çekinmekle muhâfaza edelim vesselam… -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.