- Bu konu 27 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
22 Eylül 2008: 17:54 #701197
Anonim
sayın ARİF Allah razı olsun….
Hepsinde ayrı ayrı dersler gizli….paylaşımlarınızın hepsi birbirinden güzel….22 Eylül 2008: 22:18 #701237Anonim
SINIF ÖĞRETMENİ, çocukların uykuları üzerine bir araştırma yapıyordu. Rüya görmenin insan ruhunu ne kadar rahatlattığını ve onlar için ne kadar gerekli olduğunu belirttikten sonra:
— Söyleyin bakalım!. dedi. Bu gece ne gördünüz?
Çocuklar, tek tek el kaldırarak rüyalarını anlatmaya başladılar. O haftaki rüyaların bir çoğu, üç gün önce meydana gelen korkunç tren kazası ile ilgiliydi. Bir de, cinnet geçiren bir emeklinin, karısı ve çocuklarını yol ortasında bıçaklaması ile…
Öğretmen, arka sıralarda oturan bir öğrencinin el kaldırmadığını görünce, ona doğru yaklaşıp:— Hayrola arkadaş!. dedi. Yoksa sen hiç rüya görmüyor musun?
Küçük çocuk, yanakları pembeleşirken:
— Elbette görüyorum!. diye gülümsedi. Ama benim rüyalarım çok farklı.
— O zaman, gördüğünü anlat!. dedi öğretmen. Aynı şeyleri görmen gerekmiyor.Küçük çocuk:
— Ben, dedemle birlikte gittiğim balık avını gördüm!. dedi. Köyümüze yakın olan derede idik. Ve koca bir balık tutarak eve götürdük.
Öğretmen, yaptığı çalışmayı, bir sonraki dersinde de sürdürdü. O hafta görülen rüyaların büyük bir çoğunluğunda, petrol zengini bir ülkenin bombalanması sırasında ölen yüzlerce çocuk vardı. Diğer rüyalar ise, meşhur bir şarkıcının ayağından vurulması ve iş adamlarından birinin kaçırılması ile ilgiliydi.Öğretmen, arka sıradaki öğrencinin bu sefer de el kaldırmadığını görerek yanına gitti ve ona ne rüya gördüğünü sordu.
Küçük çocuk, dışarıdaki karlı dağlara bakıp:
— Geçen hafta bir çok kuzumuz doğdu, dedi. Rüyamda onları, dağın yamacındaki pınara götürmüştüm. Bu arada çiçeklerle konuşup, gökyüzündeki kuşlarla yarıştım. Onlar gibi uçuyordum havada.
Öğretmen, araştırmasını biraz derinleştirdiğinde, çocuğun diğer kardeşlerinin de aynı türde rüyalar gördüğünü öğrendi. Hatta dedesi bile, onlar gibiydi.Sonunda merak edip:
— Hep bu türden rüyaları görmeniz çok harika!. dedi. Sanki birer film gibi her biri. Yoksa bunun için bir formül mü var?Küçük çocuk:
— Bilmiyorum öğretmenim!. diye gülümsedi. Televizyon alamayacak kadar fakir olduğumuz için, Allah bize bu filmleri gösteriyor olmalı.cuneydsuavi zaferdergisi
23 Eylül 2008: 11:29 #701308Anonim
allah razı olsun ahsen….
23 Eylül 2008: 12:08 #701312Anonim
ARİF;31693 wrote:allah razı olsun ahsen….ecmain olsun insaAllah ARİF kardesim
23 Eylül 2008: 12:11 #701313Anonim
ÜCRA bir köyde yaşayan adamın biri, çektiği zahmetlerden bıkıp usanmış. Ve büyük bir şehre, fazla bir masraf yapmadan yerleşmek için, Allah’a dua etmiş.
“Amin!.” deyip ellerini indirdiğinde, bir ses ilham suretinde kalbine yansıyarak:
— Duan, eşref saate rast geldiğinden, Allah tarafından kabul edildi, demiş.
Adam, sanki bayram yapmış bu müjde karşısında. Fakat hemen şımarıp:
— Madem ki eşref saate denk geldi, göç edeceğim şehri, oturacağım semti, bana nasip edilecek yerin ve komşularımın özelliğini ben seçeceğim!. diye ısrar etmiş.
Kalbinde duyduğu ses, Allah’ın takdirine karışmakla hata ettiğini, Rabbinin neylerse güzel eylediğini söylemiş ama, adam ha bire diretmiş: “Seçimi ben yapacağım!.” diye mızıldanarak.
Ses, bunun üzerine:
— Şartlarını söyle bakalım, demiş. Ama dikkat et!. Gideceğin yer, sözlerine göre belirlenecek. Yanlış bir şey söylersen, bu işten dönemezsin.
— Anlaşıldı!. diye atılmış bizimkisi. İstanbul’u seçiyorum, tamam mı?
— Tamam!. demiş ses. Zor bir istek sayılmaz.
— Deniz de görülsün!. demiş, bu sefer adam. Her tarafta bol bol ağaç bulunsun, bu köydekiler gibi. Bir de büyük veli olsun yakınlarında.
Yine aynı ses:
— Biraz zor da olsa çözüm var!. demiş. Eyüp Sultan civarı, senin için uygundur.
— Son şartım da şudur!. diye atılmış adam. Sağımdaki, solumdaki, altımdaki, üstümdeki, hiç bir komşum beni rahatsız etmeyecek. Karı-koca kavgası olmayacak. Ne kapıdan ne de pencerelerden, içki ve sigara kokusu sızmayacak. Komşularımız, televizyon ya da teyplerinin sesini, değil bangır bangır açmak, yüksek sesle bile konuşmayacak, bahçeme bir çöp bile atmayacak, üstümüze balkondan bir şey dökmeyecekler. Bu şartları sağlayan bir yer istiyorum.
Kalbine yansıyan ses, o an kesilmiş, fişinden çekilen bir radyo gibi. Adam, zor bir şart ileri sürdüğünden eminmiş, bu yüzden de heyecanla bekliyormuş kararı.
Bir saat kadar sonra, cevap verilmiş:
— İstediğin şartlar doğrultusunda, yerin belirlenmiştir!. Hemen yarından sonra, Eyüp Sultan Mezarlığı’na gidiyorsun!.zaferdergisi
24 Şubat 2009: 13:46 #732197Anonim
HAYATIN YANKISI
Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yaparken birden çocuk takılıp düşer. Canı yandığından; “Ahhhhh!..” diye bağırır. Yakındaki bir dağdan; “Ahhhhh!..” diye bir ses duyunca, çocuk şaşırır.
Merak edip; “Sen kimsin?..” diye bağırır. Aldığı cevap yine; “Sen kimsin?..” olur.
Bu cevaba kızıp; “Sen bir korkaksın!..” diye tekrar bağırır. Dağdan gelen ses; “Sen bir korkaksın!..” diye cevap verir.
Çocuk babasına dönüp sorar: “Baba, ne oluyor böyle?” Babası; “Oğlum, dinle ve öğren!” der ve dağa dönüp; “Sana hayranım!..” diye bağırır. Gelen cevap yine; “Sana hayranım!..” olur.
Baba tekrar bağırır, “Sen muhteşemsin!..” Gelen cevap yine; “Sen muhteşemsin!..” olur. Çocuk çok şaşırır, ama hâlâ ne olduğunu anlamaz.
Babası açıklamasını yapar. insanlar buna yankı derler, ama aslında bu hayattır. Hayat daima sana, senin verdiklerini geri verir. Hayat yaptığımız davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev! Daha fazla şefkat istediğinde, daha şefkatli ol! Saygı istiyorsan insanlara daha çok saygı duy. insanların sabırlı olmasını istiyorsan, sen de daha sabırlı olmayı öğren!
Bu kural hayatımızın her anı için geçerlidir. Hayat bir tesadüf değil, yaptıklarımızın aynada bir yansımasıdır.
24 Şubat 2009: 14:37 #732211Anonim
abi ALLAH razı olsun güzel hikayeler .katkıda bulunanlarada teşekkürler.
14 Ekim 2009: 12:09 #757383Anonim
Bir gün,
kendini bilmezin biri
Behâeddîn Buhârî hazretlerine
rahmetullahi aleyh
hakaret etti.büyük Velî
hiç karşılık vermedi.Onu üzecek bir davranışta
bulunmadı.Ancak,
bir müddet sonra
O adam birden hastalanıp,
ölüm hâline geldi.Hatâsını anlayıp,
pişmân oldu yaptığına.
Ve affetmesi
için haber gönderdi
bu (büyük Velî)ye.Mübârek zât,
merhamet etti yine.Ziyaretine gidip sordu:
Nasılsın kardeşim?Çok hastayım efendim,
Büyük zât,
onu tesellî edip;
Tek şifâ verici Allahü teâlâdır.
İnşallah sana da şifâ verir.
Buyurdu.Duâsı kabul oldu.
Ve ânında iyileşip kalktı adam.
Hiçbirşeyi kalmamıştı.Elerine yapışıp;
Sizi incittim, ama çok pişmânım,
ne olur beni affedin,
dedi.Büyük Velî;
Evet, o zaman kalbimiz incinmişti.
Ama şimdi gönlüm size karşı
tertemizdir, müsterih ol,
buyurdu.Ve ilâve etti:
Unutma ki, Allah dostları,
(kınından çıkmış Kılıç)
gibidirler.Fakat
o kılıçla kimseye vurmazlar.
Belâsını arayanlar, kendileri
gelip boyunlarını vururlar
o kılıçlara.14 Ekim 2009: 12:13 #757388Anonim
Takdir-i ilahi işte 🙂
Allah razı olsun14 Ekim 2009: 12:17 #757384Anonim
@Ruh 160333 wrote:
Takdir-i ilahi işte 🙂
Allah razı olsunecmain inş Ruh kardeşim..
Güzel bir konu açılmış.. Arif abimiz, Ahsen ablamız başta; katkısı olan herkesden ve okuyanlardan, unutmayıp sağa sola 🙂 anlatanlardan Rabbimiz razı olsun…
14 Ekim 2009: 13:24 #757391Anonim
Seyyid Emir Külal hazretleri “rahime-hullahü teâlâ”, bir gün, talebesiyle camiye giderlerken, bir çocukla babasını gördüler az ilerde.
Onlara doğru geliyorlardı.Çocuk, Emir Külal hazretlerini görünce çok sevdi bu zatı.
Çok sevimli geldi kendisine.Babasına dönüp;
– Babacığım, bu zat kimdir? diye sordu.Ancak babası, sevmiyordu bu zatı.
Bu yüzden ileri geri konuşmaya başladı bu büyük Veli hakkında.
Emir Külal hazretleri de duymuştu konuştuklarını.Ona doğru dönüp;
– Bana değil, kendine zarar verdin. Zira bir Allah adamına hakaret eden iflah olmaz, sonu feci olur, buyurdu.Ancak aldırmadı adam.
Yine öyle konuşmaya devam etti.
Ve ayrılıp gitti.Fakat aradan çok zaman geçmemişti ki, “uyuz” oldu o kimse.
Kime gittiyse çare bulunamadı.Sonunda aklı geldi başına.
Nereden geldiğini anladı bu illetin.Yakınlarına;
– Çabuk beni Emir Külal’e götürün! dedi.Götürdüler hemen.
Ancak iş işten geçmişti.Büyük Veli;
– Malesef o iyi olmaz. Ben helal etsem de, önceki Evliyalar helal etmezler, buyurdu.– Neden efendim? dediler.
– Çünkü o, büyüklerin ok’unu yedi bir defa. Ne yapsa da çare olmaz artık.Me’yus halde geri döndüler.
Yolda tökezleyip düştü ve öldü.
Bu zat, bir gün sevdiklerine;
– Kardeşlerim, bu dünyayı sevmeyin ve Allahü teâlâyı hiç unutmayın. Bir günah karşısında, Allah’tan korkup titreyin ki, dinimizde bundan büyük ibadet yoktur, buyurdu.Ve ekledi:
– Kim Allah’tan korkuyorsa, siz de ondan korkun. Onu üzmekten, kalbini kırmaktan çok sakının.17 Ekim 2009: 12:38 #757589Anonim
Kim Allah’tan korkuyorsa, siz de ondan korkun. Onu üzmekten, kalbini kırmaktan çok sakının
fevkalade önemli bir düstur.ALLAH razı olsun.17 Ekim 2009: 12:55 #757599Anonim
BENDEN HAYIRLISI GELSİN
Yatsı ezanına birkaç dakika vardı. Camiye gitmek üzere son hazırlıklarımı yapıyordum. O sırada kapının zili çaldı. Kapıyı açtım. Karşımda uzun zamandır görmediğim bir dostum. Beni ziyarete gelmiş. Selamlaşıp, kucaklaştık. Buyur ettim. Çay eşliğinde uzun bir sohbet için salona geçtik.
Muhabbet gerçekten koyu idi. Nasıl geçtiğini anlayamadığımız üç koca saatin ardından misafirim geç oldu, bana müsad diyerek noktayı koydu ve kalktı. Sokağın başına kadar eşlik etme teklifime, memnun olurum cevabını verdi.
Birlikte çıktık. Sokağın başına vardığımızda Şimdi ayrılık vakti. Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah diyerek elini uzattı. Kucaklaşırken, dostumun ettiği duaya alışkanlıkla amin dedim. Ve arkadaşım sokağın köşesini döndü gitti…
Eve dönerken, arkadaşımın veda sözleri takıldı aklıma. Ben gidiyorum ta ki benden hayırlısı gelsin. Düşündüm, düşündükçe ürperdim. Bu bir dua idi. İlk kez duyduğum yaman bir dua. Gayri ihtiyari birkaç kez tekrarladım. Sıcacık duygularla doldum. Bir şey tarafından kuşatılmıştım. Bütün benliğimi dolduran güzel bir şey.
Ertesi gün ilk işim arkadaşımı telefonla aramak oldu. Nedir, nereden duydun diye sordum. Bu özlü duadan çok etkilendiğimi anlayan dostum,Hz. İsa Aleyhisselam ın, Peygamber Efendimiz in geleceğini müjdelediği duaymış bu dedi. Ne güzel dua imiş! Tuttum bu duayı dedim. Güldü ve o halde hiç bırakma. Ayrıca vesile ol, başkaları da tutsun diye cevap verdi ve bana bir hayır kapısı aralayarak telefonu kapattı.
Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah.
Tutmuştum bu duayı. Bırakmaya da niyetim yoktu.
İşte giden gitmişti. Hayırlı bir insandı giden. Fakat, gelmesi için dua edilen daha hayırlı kimdi ya da neydi? Bir insan? Bir haber? Yoksa yeni bir gün, yeni bir gece mi? Bir insan ise ya da bir haber, beklemeye değer. Gündüz ya da geceyse hayırlı olan, geri bırakmamaya, ihya etmeye değerdi. Tutmuştum bu duayı.
Günler günleri kovaladı, hayırlar hayırları… Dua halen zihnimi meşgul ediyor. Ben de dostumun tavsiyesine uyarak, işitmeyenlere bu duayı duyurmakla vazifeli olduğumu hissediyor, fırsat doğdukça vazifemi ifa ediyordum.
Kim bilir, daha ne kadar böyle duyulmamış sözler, dualar vardır. Ve kim bilir ne kadar yitip giden…
Unutulmuş sözler, dualar gibi yitip gitmemek için, giderken kendisinden daha hayırlısı için dua eden dostlara kulak vermekten başka çare var mı? Ve hayır dileyen bütün sözlere.
Her sabah namaz uykudan hayırlıdır diye seslenen müezzin hayra çağırır. Yanlış bir adımda kalbin derin bir yerinde uç veren sızı hayra çağırır. Hayır her adımdadır. Can kulağını açık tutana.
Ninelerimiz, evin çatısında ötüp duran kargaya,hayrola karga, hayır isen öt, şer isen git derler, karganın ağzından hayrı çağırırlardı. Dedelerimiz, ters giden, sarpa sarmış işlerini hayırlısı olur inşallah der, bir çırpıda aşıverirlerdi.
Şimdi hayra sarılıp hayır dileyenler ne kadar az. Daha hayırlısı onun için mi gelmiyor ne?
ve şimdi ben gidiyorum, ta ki BENDEN HAYIRLISI GELSiN18 Ekim 2009: 09:20 #757707Anonim
ISLATILINCA BÜYÜYEN AYAKKABILAR
Sene 2000; ben dört yıllık öğretmendim. Üçüncü sınıfı okutuyordum. Tayinim Suriye sınırına yakın bir köye çıkmıştı. Halk Arapça konuşuyordu. Sınıfımda Abdullah adında çelimsiz mi çelimsiz bir çocuk vardı. En kısa boylu öğrencimdi.Annesi kuma gelmişti. Yaşadığı ilçede aileler pazara sebze ve meyve satmaya gelirlermiş. Bu arada da kızlarını soran olursa fiyatını söyleyip verirlermiş. Eğer dul ve çocuklu ise, fiyat düşermiş. Bunları bana Abdullah’ın annesi anlattı. O da dul ve çocuklu idi. Yani ucuza gitmişti. Çocuğu istenmediği için babasına verilmişti. Bunun karşılığında yeni kocası ona iki bilezik almıştı. Gözlerinden akan yaşlarla anlatıyordu bunları… İlk eş evin hanımı, kuma ise hizmetçiydi. Abdullah ikinci eşten olma çocuğuydu. Köye göre varlıklı sayılabilecek bir aileydi ama bu hiç belli olmuyordu.
Sanki ikinci el araba pazarına gidip az kullanılmış araç satın alıyorlardı. Evde sürekli anne ve oğul dışlanıyor, şiddet görüyordu. Abdullah sınıfımda en zeki öğrencilerdendi. O sınıfım maskotuydu. Parlak fikirleri vardı. Beni daima güldürmeyi başarırdı. Birinci sınıftayken kolunu kırmış, üç ay ödevlerini bana yaptırmıştı. Üç ay hece tablosuna ulaşabilmesi için her derste kucağıma alıp okutmamı istemişti. Onun yüzünden sınıftaki bütün öğrencileri kucağımda okutmak zorunda kalmıştım.
Kış gününde bile üzerine giyecek bir kabanı yoktu. O küçücük parmakları mosmor olurdu. Ama onurluydu. Asla hiç kimsenin yardımını kabul etmezdi. Sürekli ” Ben büyüğünce doktor olacağım. Annemin bütün morluklarını iyileştireceğim.” derdi. Kendi morarmış kollarını hiçe sayarak…
Hava soğuk ve yağmur yağmıyordu. Ancak Abdullah, sürekli ayakları ıslak geliyordu. İki üç gün ses çıkarmadım. Artık dayanamayıp sordum. “Abdullah neden ayakların ıslak? Dışarıda yağmur yok. Nerede ıslatıyorsun kendi?” Abdullah bana mucit edası ile bakıp; yeni bir şey keşfettiğini söyledi. Merakla onu dinlemeye başladım:
_ Öğretmenim, bu ayakkabılar bana küçük geliyor. O yüzden her sabah giyerken canım acıyor. Ama ben ayakkabılarımı akşamdan suya koyarsam; sabah canımı acıtmadan giyebiliyorum. Yani ıslattığımda, ayakkabılarım büyüyor öğretmenim… Bunu ben icat ettim. Dedi.
İlk andaki şaşkınlığımı üzerimden atıp; sınıfa dönerek ” Bu icadı için Abdullah arkadaşınızı alkışlayın.” dedim. Bütün öğrenciler var güçleriyle Abdullah’ı alkışlıyordu. Küçük mucit de gülerek etrafına bakıyordu. Ağlamamak için zor tutuyordum kendimi…
Öyle bir şey yapmalıydım ki artık ıslatılmış ayakkabı giymemeliydi. Ertesi gün ayakkabıcıları dolaştım. Onlardan sınıfım için yardım edip edemeyeceklerini sordum. Şimdi “Neden sen almadın?” diye düşünüyorsanız; buna ailesi asla izin vermezdi. Bir dükkan tüm sınıfın ayakkabı ihtiyaçlarını karşılamayı kabul etti. Ben listeyi ve getirilecek ayakkabı numaralarını önceden aldığım için hemen dükkan sahibine uzattım. O da bir hafta sonra sözünü tuttu ve sınıfıma yirmi beş çift ayakkabı getirdi. Bunu ölmüş annesinin hayrına dağıttığını söyledi.
Böylece Abdullah da ıslatarak büyüttüğü ayakkabılarını rafa kaldırmış oldu.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.