- Bu konu 7 yanıt içerir, 6 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
12 Mayıs 2011: 22:22 #671393
ABDULLAH
Hakkımı Helal Etmiyorum !….
evet…. Son günlerde çokça duyduğum ve duyduğumda sinirlerimi oynatan bir cümle …. Tokmak gibi kafaya vuruluyor ….
Hakkımı Helal Etmiyorum ! Hıııh !
Mahşerde gününü görürsün sen !….yâa! Hangi Hak ! ?
içini dök boşalt, nefsini konuştur sonra hak helal etmiyorum diye çığlık at …
Hak mı kalır daha ,sen nefsini rahatlatarak kişinin üzerinde bıraktığı hakkı zaten bertaraf ediyorsun , daha neye hak sorarsın , Mahşer günü huzur-u ilahiye çıktığında ve Allah’tan X hakkında hak taleb ettiğinde O rahman-ı zülcelal sana buyurmaz mı ”Ey kulum sen o hakkı dilinle dünyada aldın bu tarafa hak mı bıraktın” !?
Bakın Hazreti Peygamber aleyhisselam hırsızın birşeylerini çaldığı ve hırsıza sövüp kötü konuşan Hz. Aişe validemize ne diyorlar : ” Ey Aişe onun günahını hafifletme ” (Ebu Davud)
Dilimizle üzerimize düşen X kişinin hakkını zaten harcıyoruz sonra ”Hakkımı helal etmeeem! diyerek çırpınıyoruz….
hadi burayı geçelim….
Müslümanlığımıza asla toz kondurmayan bizler bu hak hukuk’u silah gibi kullanmak da niye ? Bu nefsimizi konuşturmak ta niye ?
Hakmış! Aman iyi ki bir hak geçti elimize ,tut bırakma, vur o hakkı mümin kardeşinin kafısına vur vur ……
Nasıl olsa Amcasını dahi öldüren vahşiyi affeden, Ey Müslümanlar birbirinize düşmanlık beslemeyin,Ey Allah’ın kulları kardes olun , din kardesine küsmek helal değildir diyen , Kendisi türlü türlü eziyetler yapan kafir sürüsünü dahi helak etmeye gelen Cilbril’i durdurup ”Onlar bilmiyorlar,bilselerdi böyle yapmazlardı” diyebilecek kadar merhametli Peygamber senin örneğin değil (!)
Yeri gelince ‘dön rasulullah, seni seviyorum Rasullah ‘ diye naralar atmayı iyi biliriz ama… Bu ne iştir Kalbinde zerre miktadarı kin olan cennete giremez diyen Rasulullah’ı dinlemeyiz…
Hakkımı helal etmiyorum ! hıııh ! etme !
O vakit beklersin Mahşer meydanında hak hukuk işlerinin hal olmasını millet akın akın cennete girerken sen de hâlâ ”haaak! hak!” diye orada mıhlanırsın ….
Allah ”Allahın sizi afetmesini sevmez misiniz , O halde sizde affedin ” buyururken
Haaakkk ! Haaak! ” diye debelenenlerin acaba Allah’ın huzurunda hangi erdemle duracaklarını merak ediyorum ..Affetmek büyüklüktür derler ve affederek Rabbimizin muhabbetini kazanırız belki de diye düşünmek yerine Rahmanın huzuruna yanında davalıları ile çıkıp absürt şeylerden hak taleb etmeye utanırım …
Hakkımı helal etmiyorum ! hıııh !
alinti
13 Mayıs 2011: 07:46 #791426Anonim
Çok güzel bir konuya değindiniz
harika bi alıntı
zevkle okudum
tşk13 Mayıs 2011: 07:50 #791429Anonim
içini dök boşalt, nefsini konuştur sonra hak helal etmiyorum diye çığlık at …
desenize mahvolduk:( hak talep edemiycemiz gibi hakkada girdik Allah affetsin inş..
ben bu konuyuda çaldım….13 Mayıs 2011: 09:30 #791440Anonim
Mevzumuzla alâkalı ayetlerden biri de İfk hadisesi üzerine nazil
olmuştu. Zira Hazreti Aişe annemize iftira eden münafıkların dedikodu
ve bühtanlarına kendilerini kaptıran üç Müslümandan biri, Hazreti Ebû
Bekir’in yardımlarıyla geçinen Mıstah b. Üsâse idi. Hazreti Ebû Bekir
Efendimiz , kızına yapılan iftiraya karıştığı için Mıstah’a vermekte olduğu
yardımı kesmiş ve artık onun ihtiyaçlarını görmeyeceğini söylemişti
ki şu mealdeki ayet indirildi: “İçinizden fazilet ve imkân sahibi olanlar,
akrabaya, fakirlere, Allah yolunda hicret etmiş olanlara sadaka vermeme
hususunda yemin etmesinler. Affedip müsamaha göstersinler. Siz de,
Allah’ın sizi affedip müsamaha göstermesini arzu etmez misiniz? Allah
gerçekten Gafurdur, Rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).”
(Nur, 24/22) Bu kelâm-ı ilâhî, Ebu Bekir’in (radiyallahu anh) fa-ziletine
vurguda bulunuyor; sonra da, onu afv u safha çağırıyor; onun gibi
sânı yüce, nâmı celîl, yâdı cemîl olan bir insana affetme ve bağışlamanın
daha çok yakışacağını ifade ediyor ve “İstemez misiniz Allah da sizi affetsin!”
cümlesiyle bir kurtuluş yolu gösteriyordu. Bu soruda çok önemli
bir espri vardı. Herkes kendi kusurunun affedilmesini ister; hatalarının
hoş görülmesini ve günahlarının yarlıganmasını arzu eder. Bekler ki,
kendisine nazar-ı müsamaha ile bakılsın. Diler ki, kusurları görülmesin
ve ümit eder ki, ona da “Hadi geç, sen de affedildin” denilsin. Öyleyse,
böyle bir af ve müsamaha bekleyen insanın aynı muameleyi başkaları
için de düşünmesi gerekmez mi? Bağışlanma uman bir insanın önce
başkalarını bağışlaması icap etmez mi? İşte, bu espriyi kavrayan Hazreti
Ebû Bekir, “Allah’ın beni yarlıgamasını elbette arzu ederim. Vallahi, artık
Mıstah’tan hiçbir yardımı eksik etmeyeceğim” demiş ve onun nafakasını
vermeye o günden sonra da devam etmişti.
Evet, istemez misiniz Allah da sizi affetsin? Şahsen, hem Allah’ın beni
affetmesini diler, O’nun rahmetinden afv u mağfiret dilenirim, hem de
insanlar tarafından da bağışlanmayı isterim. Hepimiz insanız, her zaman
kusurlarımız olabilir. Otururken kalkarken, yerken içerken, konuşurken
hatta susarken, hal, tavır ve mimiklerimizde bile değişik kabalıklarımız
bulunabilir. Arzu ederiz ki, insanlar bunları hoş görsün, affetsin ve
beşerî boşluklarımıza versinler. Biz, çoğumuz itibarıyla, boşlukta yetişmiş,
üst üste kopuklukların yaşandığı bir dönemin çocuklarıyız. İyi bir
insanın yetişmesinin adeta imkânsız olduğu bir devirde, dikenler arasında
gül cilveleri gösterme gayretleriyle büyümüş zavallılarız. İyi insan olmak
için şartların hiç el vermediği zor bir dönemi idrak etmiş yarım insanlarız.
Elbette kusurlarımız olacak ve çok sürçeceğiz. Sadece lisan
sürçmesine maruz kalmayacağız, elimiz çarpacak, ayağımız tökezleyecek,
gözümüz kayacak, kulağımız kirlenecek. Bütün bunlar karşısında
26
çok arzu ederiz Allah bizi yarlıgasın, Resûl-ü Ekrem bağışlasın, Kirâmen
Kâtibîn “Acı bunlara yâ Rabbi!” deyip hakkımızda mağfiret dilesin ve
mü’min kardeşlerimiz de affeylesinler. Hata ve kusurlarımızdan dolayı
bizi bütün bütün kara görmesinler; meseleye imanın aydınlığında baksınlar…
Baksınlar, dikkatle bir kere daha baksınlar… Arasınlar, mercekle
arasınlar ve sonra, “Evet, bu insanın sağı-solu hep karanlıkla kaplı ama
bir yanında küçük bir iman ışığı var” deyip gözlerini o ışığa teksif etsinler,
nazarlarını orada derinleştirsinler. O küçük parıltıyı gözlerinde
büyütsünler; öyle ki, bütün karanlıkları o minnacık ışıkla boğsunlar.
Zannediyorum, kendi hakkımızda böyle bir muameleyi hepimiz arzu
ederiz. Öyleyse, kendimiz için istediğimiz bu müsamahayı, herkes için
de arzu etmeli ve bu mevzuuda cimri davranmamalı değil miyiz?
Haddizatında, mü’minlerin ruhunda iyilik duygusu hâkimdir; dolayısıyla,
onlar, güzel düşünür, iyi görür, doğru konuşur ve kötülükleri
iyilikle savarlar. Hatta birilerini tutarken ve onların haklarını
savunurken bile dengeyi kaçırıp meseleyi başkalarına düşmanlık şekline
çevirmezler. Hiç kimseye kin ve nefret duymazlar; şahıslara değil, sadece
kötü sıfat ve fiillere karşı hasmâne tavır alırlar. Onlar, nezih ve
güzel ahlâklı insanlardır; nezihlere ince tavırların, hoş davranışların ve
temiz sözlerin yakıştığını bilir, bütün düşüncelerini o nezâhete uygun
olarak ortaya koyarlar. Kötü düşünce, çirkin söz ve kaba davranışlarla
hiç kimseyi rencide etmezler. Rencide etmezler; çünkü, onlar birer afv u
safh insanıdırlar.
13 Mayıs 2011: 09:31 #791441Anonim
Hakkımı Helal Ettim
Bediüzzaman Hazretlerinin hayatına bakarsanız, bir müddet ona
talebe olma nimetini yakalamış kimselerden Üstad’ı bırakarak ayrılıp
giden insanlar görürsünüz. Fakat Üstad, o insanları kötüleme manâsına
gelebilecek tek kelime söylemez; siz onun sözlerinde sadece müjdeleri
duyarsınız. Birisi Nur’ları yazmayı terk etse ve çekip gitse; o kat’iyen
“Falan ayrıldı, gitti” demez. Eğer, o gidenlerden biri sonra tekrar dönüp
gelir ve kalemini yeniden eline alırsa, işte o zaman “Şu kardeşimiz Haşir
risalesini okumuş, çok beğenmiş ve on nüsha teksir etmiş; beni çok
sevindirdi, adeta bütün dünyalar benim oldu; binlerce maşaallah,
barekallah!” der, onu takdir ve tebcil eder. Siz de düşünmeden edemez;
kendi kendinize “O ne zaman ayrılmıştı ki?” dersiniz. Negatif noktaları
görme yoktur Üstad’ın hayatında; o bütün mülahazalarını pozitif
hususlara bağlamıştır. Öyle ki, gözünün menfi hadiseleri gören yanına
perde çekmiştir adeta. İnsanlarda çok küçük de olsa bir parıltı aramış;
karanlıklara hiç bakmamış. Bütün görüş ufkunu o ışıkçığa bağlamış.
27
Sadece mü’minleri, dost ve yakınlarını değil, hasımlarını bile affetme
ufkunda yaşamış ve şu sözleriyle bize de o ufku göstermiş; “Madem ki
nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil,
bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar, mâruz
kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere,
beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü
türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara,
hepsine hakkımı helâl ettim.”
Ayrıca, muhatabımız kâfir bile olsa, ona veryansın etme, sınır tanımadan
saldırma ve acımasızca sövüp sayma bir ibadet ve fazilet
değildir. Peygamber Efendimiz, kendisine sürekli hakaret eden ve hep
saygısızlıkta bulunan Ebu Cehil hakkında bile kötü söz söylemeyi
tavsiye etmemiş; meselâ, “Ebu Cehil’e on defa lanet okursanız, benim
şefaatimi ha-ketmiş olursunuz!” gibi bir söz söylememiştir. Yani,
Peygamber’e hakaret eden ve saygısız davranan insanlara bile lanet okumak
ve gidip her yerde onların kötülüğünü anlatmak gibi bir ibadet
olduğuna dair dinde herhangi bir kayıt göstermek mümkün değildir. Bir
insan selim kalb taşıyorsa, çirkin sözler ne maksatla söylenirse söylensin
onun ruhunda yara yapar. İnanmış bir gönül, fenalık hangi zaviyeden
gelirse gelsin, kötü duygu ve tutkular hangi enstrümanla seslendirilirse
seslendirilsin onlardan rahatsız olur ve o türlü şeylere karşı hep kapalı
kalır. Kur’an-ı Ke-rim’in ta’lim ettiği ahlâk çerçevesi içinde Resûl-ü Ekrem
Efendimiz öyle davranmıştır. Ebu Cehil öldüğü zaman, bir rivayete
göre, sadece “Bu ümmetin firavunu öldü” demiş ama Mekke’nin
fethinden bir müddet sonra Müslüman olan Ebu Cehil’in oğlu Hazreti
İkrime’nin de bulunduğu bir mecliste, Ebu Cehil aleyhinde bazı sözler
söylenince, “Babalarını kınamak ve haklarında kötü söz söylemek
suretiyle çocuklarını rencide etmeyin!” buyurmuştur. Peygamber Efendimiz
bu beyanıyla, hem mü’minlere lüzumsuz sözler sarfetmemeleri tembihinde
bulunmuş hem de yanında babasına hakaret etmek suretiyle
oğuldaki cibilli duyguları harekete geçirmemeleri hususunda ashabını
ikaz etmiştir.
Allah Rasûlü’nün afv u safh ve müsamahasına bir misal de Abdullah
b. Ubey b. Selül’e karşı olan tavır ve davranışlarıdır. Bildiğiniz gibi, o bir
münafıktı, hatta münafıkların başıydı. İfk hadisesi gibi pek çok fitnede
onun parmağı vardı. Fakat oğlu Abdullah çok güzel bir mü’mindi. Bir
gün bu nezih oğul, Peygamber Efendimize gelerek “Ey Allah’ın Rasûlü,
kulağıma geldiğine göre, babam Abdullah b. Ubeyy’i öldürtecekmişsiniz.
Allah’a yemin ederim, Hazrec kabilesi içinde benden daha fazla babasına
hürmet eden bir kişi yoktur. Eğer kararınızı vermişseniz, bana emredin
28
de, onu ben öldüreyim. Çünkü korkarım ki, babamı başkası öldürürse,
babamın katili halkın arasında gezerken nefsim beni rahat bırakmaz ve
onu öldürmem hususunda benimle uğraşır. Böylece bir mü’mini bir kâfir
yerine öldürmüş olurum ve cehenneme müstahak hale gelirim!” demişti.
Peygamber Efendimiz de ona, “Hayır, biz babana merhamet ederiz. Bizimle
beraber kaldığı müddetçe ona ihsanda bulunuruz” buyurmuştu. Ve
Allah Rasûlü, Abdullah b. Ubeyy’in münafık olduğunu bildiği halde
onun cenazesine iştirak etmiş; oğlu Abdullah’ın ısrarı üzerine kabri
başında onun için mağfiret talebinde bulunacağı sırada “Kâfir olarak
ölüp cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba bile
olsalar, müşriklerin affedilmelerini istemek, Peygamberin de, müminlerin
de yapacağı bir iş değildir” (Tevbe, 9/113) mealindeki ayeti kerime
nazil olmuş ve ondan sonra Peygamber Efendimiz müşrik ve münafıkların
cenaze namazlarını kılmadığı gibi onlar için istiğfarda da bulunmamıştır.
Bununla beraber, o gün sırtındaki temiz gömleğini çıkarıp Abdullah
b. Ubeyy’in oğluna vermiş ve “Bunu babana kefen olarak giydir”
demiştir.
13 Mayıs 2011: 09:33 #791442Anonim
Resûl-ü Ekrem Efendimizin bu davranışında da başka bir nükte
vardır: Allah Teâlâ, “Sen af ve müsamaha yolunu tut, iyiliği emret ve
cahillere aldırış etme” (A’raf, 7/199) gibi ayet-i kerimelerle afv u safhı
emir buyurmaktadır; dolayısıyla, mü’minler, hataları büyütmemeli,
elden geldiğince kusurları örtmeli ve en affedilmeyecek kabahatları bile
bağışlamalıdırlar. Fakat hiçbir mü’min, Allah’a ait hukukun söz konusu
olduğu yerde, dine ve dindara düşmanlık edenler hakkında “Ben her
şeyi affettim; Allah’ım, Sen de affet” diyemez. Ömür boyu Allah’ı inkâr
etmiş, dine hakarette bulunmuş, İnsanlığın İftihar Tablosu aleyhinde
ağza alınamayacak sözler söylemiş, Kur’an’a dil uzatmış bir insanın affını
dilemek kimsenin haddi değildir; öyle bir istek, her şeyden önce
Allah’a karşı saygısızlıktır. Bu konuda mü’minler sadece “Ben diğer hakları
hak sahiplerine havale ederek kendi hakkımdan vaz geçiyorum” diyebilirler.
Nitekim Allah Rasûlü de Abdullah b. Ubeyy’e karşı kendi
hakkından vazgeçmiş ama onun için istiğfarda bulunmamıştır.
Affetmek, Rasûl-ü Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlâkıdır. O
hayatı boyunca bu ahlâkın gereğini ortaya koymuş; Mekke’de kendisine
eziyet edenleri ve Bedir, Uhud, Hendek savaşlarında Müslümanlara
saldırıp onları yok etmek isteyenleri bile sonradan İslâm’a girince
affetmiştir. Kur’an-ı Kerim, Efendimizin bu güzel huyunu sena sadedinde,
“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir.
29
Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi.
Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri
onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et.
Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever” (Al-i İmran,
3/159) buyurmuştur.
Evet, Allah Rasûlü ve selef-i salihîn efendilerimiz afv u safh yörünge-li
bir ömür sürmüşlerdir ama güzel ahlâklı olmak, kusurları görmemek,
hataları affetmek ve insanları bağışlamak bazen çok zordur. Öyle ki, biri
gelir, size arkadan bir tekme vurur. Sonra hıncını alamaz, karnınıza da
bir yumruk atar. Bakar ki, siz mukabele etmiyorsunuz, bu defa da yüzünüze
bir tokat aşk eder. Bütün bu saldırılara bedel, adalet ve ruhsat aynıyla
karşılık vermeye müsaade ediyorken, insanın af ve müsamaha yolunu
tutması ve azimeti tercih etmesi ancak kulun kendisini unutması,
enaniyeti terk ufkunda yaşaması ve bütün ağyar mülahazalarından kalbini
arındırmış olmasıyla mümkündür.
Belh’i Unutmak Gerek!
Rivayetlere göre; İbrahim Ethem Hazretleri, Belh’de hükümdarlık
sırası bekleyen bir prens iken tahtı, saltanatı ve dünyevî meşgaleleri terk
ederek hakikat yolunda seyr u süluka durur; bir üstada el verir. Bir gün
üstadı onu imtihan etmek için bir müridini görevlendirir. O da gider,
ayağına geçirdiği mahmuz gibi bir şeyle İbrahim Ethem’in ayaklarına
vurup durur.
Ayaklarından kanlar akan İbrahim Ethem bize göre çok kâmilâne olan
şu sözü söyler: “Dostum, biz nefis davasını Belh’te bıraktık, beyhude
uğraşıyorsun.” Bu söz imtihan için gönderilen müridin de çok hoşuna
gider; muhatabının kötülüğü iyilikle savma alicenaplığını takdir eder.
Sonra üstadının yanına varır, olup biteni anlatır. Üstad anlatılanları dinledikten
sonra hükmünü verir, “Demek ki, o hâlâ Belh’i unutamamış”
der.
İşte, afv u safh yolu bazen kendini unutmayı gerektirir. Kendini unutan
insan çok geniş bir alanı hatırlamış olur. Hep nefsini gören ve sürekli
onu öne çıkaran kimse ise, çok büyük bir alanı nisyana mahkum eder.
Kendi nefsine ve cemaat enaniyetine karşı panjurları kapatan bir insan,
bütün İslâm âlemine, hatta topyekün insanlığa açılan çok geniş bir pencerenin
perdelerini kaldırmış ve mahlukâtın umumuna karşı sevgi ve
alâka duyacağı bir koridora girmiş bulunur.
Hâsılı, kamil mü’minler, gönlünde merhamete yer bulunmayan ve
düşmanlık duygusunu besleyip duran insanlar gibi olmamalı; Allah
ahlâ-kıyla ahlâklanarak, Cenâb-ı Hakk’ın muamelesini esas almalıdırlar.
30
Allah Teâlâ’nın, yılan-çıyan, arslan-kaplan, mü’min-müşrik ayrımı
yapmadan bütün varlıklara rızık verdiği gibi; onlar da, Yaratan’dan
ötürü, herkese ve her şeye karşı bir nevi alâka duymalıdırlar. İnsanları
mahçup etmemeye azami gayret göstermeli, başkalarının en büyük
hatalarına bile müsamahayla yaklaşmalı, onlardan özür beklemeden ve
onların suçluluk psikolojisi içine girmelerine fırsat vermeden mümkünse
maruz kaldıkları kötülüklere makul mazeretler bulmalıdırlar. Muhataplarının
hatalarını yüzlerine vurarak onları utandırmamalı, suçluluk
psikolojisine sürükleyerek kendilerini müdafaa etme zaafına düşürmemelidirler.
Kendi hal ve davranışlarının bazı yanlış mülahazalara sebebiyet
vermiş olabileceğini düşünmeli, bunu ikrar ederek muhataplarını
rahatlatmalı ve ne yapıp etmeli, onları kin, nefret, adavet, gıybet,
iftira gibi şeytanî tuzaklardan ve bu günahlara girerek ahiretlerini kaybetme
talihsizliğinden korumalıdırlar.13 Mayıs 2011: 09:35 #791443Anonim
Muhterem Fethullan Gülen hocaefendinin Kırık Testi 5 (İkindi yağmurları) kitabından birinci bölümde çok güzel açıklanmıştır. Bu konunun tekrar okunmasına vesile olduğunuz için allah razı olsun.
13 Mayıs 2011: 09:46 #791444Anonim
mihrimah abla okudum dersem yazdıklarını yalan ama aldım kesin okucam Allah razı olsun herkezden hyrlı cumalar
13 Mayıs 2011: 11:54 #791451Anonim
Kul Hakkı” Nedir? Önemi nereden gelir?Kul Hakkı, Başkasının bedenine, malına, maddiyatına, Kalp ve ruhuna verilen zararlardır.
Kulun maddî hukukuna en büyük tecavüz, öldürme hâdisesidir.
Öldürme fiili, İnsanın yaşama hakkına son vermektir.İnsanoğlu her nasılsa, başkalarının hakkını çiğnerken o insanların Allah’ın kulu olduklarını unutuyor.
“Ben Allah’ın bir kuluna zulmedersem, Onun kahrına ve Gazabına hedef olurum.” diye düşünemiyor.Bunun içindir ki, insanlar sıkıntı ve sorunlardan kurtulamıyor.
Nasıl ki, resmi bir görevliye hakaret eder veya onun elbisesinden bir düğme koparırsan, Görevlinin mensup olduğu Devlet, senin peşine düşer ve seni cezalandırırsa, Allah’ında yarattığı kullarına da zarar verirsen bunun nasıl cezasız kalacağına inanır ve Allah’ın kullarını nasıl sahipsiz bırakabileceğini düşünebilirsin.
İnsanlar bu konuda önemine atfen defalarca uyarılmıştır.
Sadece üç misal:a)“ Mazlumun (Zulüm görmüş, kendisine zulmedilmiş, haksızlığa uğratılmış.) bedduasından sakınınız. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur.”
b)“ Ümmetimden iflas etmiş, tükenmiş kimseler O’dur ki, kıyamet gününde yalnız ibadeti ile gelir.
Ama, bu arada sövdüğü şu kimse, dövdüğü bir başka kimse de kıyamet gününde onunla birlikte hesap vermeye gelir.
Bunun üzerine kendisinin borçlu olduğu kimselere, kendisinin önce yapmış oldukları hayır ve iyilikleri alacaklı kimselere verilir, Üzerinde diğerlerinin hakları bitmeden kendi iyilikleri tükenirse, o zaman da, onların hatalarından bir kısmı alınarak borçluya yüklenir. Daha sonrada cezalandırılır.c)“Allah yolunda üç kez şehit dahi olsan ve üzerinde kul hakkı varsa Cennete giremezsin. Tüm günahların affedilir, Kul Hakkı hariç ”
İfade edildiği gibi, Şehitlik sevabı dahi, hiçbir şekilde kul hakkını kaldırmıyor.
Bu doğrultuda, Diğer bir kul hakkıda, insanların aleyhinde yaptığın dedikodu için dahi, o insandan helâllik almadıkça bu günahın cezasından kendini kurtaramıyorsun.
“Kul hakkı” gibi görünen ve kullar arasındaki adalet esaslarını tespit eden birçok bildirimlerde, önemine atfen sık sık
“İşte bu Allah’ın hudududur, ona tecavüz etmeyin.” anlamında uyarılar yapılmıştır.Demek ki, kul hakkını çiğnemek, Allah’ın hududuna tecavüz olarak kabul ediliyor.
İşte bu nedenle çok önemlidir. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.