- Bu konu 29 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
4 Mayıs 2010: 15:44 #770249
Anonim
ABDULLAH İBN ZÜBEYR(R.A.)
Sahâbî. Hicret’ten sonra, 622 milâdî yılında, Medine yakınındaki Kûba’da doğdu. Babası Zübeyr b. Avvâm, Cennetle müjdelenen on kişiden (Aşere-i Mübeşşere*) biridir. Annesi, Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ’dır. Teyzesi, Mü’minlerin annesi Hz. Âîşe’dir. Babası tarafından babaannesi Safiyye, Rasûlullah’ın halasıdır.
Medine’de muhâcirlerden ilk doğan çocuk Abdullah b. Zübeyr’dir. Bu doğuma muhâcirler bir hayli sevinmişti. Çünkü Medine Yahûdileri “Muhâcirlere sihir yaptık, çocukları olmayacak” diye ortaya fesat saçıyorlardı. Abdullah doğunca Yahûdilerin yalanı ortaya çıktı. Doğumu Rasûlullah Efendimiz haber aldı. Dua edip, adını Abdullah, künyesini Ebû Bekir koydular. Ayrıca Ebû Hubeyb diye diğer bir künye ile de tanınır.
Yedi yaşında iken babası tarafından Peygamber Efendimize getirilerek O’na bey’at* etme şerefine kavuştu. Hz. Ebû Bekir devrinde çocukluğunu atlattıktan sonra Hz. Ömer devrinde henüz oniki yaşlarında iken babası ile Yermük Savaşı’na gitti. Muharebe yerinde babası O’nu sahâbeden birine emânet ederek savaşa katıldı. Abdullah b. Zübeyr de, babasını at üzerinde savaşırken seyretti. Dört yıl sonra da (M. 639) babası ile birlikte Amr İbn el-Âs kumandanlığında Mısır fethine katıldı. M. 649 senesinde Afrika’da Abdullah b. Sa’d ile Tunus fethine gitti. Bu savaşta üstün Bizans kuvvetleri karşısında kahramanca savaşıp Roma bölge valisi Gregor’u öldürerek zaferin kazanılmasında büyük rol oynadı. Otuz yaşında, Saîd İbn el-Âs kumandasındaki orduyla Horasan seferinde bulundu. Aynı yıl içinde Hz. Osman tarafından Kur’ân-ı Kerim’in çoğaltılması için toplanan ilmî heyete katıldı. Hz. Osman şehid edildiği gün, âsilere karşı gayretle müdâfaa edenlerden idi.
4 Mayıs 2010: 16:01 #770250Anonim
ABDULLAH İBN ABBÂS(R.A.)
Abdullah İbn. Abbas’ın rivayet ettiği bazı hadis-i şerifler:
“Her binanın bir temeli vardır. İslâm binasının temeli de güzel ahlâktır.”
“Gece ile gündüz birer binektir. Ahirete iletme vasıtası olarak bunlara bininiz (ömrünüzden istifade edin). Zinhar tevbeyi geciktirmekten sakının.”
“Gizli sadaka Rabbin gazabını söndürür. Sıla-i rahim ömrü uzatır. Hayır yapan fena ölümden kurtulur. “Lâ ilâhe illallah ” sözü doksandokuz belayı defeder ki en aşağısı tasa (gam) ‘dır.
“Kişinin kardeşine söylediği güzel bir söz sadakadır. Keza kişinin bir hususta kardeşine yardımı sadakadır. İçirdiği bir içim su sadakadır. Yol üzerinde eza verecek bir şeyin giderilmesi de sadakadır.”
“Güzel ahlâk hatâları eritir. Suyun buzu erittiği gibi.”
“İçki bütün fuhuşları doğurur. Günahların en büyüğüdür.”
“Bir kulun cildi, Allah’tan haşyeti dolayısıyla ürperir ve tüyleri diken diken olursa o kulun hataları kurumuş ağaç yapraklarının dökülmesi gibi, üzerinden dökülür.”
“Siz Cennet bahçelerine rastladığınızda faydalanınız. Dediler ki: “Ya Rasûlullah Cennet bahçeleri nedir?” Buyurdu ki: “İlim meclisleridir.”
“Sana hakkı getirenden hakkı kabul et. Küçük, büyük veya hoşuna gitmeyen birinden de olsa. Ve bâtılı da reddet, küçük, büyük veya hoşlandığın bir adamdan da olsa.”
“Allah bir kulu sevdiğinde, mescide kayyum eder. Sevmezse hamama hizmetçi eder.”
“Allah (c.c.) zekâtı, malınızın geri kalanının güzelleşmesi ve temizlenmesi için, farz kıldı. Mirası da sizden sonrakiler için.”
“Bak sana haber vereyim; en iyi hazine saliha kadındır. Kocası yüzüne bakınca, içi açılır, bir şey emretti mi yerine getirir ve kocasının gıyabında onun ırzını ve malını korur.”
“Sözün içinde, büyü hükmünde sözler vardır. Şiirlerin içinde de hikmet vardır.”
“Duâ rahmetin anahtarıdır. Abdest namazın anahtarıdır. Namaz da Cennetin anahtarıdır.”
“Allah (c.c.) imânı müsamaha ve hayâ içinde yarattı. Küfrü de hasislik ve amel içinde yarattı.”
“Kendisi doyup da komşusu aç olan kimse mü’min değildir.”
“Ulemâ ile oturmak ibadettir.”
“Bir kimse ümmetime ya bir sünnet ifası veya bid’atın izalesi için bir hadis ulaştırırsa onun makamı Cennettir.”
“Bir kimse kardeşinin yazısına izinsiz bakarsa sanki ateşe batmış olur.”
“Her hadisi herkese söylemeyin, aklı alacak adama söyleyin.”
15 Mayıs 2010: 19:57 #770773Anonim
AMR İBN EL-ÂS(R.A.)
Hudeybiye andlaşmasından sonra müslüman olan sahabi. Amr b. el-Âs b. Vâil b. Hişâm b. Saîd b. Selhem b. Amr b. Kusay b. Ka’b b.Lüey.
Adı, Amr, künyesi Ebu Abdullah veya Ebu Muhammed’dir. Babası Âs, annesi Nâbiğa’dır. Amr’ın soyu Ka’b b. Lüey’de Hz. Peygamber (s.a.s.)’le birleşir. Kureyş kabilesinin Sehmoğullarındandır. Sözü dinlenen ve çevresini rahatlıkla etkisi altına alabilen bir kişiliğe sahipti.
Amr, müşriklerin zulmünden uzaklaşmak için Habeşistan’a hicret eden müslümanların tekrar Mekke’ye geri gönderilmesi maksadıyla Necâşi’ye gönderilen elçi heyetine başkanlık etti. Fakat müslümanları geri getiremeyince onlara karşı düşmanca davrandı. Bedir, Uhud, Hendek savaşlarında müşriklerin yanında yer alarak İslâm’a karşı savaştı.
Kureyş müşriklerinden yaşlıların ölümünden sonra müslümanlara olan kin yavaş yavaş siliniyordu. Amr, Hendek savaşından sonra da müşriklerin hareketlerinin sonuçsuz kalacağını, müslümanların galip geleceğini anladı. İçinde İslâm’a karşı bir sevgi uyanmaktaydı. Nihayet müşriklerle ilişkisinin koptuğu, Hudeybiye anlaşmasına katılmayıp, İslâm’a gönül vermeye başladığı görüldü. Amr, Hicretin 8. yılı (629) Medine’ye geldi. Hz. Hâlid b. Velid’le birlikte aynı gün Hz. Peygamber’e bey’at etti.
Mekke’nin fethinden önce Cüzam, Lahm, Kudaa, Âmile, Beliy ve Uzre kabîlelerinin bir araya gelerek Medine’yi kuşatmak amacında oldukları haberi Hz. Peygamber (s.a.s.)’e ulaştı. Resulullah, Ensâr ve Muhâcirlerden oluşan üçyüz kişilik bir kuvvet hazırladı. Bu kuvvetin başına komutan olarak Amr’ı getirdi. Beliy ve Uzre kabilelerine uğramasını, akrabalarının yardımını sağlamasını da emretti. Beliy kabilesi Amr’ın dedesi Vâil’in dayıları olurdu. Amr, Cüzamlıların yurduna vardığında onların hazırlığını ve yaptıkları yığınağı gördü. Peygamberimiz (s.a.s.)’den yardım istedi. İkiyüz kişilik takviye kuvveti gönderildi. Müşrikler, müslümanlar karşısında direnç gösteremediler, her biri bir tarafa dağıldı. Amr da ordusuyla birlikte Medine’ye döndü.
Amr, Mekke’nin fethinden sonra Suva putunu yıkması için Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından görevlendirildi. Bir müddet sonra da Umman’a gitti. Umman hükümdarına Resulullah’ın mektubunu sundu. Hükümdarın ve çevresinin müslüman olması sonucu Umman valiliğine getirildi. Zekât ve sadakaların toplanmasında, dağıtılmasından Umman hükümdarıyla çevresinden yardım gördü. Hz. Peygamber’in vefatına kadar burada kaldı.
16 Mayıs 2010: 12:23 #770797Anonim
ABDULLAH İBN ZÜBEYR(R.A.)
Abdullah b. Zübeyr, Ashâb-ı Kiram’ın tefsir, hadis ve fıkıh âlimlerinden ve “Abâdile”* dendir. Küçük yaşından beri Peygamber efendimizin dualarıyla yetişen ve Cennet’le müjdelenen babasının yanında cihada katılan Abdullah b. Zübeyr, kahramanlık ve cesaretiyle birlikte çok ibâdet ederdi. Gündüzlerini oruçla, gecelerini ibâdetle geçirirdi. Namazda o kadar çok vecd ile huzura dalardı ki ‘kıyam’da uzun müddet kalır, secdeye dalıp giderdi. Babası Zübeyr b. Avvam, onun hakkında: “İnsanların arasında Ebû Bekir es-Sıddık’a en çok benzeyendir.” demişti. O, sağlam karakterli, dürüst, cesaretli, engin iman sahibi biri idi. Her girdiği muharebede cihad inancıyla kahramanlık gösterip başarıya ve zafere ulaşmıştır. Peygamber efendimiz, Habeşistan hükümdarı Necâşi’nin kendisine hediye ettiği ‘harbe’yi (kısa mızrak) her zaman komutan âsâsı gibi yanında taşır, namaz kılarken sütre olarak önüne koyardı. Dört halife de bu ‘harbe’yi yanlarında taşıdılar. Daha sonra bu harbe Hz. Peygamber’in emaneti* olarak Abdullah b. Zübeyr’in eline geçti ve şehid oluncaya kadar onu yanından ayırmadı.
Hz. Osman zamanında Kur’ân-ı Kerim’in tanzim ve çoğaltılması için kurulan heyette gayretle ve başarıyla çalışmıştır. Abdullah b. Zübeyr hilâfeti zamanında, Mekke-i Mükerreme’de, İslâmî devrin; bir yüzünde “Allah, vefâkâr ve adâletli olmayı emretti”, diğer yüzünde “Muhammedü’r Rasûlullah” yazılı yuvarlak ve gümüş bir para bastırdı.
Abdullah b. Zübeyr, Peygamber efendimizden doğrudan doğruya hadis rivâyet etmiştir. Ayrıca babasından, dört halifeden, Âişe’den, Süfyan b. Ebû Züheyr es-Sakafit’den hadis nakletmiştir. Kendisinden de kardeşi Urve, Ebû Ziban, Atâ, Tâvus, Amr b. Dinar ve birçok değerli İslâm âlimleri hadis rivâyet etmişlerdir. Onun tarafından rivâyet olunan ve “Sahihayn” * diye anılan Buhârî ve Müslim’de otuzüç hadis-i şerif mevcuttur. Ayrıca, bu otuzüç hadis tümüyle Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde mevcuttur.
16 Mayıs 2010: 13:00 #770801Anonim
ABDULLAH İBN ZÜBEYR(R.A.) -2
Abdullah b. Zübeyr, Hz. Muâviye’nin vefatından (M.680) sonra yerine geçen oğlu Yezid’e bey’at etmedi. Hz. Hüseyin* ile birlikte Mekke’ye geldi. Bu arada Yezid tarafını tutan baba bir kardeşi Amr b. Zübeyr’in kumanda ettiği bir ordu Mekke’ye hücum etti. Abdullah bu orduyu mağlup etti. Ordu kumandanlarının çoğunu esir aldı. Yezid’le rekâbetten çekindiği için Hz. Hüseyin’e, Kûfe’ye gitmesini tavsiye etti. Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehid olduğunu işitince Yezid’in adamlarını Hicaz’dan çıkararak hilâfetini ilân etti. Mekke ve Medine, Hicaz halkı kendisine bey’at etti.
İki yıl sonra Yezid’in adamları Medine-i Münevvere’yi ele geçirdiler ve Mekke’yi muhasara ettilerse de tam bu sırada Yezid’in ölümüyle taraftarları Şam’a döndüler.
Mısır ve Şam dışında İslâm devletinin diğer bölgeleri olan Hicaz, Yemen, İran, Irak ve Horasan halkı Abdullah b. Zübeyr’e bey’at etti. Hz. Abdullah dokuz yıl Mekke’de halifelik makamında bulundu. Hilâfeti zamanında Emeviler ateşe verilen Kâ’be-i Muazzama’yı* yeniden yaptırdı. Hacerü’l-Esved’in kırılan parçalarını toplatıp bir gümüş çerçeve içerisine yerleştirerek Kâ’be’nin içine aldırttı. Daha sonra Emevî hükümdarı Abdülmelik b. Mervan, Kâ’be’nin bir duvarını yıktırarak yeniden yaptırdığı ve Hacerü’l-Esved’i eski yerine koyduğu için bugünkü Kâ’be’nin üç duvarı Abdullah b. Zübeyr’in, bir duvarı da Abdülmelik b. Mervan’ın yapısıdır.
Mîlâdî 684’te Abdülmelik b. Mervan Emevîlerin başına geçince Abdullah’ın kardeşini Irak’ta öldürttü. Haccac kumandasında bir orduyu Mekke’ye gönderdi ve Mekke’yi kuşatıp tahrib etti. Muhasara altı aydan fazla sürdü. Abdullah’ın yiğitçe müdâfaasına rağmen iki oğlu ve yakınları Haccac’a teslim oldular. Abdullah’ın taraftarları dağıldı. Uzun muhâsaranın sonlarında tavsiye ve duasını almak için annesini ziyarete gelen Abdullah’a annesi: “Savaşa devam et, ya şehid olursun, ya zafer kazanırsın. Ben de acın olursa sabreder, zaferin olursa sevinirim” diye dua etti. Bir gün sonra İbn Zübeyr “Makam” denilen yerde iki rekat namaz kıldıktan sonra yeniden harbe girdi. Mancınıktan atılan bir taşla yaralandı. Kanlar içinde kıvranırken Abdülmelik İbn Mervan’ın adamları üzerine atılarak onu şehid ettiler. Şehid olduğunda yetmişüç yaşındaydı.
16 Mayıs 2010: 14:29 #770806Anonim
ABDULLAH İBN ABBÂS(R.A.) -2
Hz. Osman devrinde yaptığı ilmî çalışmaların yanında Afrika seferine, İslâm ordusu adına elçilik vazifesiyle katılmıştır. Afrika’daki Bizans genel valisi Georgios ve adamlarıyla ilmî tartışmalar yapmıştır. Georgios ve etrafındakiler O’nun akıl, zeka, fikir kuvvetini ve ilim kudretini görerek: “Bu insan Arapların en derin âlimidir.” sonucuna varmışlardır.
Komutan, elçilik ve valilik gibi devletin üst düzey siyasi görevlerinin yanında ilminin üstünlüğü ve derinliğiyle Ashab-ı Kiram, Hz. Ömer ve Hz. Osman tarafından çok iltifat gördü. O bu iltifatlar karşısında daima tevazu gösterdi. Çok övüldüğü zamanlarda alçak gönüllülüğü elden bırakmaz ve: “Bana bu nimeti ihsan eden Allah’tır. Rasûlullah (s.a.s.) benim için dua ederek ilim ve hikmet niyazında bulunmuşlardır” diye konuşurdu.
İslâm tarihinde, Garibü’l-Kur’ân (Arap diliyle nazil olan Kur’ân-ı Kerim’deki Arapça olmayan, Araplarca duyulmamış, bilinmeyen, civar dillerden alınan kelimeler) hakkında açıklamalar, bunlar hakkında en sahih rivayetler İbn Abbâs’a dayanır. Müşkilü’l-Kur’ân (Kur’ân-ı Kerim’in derinliklerine inme, bulma, çözme ve güçlükleri giderme) konusunu da ilk ele alan yine İbn Abbâs’tır. Peygamber Efendimiz’den 1660 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Fıkıh ilminin temelini oluşturan kişilerdendir; ciltler dolduran fetvaları fıkıh ilminin en kuvvetli temellerindendir.
Mekke’de yetişen birçok fakîh onun vasıtasıyla yetişmiştir. Bu sebepten “Mekke Tefsir Mektebi”nin kurucusu İbn Abbas’tır denilir.
Tabiinden Ebû Sâlih (r.a.): “İbn Abbâs’ın ilim meclisi ile bütün Kureyş iftihar etse değer” dediği ve onun derslerinde tefsir, hadis, fıkıh, lisan, şiir, edebiyat, takrir gibi konularda herkesi doyuracak cevaplar verildiği kendinden sonra da kabul edilmektedir. Kendi zamanında ünü devlet sınırlarını aşmıştı.
İbn Abbâs’tan ilim öğrenen, Hadîs rivayet eden pekçok âlim yetişmiştir. Başta kendi oğulları, Muhammed İbn Abdullah, Ali İbn Abdullah, yeğeni Abdullah İbn Ubeydullah ve Abdullah İbn Ma’bed, Abdullah İbn Ömer, Şa’be İbn Hakem, Merved İbn Mahreme, Ebu’t Tufeyl, Ebû İmâme İbn Sehl, Said İbn el-Müseyyeb vs. Kendisi de yüce peygamberimizden, Hz. Abbas’tan, annesi Lübâbe’den, Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (r.a.)’den, Hazreti Abdurrahman İbn Avf’den, Hz. Muaz İbn Cebel’den, Hz. Ebû Zerr el-Gifârî’den bizzat işiterek hadis-i şerif rivayet etmiştir. Rivayetleri; Kütüb-ü Sitte’de yer almaktadır.
[/SIZE]
18 Mayıs 2010: 08:11 #770879Anonim
ABDULLAH İBN REVÂHA(R.A.) -3
Abdullah müşriklerin küfrünü yüzlerine vuran şiirler söylerdi. Peygamberimiz onun şiiriyle ilgili olarak “Kureyş müşriklerine ok yağdırmaktan daha etkilidir” buyurmuştur.
Abdullah, Mute gazasına giderken ağlamış, sebebi sorulduğunda şöyle demişti: “Benim dünyaya karşı sevgim, sizlere karşı ziyade arzum yoktur. Ancak ben Rasûl-i Ekrem’den (s.a.s.) Meryem sûresi yetmişbirinci “İçinizden hiç biriniz hariç olmamak üzere mutlaka hepiniz Cehennem’e varacaksınız” âyetini işitmiştim. Âyette bahsolunan Cehennem’e uğradığımda halim nice olur? diye düşündüğümden ağlıyorum.” Uğurlayanlardan bazıları onu teselli ederek, “Cenab-ı Hak sizleri korusun, düşman şerrini sizden uzaklaştırarak sağ salim dönmenizi nasib etsin.” demişler, bunun üzerine Abdullah şu şiiri söylemiştir:
“Günahkârım fakat ben
Af isterim Rabbimden
Ya da kanımı dökecek bir vuruş isterim.
Kılınç ya da mızrakla deşilip çıkmış ciğerim.
Ta ki beni gören samimice desin
Şu savaşçıya Allah rahmet eylesin.”
Yine Mûte’de ordu komutasını eline alırken şu şiiri söylemiştir:
“Nefsim bir isteksizlik var sende
Savaşacaksın dilesen de dilemesen de
Hani çoktandır yoktu sende ölüm korkusu
Ca’fer, ne güzel geliyor Cennet kokusu .”
Hicret’in yedinci yılında Hz. Peygamber Umre için Mekke’ye girerken yanında Abdullah İbn Revâha da vardı ve şu şiiri söylemekteydi.
“Çekilin kâfirler nebinin yolundan bugün,
Vururuz yoksa boynunuzu inkâr etmiştiniz dün,
Öyle bir vuruş ki ayırır gövdeden başı,
Hatırlatmaz insana ne dost ne arkadaşı.”
Bunun üzerine Hz. Ömer ona: “Ya Abdullah, Harem’de Allah’ın Rasûlu’nün huzurunda mı böyle karşıdakileri çatışmaya tahrik eden şiiri söylüyorsun?” demiş, Rasûlullah da: “Bırak ya Ömer söylesin. Vallahi Abdullah’ın sözleri bu kâfirlere ok yarasından daha fazla tesir eder” buyurmuştur.
Rasûlullah, İbn Revâha için “Kardeşiniz şüphesiz bâtıl söz söylemez” buyurmuş, bâtıl sözler dışındaki şiirlerde hikmet ve yarar vardır demiştir.[/SIZE]
29 Mayıs 2010: 21:56 #771241Anonim
CA’FER B. EBİ TALİB(R.A.) -2
Hz. Câ’fer, Hicret’in sekizinci yılında vuku bulan Mute gazvesine katıldı ve orada şehit düştü. Mûte, Şam’a yakın bir köy olup, halkı Gassanîlerden ve Rumlar’dan oluşuyordu. Hz. Peygamber, Hâris b. Umeyr’i Şam’a, Gassânî hükümdarına elçi olarak göndermişti. Mûte’den geçerken, vali Şurahbil b. Amr tarafından yakalandı ve Hz. Muhammed’in elçisi olduğu anlaşılınca da şehit edildi. Hz. Peygamber olaya çok üzüldü. Düşmana karşı bir ordu hazırlanmasını istedi. Üç bin kişilik bir ordu hazırlandı. Allah Rasûlü öğle namazından sonra, orduya Zeyd b. Hârise’yi komutan tayin ettiğini o şehit olursa yerine Câ’fer b. Ebi Tâlib’in, o da şehit olursa yerine Abdullah b. Revâha’nın geçmesini bildirdi. (İbn Sa’d, Tabakât, II, 128; İbn İshak, es-Sîre, IV, 15) Düşman hristiyan Arap ve Rumlardan oluşan büyük bir ordu toplamıştı. Ebû Hüreyre şöyle der: “Mute savaşında ben de bulundum. Müşrikleri gördüğümüz zaman onların sayı, silâh, at, atlas, ipek, altın vb. bakımından bizimle karşılaştırılamayacak, karşılarında durulamıyacak derecede olduklarını gördük. Gözüm kamaştı. Çarpışma başlayınca, baş kumandan Zeyd b. Hârise, Hz. Peygamber’in sancağını elinde tutarak ilerledi. Vücudu Rumlar’ın mızraklarıyla delik deşik oluncaya kadar çarpıştı ve sonunda şehit oldu.” (İbn İshak, es-Sire, IV,19- 20; İbnü’l Esir, el-Kâmil, II, 236).
Zeyd b. Hârise şehit düşünce, Câ’fer b. Ebi Talib sancağı aldı. Zırhını giyerek atına bindi. Düşmanın ortalarına kadar ilerledi. Kurtulamayacağını anlayınca, önce attan inerek, atını düşmanın yararlanamaması için saf dışı etti. O düşmanla çarpışırken, “Cennet de, ona yaklaşmak da ne güzeldir. Onun şerbetleri tatlı ve soğuktur” diye mırıldanıyordu. Bu sırada düşman tarafından vurulup, bir eli kesildi. Sancağı diğer eline aldı. O da vurulup kesilince, sancağı koltuğunun altına kıstırdı. Aldığı yaralarla yere düştü ve şehit oldu.” (İbn İshak, es-Sîre, IV, 20; İbn Sa’d, Tabakât, IV, 38; Buhârî, Sahîh, V, 87).
Abdullah b. Ömer der ki: “Câ’fer b. Ebi Tâlib’i şehitler arasında aradık. Bedeninde doksandan fazla mızrak, ok ve kılıç yarası bulduk.” (İbn Sa’d Tabakât, IV, 38; Buhârî, Sahih, V, 87) Hz. Cafer’in iki kolunun da kesilmesi üzerine, şehadetinden sonra Rasûlullah ona Cennet’te iki kanat takıldığını haber vererek şöyle buyurmuştur: “Câfer’i, Cennet’te meleklerle birlikte uçarken gördüm.” (Tirmizî, Menâkıb, 69) Bundan sonra, kuş gibi kanatlanıp Cennet’te uçtuğu hadisle sabit olan Câ’fer’e “çok uçan Câfer” anlamında “Câfer-i Tayyâr” lâkabı verilmiştir.[/SIZE]
7 Haziran 2010: 11:36 #771446Anonim
EBU’D-DERDÂ(R.A.) -1
Rasûlullah (s.a.s)’in, Kur’ân, fıkıh ve hadis ilimlerinde önde gelen ashâbından biri. Asıl adı Uveymir’dir. Hazrec kabilesine mensuptur. Hicrî ikinci yılda müslüman oldu. Vâkıdî’nin naklettiğine göre, Ebû’d-Derdâ ailesi içinde en son müslüman olandır. Onun örtüyle örttüğü bir putu vardı. Kendisini İslâm’a dâvet eden dostu İbn Revâha bir gün putunu o evde yokken parçaladı ve gitti. Ebû’d-Derdâ eve gelince önce çok kızmış, sonra şöyle demiştir: “Eğer putta bir hüner olsaydı, kendini koruyabilecekti. ” Ve sonra Peygamber efendimize giderek müslüman oldu (Hâkim, el-Müstedrek, III, 336).
Ebû’d-Derdâ önceleri ticaretle uğraşırken müslüman olduktan sonra kendini tamamen zühd ve ibâdete vermiştir. Şam fakihi diye meşhurdur. Kendisi bunu anlatırken şöyle der: “Peygamber efendimiz risâletle geldikten sonra hem ticaret, hem ibadet yapmak istedim. Fakat ikisinin bir arada olamayacağını anlayınca, ticareti bırakıp ibadete yöneldim.”
İslâm’a girişinden önce meydana gelen Bedir gazasında bulunmayan Ebû’d-Derdâ, Uhud’da büyük fedakârlık ve şecâat gösterdi. Bu gazadan sonra Rasûlullah (s.a.s.)’in bütün gazalarında bulundu. Ebû’d-Derdâ’nın kardeşliği Selmân-ı Fârisî’dir. Ebû’d-Derdâ, Rasûlullah’ın vefâtından sonra Hz. Ömer’in ona ısrarla bir görev vermek istemesine rağmen o “Bana müsaade et, gidip halka Rasûlullah’ın sünnetini öğreteyim, onlara namaz kıldırayım” demiş, Hz. Ömer de ona müsaade etmişti. Hz. Ömer daha sonraları Şam’ı ziyaretinde Şam valisi Yezid b. Ebî Süfyân, Amr b. el-As, Ebû Musa el-Eş’ari’yi teftiş ettiğinde bu zatların kapılarının kilitli olduğunu, odalarının ipekle kaplı bulunduğunu, huzurlarına girenlerin kim olduklarını sorduklarını, müreffeh yaşadıklarını görmüş; Ebû’d-Derdâ’ya gittiğinde ise onun kapısında kilit bulunmadığı, odasında ışık olmadığı, elbisesi hafif, soğuktan muzdarip, gelenin selâmını alan, kim olduğunu sormadan içeri kabul eden, altında bir keçe parçası bulunan bir durumda görmüştü. Hz. Ömer, Ebû’d-Derdâ’ya, “Ben seni Medine’de hoş tutmadım mı?” deyince o, Rasûlullah’tan duyduğu şu hadisi hatırlatmıştır: “Sizin dünyadan metâmız bir yolcunun azığı kadar olsun ” (Kenzü’l-Ummâl, I. 78).17 Haziran 2010: 09:51 #771748Anonim
EBÛ EYYUB EL-ENSÂRÎ(R.A.)
İmam Ahmed’den yapılan bir nakle göre Ebû Eyyûb şöyle demiştir: ”Kim Allah’a ortak koşmadan ölürse, cennete gider” (el-Bidâye, VIII, 59).
Ebû Eyyûb, savaş meydanında İslâm askerlerini aşıp Rumlara tek başına saldırır, Rumların içine kadar ilerler ve geri dönerdi. Herkes onun kendini tehlikeye attığını söylediğinde de, “kendimizi tehlikeye atmak düşmana hücum etmek değil, asıl tehlike mallarımızın bakımı ile uğraşıp cihadı terketmektir” demiştir (Beyhâki, IX, 99; İbn Kesir, I, 228).
Sâlim b. Abdullah’ın rivâyetine göre, Abdullah b. Ömer, onun düğününe Ebû Eyyûb’u da çağırmış; Ebû Eyyûb, Sâlim’in evinin duvarlarının yeşil perdelerle süslenmiş olduğunu görünce, “Siz de mi duvarlarınıza perde asıyorsunuz” demiş, Abdullah b. Ömer de, “Ya Eba Eyyûb, kadınlarla başa çıkamadık” diye cevap vermiş; bunun üzerine Ebû Eyyûb “Pek çok kimse kadınlarla basa çıkamasa da senin başa çıkamayacağını ummazdım. Ben ne sizin evinize girer, ne de yemeğinizi yerim” demiştir (Kenzü’l-Ummâl, VIII, 63).
Peygamber efendimizden şunu rivâyet etmiştir:
”Müslüman kişinin kardeşi üzerinde yerine getirmesi gereken altı hakkı vardır. Bunlardan birini yapmadığı zaman, altı hakkından birini yerine getirmemiş olur: 1- Ona rastladığında selâm vermesi, 2- Onu yemeğe çağırdığı zaman dâvetine icâbet etmesi, 3- Aksırdığı zaman ona dua etmesi, 4- Hastalandığı zaman ona uğraması, 5- Öldüğü zaman cenazesinde bulunması, 6- Kendisinden nasihat ve yol göstermesini istediği zaman ona yol göstermesi” (Buhâri, el-Edeb, 134).
İstanbul muhasarası sırasında şehid olan Ebû Eyyûb el-Ensârı bugün İstanbul’un Eyüp ilçesindeki Eyüb Sultan Camii avlusunda bulunan türbesinde yatmaktadır. Kabri ile ilgili olarak, (bk. Taberî, Târih, III 2324 ibnü’l-Esir, Üsdü’l-Ğabe, V, 143; Hâfız Huseyn b. Haccı, Hadîkatü’l Cevâmî, I, 243) adlı kitaplarda sözedilmektedir. Türbesi yıllarca müslümanların ziyaret yeri olmuştur; bugün de halk Ebû Eyyûb’un türbesini büyük kalabalıklar halinde ziyaret eder. II. Mahmud, Topkapı Sarayı hazinesindeki Hz. Peygamber’e âit kutsal eşyadan “Kadem-i Şerif”i bu camiye koydurtmuştur .
15 Eylül 2010: 09:26 #777109Anonim
BÜREYDE İBN-İ HUSAYB(R.A.) -1
Büreyde Ibni Husayb radiyallahu anh cihad askiyla dolu bir sahâbî… Islâm’i yaymak için Medine’den kalkip Horasan bölgesine kadar giden ve orada vefat eden bir yigit… Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizle ilk karsilasmasinda zorlama olmadan kendi istegiyle gönlünü Islâm’a açan bir bahadir… Efendimizi öldürmeye giderken onun nuruyla dirilen bir kahraman…
O, Eslem kabilesinin Sehmogullari koluna mensuptu. Ebû Sehl veya Ebü’l-Husayb künyesiyle anildi. Islâm’la sereflenmesi söyle oldu: “Iki Cihan Günesi efendimiz Medine-i Münevvere’ye hicret etmek üzere Hz. Ebû Bekir Siddiyk (r.a.) ile Mekke’den ayrildiginda müsrikler sevgili Peygamberimizi yakalayip öldürene büyük vaadlerde bulundu. Bu haber Mekke ve çevresinde süratle yayildi. Büreyde de bu mükâfatlara kavusmak istegiyle kendi arazilerinden geçen insanlari durdurup kimliklerini sorardi. Bir gün karsisina Allah rasûlü ile yâr-i gâri = magara arkadasi Hz. Ebu Bekir Siddik çikti. Rasûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz ona “Sen kimsin?” diye sordu. “Büreyde” dedi. Efendimiz arkadasi Ebû Bekir’e dönerek; “Içimiz serinledi”, buyurdu. Sonra “Kimlerdensin?” dedi. “Eslem kabilesinden” dedi. Efendimiz yine arkadaslarina dönerek: “Selâmetteyiz.” buyurdular. Tekrar “Eslem’in hangi kolundan?” diye sordu. “Sehm kolundan” dedi. Bunun üzerine Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz: “Yâ Ebâ Bekir senin nasibin çikti.” buyurdular. Büreyde bu tatli konusmalardan ve o nurlu insanlardan etkilenmisti. “Ya sen kimsin?” dedi. Sevgili Peygamberimiz: “Allah’in resûlü Muhammed.” diye cevap verince Büreyde’nin gönlü Islâm’in nuruyla aydinlaniverdi. Kendiliginden: “Eshedü enlâ ilâhe illâllah ve eshedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh” diyerek Islâm’la sereflendi. Adamlariyla birlikte pesinde namaz kildi.
Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz ertesi gün hicret yolculuguna devam etti. Büreyde (r.a.) O’nun Medine’ye bayraksiz girmesini içine sindiremedi ve: “Ya Rasûlallah! Medine’ye sancak olmadan gitmeniz uygun degildir.” dedi. Basindaki sarigi çözüp mizragina bagladi ve arazilerinden çikincaya kadar onlara muhafizlik yapti. Bir süre sonra o da hicret ederek Medine’ye yerlesti.
Büreyde (r.a.) Bedir ve Uhud gazvelerinde bulunamadi. Fakat, Rasûl-i Ekrem (s.a.) efendimizle birlikte on alti gazveye istirak etti. Çok önemli hizmetlerde bulundu. Müreysî Gazvesinden önce istihbarat görevlisi olarak düsmanin savas hazirliklarini tesbit etti. Savastan sonra da esirlerin muhafazasina memur edildi. Hudeybiye’ye giden Islâm ordusuna kilavuzluk yaparak orduyu Mekke kesif kollarinin takibinden kurtardi. Mekke’nin fethi sirasinda Eslem kabilesine ait iki sancaktan birini o tasidi. Sevgili Peygamberimiz onu Eslem ve Gifar kabilelerine zekât âmili olarak gönderdi.
15 Eylül 2010: 10:28 #777113Anonim
Efendimiz arkadasi Ebû Bekir’e dönerek; “Içimiz serinledi”, buyurdu. Sonra “Kimlerdensin?” dedi. “Eslem kabilesinden” dedi. Efendimiz yine arkadaslarina dönerek: “Selâmetteyiz.” buyurdular. Tekrar “Eslem’in hangi kolundan?” diye sordu. “Sehm kolundan” dedi. Bunun üzerine Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz: “Yâ Ebâ Bekir senin nasibin çikti.” buyurdular. Büreyde bu tatli konusmalardan ve o nurlu insanlardan etkilenmisti. “Ya sen kimsin?” dedi. Sevgili Peygamberimiz: “Allah’in resûlü Muhammed.” diye cevap verince Büreyde’nin gönlü Islâm’in nuruyla aydinlaniverdi. Kendiliginden: “Eshedü enlâ ilâhe illâllah ve eshedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh” diyerek Islâm’la sereflendi. Adamlariyla birlikte pesinde namaz kildi.
Kim etkilenmezki bu konuşmalardan…Ve kim namaz kılmazki peşinden…Teşekkür ederiz müdavim hocam çok güzel bir paylaşım.Hergün bir sahabenin hayatını okumalıyız aslında…Allah razı olsun.
9 Ekim 2010: 18:39 #779103Anonim
NUAYM BİN MES’ÛD (r.a.) -1
Nuaym Ibni Mes’ûd radiyallahu anh uyanik, zeki bir genç… Olaylar karsisinda güçlük çekmeyen, harbin hile oldugunu bilen bir kahraman… Hâdiseleri kavrayista ve çözümlemede becerikli bir yigit…
O , Hendek harbi esnasinda Islâm’la sereflendi. Ismi Nuaym olup Gatafan kabilesindendir. Müslüman olmadan önce para ve eglenceye düskün bir kimseydi. Arzu ve isteklerini tatmin için Necid çöllerinden kalkar Yesrib’e gelirdi. Benî Kureyza yahudileriyle sıkı iliski içindeydi. Mekke vâdileri Islâm nuruyla aydinlandigi siralarda o, gününü gün ediyordu. Zevk ve eglencelerine engel olmasindan korktugu için yeni din Islâm’dan siddetle uzak durmaga çalisiyordu. Fakat Allah Tealâ onun gönlünü Ahzab günü Islâm’in nuruna hazirladi.
O , Hendek gazvesinde kendine yeni bir sayfa açti. “Harb hiledir” düstûrunun saheser bir hikâye kahramani oldu. Islâm’a girisi söyle gerçeklesti:
Hicretin besinci senesiydi. Medine’li müslümanlari, disardan Kureys ve Gatafan kabileleri, içerden Benî Nâdir ve Benî Kureyza yahudileri kusatip yeni dinin kökünü kazimak istediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de o günlerde Medine’de Benî Kureyzâ yahudileriyle bir baris antlasmasi imzalamisti. Benî Nadir’in ileri gelenleri Benî Kureyza’yi kiskirtmaya basladilar. Bu defa felâketin Müslümanlarin basina gelecegini söylediler. Yaptiklari anlasmayi bozmalarini israr ettiler. Onlar da Mekke ve Necidden iki ordunun geldigini görünce antlasmayi bozdular.
Bu haber Müslümanlarin arasina yildirim gibi düstü. Kureys ile Gatafan kabileleri Medine’yi kusatmis halka gelen erzak yolunu kesmislerdi. Benî Kureyza da içerden Müslümanlarin arkasinda hazirlik yapiyordu. Fitne ortaligi kaplamisti. Münâfiklar bos durmuyordu. Içlerinde gizlediklerini açiga vurup söyle diyorlardi: “Muhammed bize, Kisrâ ve Kayser’in hazinelerine sahip olacagimizi vadediyor. Iste bugünkü durumumuz. Bizler ihtiyaç için tuvalete gitmekten bile korkar hale geldik… “
Kalplerinde hastalik olanlar ortaligi bu sekilde fitneye verdiler. Beni Kureyzâ’nin yapacagi baskinda kadinlarina, çocuklarina ve evlerine zarar gelecegini düsünerek guruplar halinde ayrilmaya basladilar. Bu kusatma yirmi gün kadar sürdü. Her iki tarafta da açlik, sefalet basgösterdi. Atlari, develeri ölmeye basladi. Soguktan askerler dahi kirilmaya yüz tuttu.
27 Nisan 2011: 15:52 #789895Anonim
HUZEYFE BİN YEMÂN (R.A.) -1
Sevgili Peygamberimizin sırdaşı:
HUZEYFE BİN YEMÂNHuzeyfe bin Yemân hazretleri şöyle anlatıyor:
“Hendek savaşının en şiddetli safhaya ulaştığı bir sırada, bir gece yarısı Eshâb-ı kirâmdan bir grup olarak Resûlullahın yanında idik. Öyle bir gecede bulunuyorduk ki, ondan daha karanlık bir gece görmemiştik. Bu şiddetli karanlıkla birlikte gök gürültüsünü andıran korkunç bir rüzgâr da esmeye başlamıştı.
Ok ve taş atma
Bu sırada müşrik ordusu, telâşa kapılıp, kendi aralarında anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Peygamber efendimiz bize onların bu hâlini haber verdi. Resûluluh efendimiz gece bir miktar namaz kıldıktan sonra yanıma geldi. Soğuktan ve açlıktan iki dizim üzerine çöküp büzülerek oturuyordum. Bana dokunarak buyurdu ki:
– Git şu kavim ne yapıyor bir bak! Yanıma dönüp gelinceye kadar onlara, ok ve taş atma. Mızrak ve kılıç vurma. Sen benim yanıma dönüp gelinceye kadar, ne soğuktan, ne sıcaktan zarar görmeyeceksin, esir edilip, işkenceye de uğramayacaksın.
Resûlullahın bu sözlerinden anladım ki, bana hiç bir zarar gelmeyecek. Kılıcımı yayımı aldım, gitmek üzere hazırlandım. Resûlullah efendimiz benim için duâ etti:
– Allahım, onu önünden, ardından, sağından, solundan, üstünden, altından koru!
Müşriklere doğru yürümeye başladım. Sanki hamamda yürüyor gibiydim. Vallahi içimde ne bir korku, ne bir üşüme, ne de bir ürperti vardı. Nihâyet müşriklerin ordugâhına vardım. Reisleri Ebû Süfyân ve diğerleri ateş yakmışlar, başında ısınıyorlardı. Ebû Süfyân daha o zaman Müslüman olmamıştı.
Hemen aklıma Ebû Süfyân’ı orada öldürmek geldi. Ok çantamdan bir ok çıkarıp, yayıma yerleştirdim. Ateşin ışığından faydalanarak onu vurmak istedim. Tam atacağım sırada Resûlullahın, “Benim yanıma dönüp gelinceye kadar bir hâdise çıkartmayacaksın” buyurduğunu hatırladım ve onu öldürmekten vazgeçtim.
27 Nisan 2011: 15:54 #789896Anonim
HUZEYFE BİN YEMÂN (R.A.) -2
Bundan sonra kendimde kuvvetli bir cesâret buldum. Müşriklerin yanına sokulup ateşin başına oturdum. Görülmemiş derecedeki şiddetli rüzgâr ve Alllahü teâlânın görülmeyen ordusu melekler, onlara yapacağını yapıyordu. Rüzgârda, kap kacakları devriliyor, ateşleri ve ışıkları sönüyor, çadırları başlarına yıkılıyordu. Bir ara müşrik ordusunun kumandanı Ebû Süfyân ayağa kalkıp dedi ki:
– İçinizde gözcüler ve casuslar bulunabilir, dikkat ediniz, herkes yanındakinin kim olduğuna baksın! Herkes yanında oturanın elini tutsun!
Durulacak yerde değilsiniz
Ebû Süfyân, aralarına bir yabancının girdiğini sezer gibi olmuştu. Hemen ellerimi uzatıp, sağımda ve solumda bulunan iki kişinin ellerinden tutup, onlardan, önce isimlerini sordum. Böylece tanınmamı engelledim. Nihayet Ebû Süfyân:
– Ey Kureyşliler, siz durulacak gibi bir yerde değilsiniz. Atlar, develer kırılmaya, ölmeye başladı. Kıtlık her tarafı sardı. Rüzgârdan, başımıza gelenleri görüyorsunuz. Hemen göç edip gidiniz. İşte ben gidiyorum, diyerek devesine bindi.
Müşrik ordusu perişan bir hâlde toplanıp, Mekke’ye doğru hareket etti. Rüzgârdan üzerlerine yağan taş ve çakıl sesini işitiyordum.
Müşrik ordusu çekip gidince, ben de Resûlullahın yanına döndüm. Yolun yarısına geldiğimde karşıma yirmi kadar beyaz sarıklı süvâri şeklinde melekler çıktı. Bana dedilir ki:
– Resûlullaha haber ver. Allahü teâlâ düşmanı perişan etti!
Resûlullahın yanına geldiğimde, bir kilim üzerinde namaz kılıyordu. Fakat ben döner dönmez, gitmeden önceki üşüme ve titreme hâlim tekrar başlamıştı.
Huzeyfe bin Yemân, Eshâb-ı kirâm arasında Peygamberimizin sırdaşı olmasıyla meşhurdur. Peygamberimiz ona, Eshâb-ı kirâm arasına karışarak kendilerini gizleyen ve böylece fitne çıkarmak isteyen münâfıkların kimler olduğunu tek tek bildirmiştir. Bundan başka vukû bulacak hâdiseleri de bildirmişti.
Eshâb-ı kirâm arasında çok sevilir ve ayrı bir itibar gösterilirdi. Çünkü o, Resûlullahın verdiği sırlarla dolu idi. Resûlullah gizli kalması lâzım olan bir çok şeyi, Hz. Huzeyfe’ye söyledi.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.