- Bu konu 15 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
11 Ocak 2013: 08:24 #811308
Anonim
Müslüman; barışın yanında, kavganın da karşısında..
Ülke halkı içinde çıkacak olan anlaşmazlık ve ihtilafta taraflara düşen ilk görev, Hucurat Sûresi’ndeki ayetlerde açık ve net bir şekilde bildirilmiştir:-Müminlerden iki taraf arasında bir münakaşa çıkarsa hemen aralarına girerek anlaşmalarını sağlayın, barışı ve itaati toplumda hakim kılın, kardeşliği tesis edin!.
Evet, Rabb’imiz her şeyden önce Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklarda barışı ve itaati emrediyor, anlaşma ve kaynaşmayı sağlama görevimizi hatırlatıyor bizlere… İlk görevimiz budur bizim. Barış ve kardeşliğin tesisi…
Efendimiz (sas) Hazretleri de ayetin barışı emreden manasını açıklarken:
-Barış anlaşması, anlaşmaların efendisidir! buyuruyor, her şeyden önce barışı sağlamanın baş görevimiz olduğuna dikkatimizi çekiyor.
Demek ki böyle devrelerde ülkedeki sözü sohbeti dinlenen herkese düşen görev, sivil toplum kuruluşlarının ilk hizmetleri, barışı tesis ve temin etmeye yönelik çalışmalar yapmak, birlik beraberliği sağlayacak anlaşmalara zemin hazırlayıp toplumda sükuneti sağlamaya gayret etmektir.
Bu konuda saadet asrında Müslümanlar arasında yaşanmış anlaşmazlıklara baktığımızda böyle devrelerde tavrımızın ne olması gerektiğini açık ve net bir şekilde tespit edebiliyoruz. Bize örnek olan bu anlaşmazlıklardan birini misal olması için kısaltarak arz etmek istiyorum bugün sizlere.
Bilindiği üzere, Medine’de Müslümanlar arasında ayrılık ateşi yakmaya çalışan münafıklardan biri vardı. Bu adamın birlik beraberliği bozucu davranışlarını önlemek isteyen sahabeler,
-Ya Resulallah! dediler, şu Abdullah bin Übey bin Selül’ün yanına gitsek de birlik beraberliğimizi bozucu beyan ve davranışlardan vazgeçmesi konusunda nasihatlerde bulunsanız…
Efendimiz (sas) Hazretleri, ashabının bu barış teklifine hayır demedi, merkebine binip yanındakilerle birlikte kırdaki bahçesinde meşgul olan Abdullah bin Übey’in ayağına kadar gitme tevazuu gösterdi. Çünkü maksat karışıklığı kaldırıp barışı sağlamaktı. Ancak daha uzaktan Resulullah’ın (sas) geldiğini gören münafıkların başı, tepkisini saygısızca dile getirmekten çekinmeyerek seslendi:
-Yaklaşma ya Muhammed! Eşeğinin kokusu şimdiden burnumun direğini kıracak hale geldi!.
Bu saygısız söze karşılık vermekte geç kalmayan Ensar’dan bir zat da:
-Vallahi dedi, Resulullah’ın eşeğinin kokusu senin kokundan temizdir!.
İşte bu karşılıklı atışma, bir nasihat konuşmasına fırsat vermeden hemen çatışmaya dönüştü. Resulullah’ın yanındaki sahabelerle Abdullah bin Übey’in yanındaki (kendi kabilesinden olan) Müslümanlar arasında taşlı sopalı kavgaya varan bir dövüşmeye dönüştü.
Gariptir ki, münafıkların başı Übey bin Selul’ün yanında yer alıp da sahabeye karşı koyanların tümü de inançsız değillerdi. Kabilecilik gayretinden dolayı Abdullah bin Übey’in tarafını tutan Müslümanlar da vardı.
İşte böyle iki tarafın da birbirleriyle rahatça konuşmaya fırsat bulamadan münakaşayı mukateleye doğru götürmelerinden sonra, Hucurat Sûresi’ndeki bize ölçü veren ayetlerin ikazı geldi:
-Mü’minlerden iki grup münakaşa ve mukateleye yönelirlerse seyirci kalmayıp aralarına girin ve anlaşmayı sağlayıncaya kadar çalışın. Birinci vazifeniz, tartışmayı durdurup barış içinde konuşma ve anlaşmayı sağlamak olsun. Şayet bir taraf haksızlıkta ısrar eder de, anlaşma gayretlerine olumsuz yaklaşır, aksi cevap verirse, artık size düşen, itaati esas alan haklının yanında, isyana yönelen haksızın da karşısında olmak, toplumdaki birlik beraberliği koruma görevinde yerini almaktır!..
Evet, toplumdaki anlaşmazlıklar karşısında Müslüman’ın takınacağı barış yanlısı birlik beraberliği koruma görevi böyle netleşmiş bulunmaktadır. Onun için İslam toplumunda birlik beraberliği sağlayacak istişare ve itaat vardır, ama isyan ve anarşiye yer yoktur. Hemen herkes barış ve kardeşliğin yanında, ayrılık ve gayrılığın da karşısında yerini alır.
09 Ocak 2013, Çarşamba ahmed şahin
4 Mart 2013: 11:58 #812208Anonim
Ağır imtihan
İşimizin gerçekten zor olduğunun hepimiz farkındayız. Günümüzde İslâm’ı yaşamak önceki dönemlere göre belki çok daha zor. Önceden harama düşürecek yollar sınırlıydı ve sadece yüz yüze iletişimle mümkün olabiliyordu. Günümüzde ise durum çok değişti. İnternet, televizyon, gazete ve dergiler insanın gönül ve zihin dünyasına, ahlâkına olumsuz etkiler yapan pek çok unsur içermektedir. Bunların insana verdiği zarar önceki dönemlerle kıyaslanamaz. Günümüzde medyanın ve sanal iletişimin etkisi yirmi dört saat boyunca devam etmektedir. Dünyanın bir ucundaki birileri ahlâkınızı bozmak için teknolojiyi kullanmakta, evinizin içine kadar girmekte, televizyon ve internet ile değerlerinize bağlılığınızı zayıflatmaya çalışmaktadır.
Bu genel tehlikeyle birlikte, özellikle turistik sahil bölgelerinde yaşayanların kendilerini korumaları da ayrı bir zorluktur. Dağda evliyalık yapmak ne kadar kolaysa böyle yerlerde insanın dinini koruması o kadar zordur. Her tarafınızın türlü türlü haramlarla çevrili olduğu ve İslâm’ı teneffüs etmenizin neredeyse imkansızlaştığı bir yerde İslâm’ı yaşamak gerçekten de meşakkatlidir. Sahil boylarında hayat sürmek durumunda olanlar yazları büyük sıkıntı çektiklerinden, burada anlatılmak istenileni çok daha iyi anlayacaklardır. Bu zorluk insanın kendisi için olduğu kadar ailesi için de geçerlidir. Genç kızı ile oğluna böyle bir atmosferde dinî şuur kazandırma çabasında olanlara Allah yardım etsin!
Avrupa’da İslâm’ı yaşayan, çocuklarına sahip olmakta zorluk çeken ve yavrularım elimden kaçabilir korkusunu her an taşıyan gurbetçilerimizin de yükleri ağırdır. Ekmekleri peşinde koşan bu kardeşlerimiz hem hayat mücadelesi hem de çocuklarını hak çizgide tutma savaşı vermekteler. O yüzden büyük zorluklarla karşı karşıya bulunuyorlar.SEMERKAND -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.