• Bu konu 57 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 59)
  • Yazar
    Yazılar
  • #769599
    Anonim

      FETİH HUTBESİ

      Resûli Ekrem Efendimiz, Kâbei Muazzama’nin kapısında durdu. Mübarek yüzünde beliren tatlı tebessümleriyle halka bakıyordu. Allah’a hamd ve senadan sonra şu hutbeyi îrad etti:

      “Allah’tan başka ilâh yoktur, yalnız O vardır; O’nun şeriki yoktur.

      “O, va’dini yerine getirdi; kuluna yardım etti, (aleyhinde) toplanan düşmanları tek başına perişan etti.

      “Bilmelisiniz ki, Câhiliyye devrine âit olup, iftihar vesilesi yapılıp gelinen her şey, kan, mal dâvaları… bunların hepsi bugün, şu ayaklarımın altında kalmış, ortadan kaldırılmıştır.

      “Bütün insanlar Âdem’den (a.s.), Âdem de topraktan yaratılmıştır.

      “Ey insanlar!.. Sizi, bir erkekle bir dişiden (Âdem ile Havva’dan) yarattık. Hem de sizi soylara ve kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasanız. Biliniz ki, Allah katında en iyiniz, takvası en ziyade olanınızdır (şeref, soy, sop ve nesebce en üst olanınız değildir). Şüphe yok ki Allah Alîm’dir [her şeyi bilendir], Habîr’dir [her şeyden haberdardır]!” (elHucurat, 13)831

      UMUMÎ AF

      Resûli Ekrem Efendimiz, bu hitabesinden sonra, halka, “Ey Kureyş topluluğu!.. Şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?” diye sordu.

      Kureyş topluluğu, “Sen, kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun! Ancak bize hayır ve iyilik yapacağına inanırız.” dediler.

      Bunun üzerine Resûli Kibriya Efendimiz şöyle konuştu:

      “Benim hâlimle sizin hâliniz, Yusuf un (a.s.) kardeşlerine dediğinin tıpkısı olacaktır.

      Ahlâk ve yüz güzelliğinden ve babalarının onu kendilerinden daha çok sevmesinden dolayı kardeşleri, Hz. Yusuf’u çekemezler ve hayatına son vermek için Kenan Kuyusuna atarlar. Oradan geçen bir kafile ise, onu alıp Mısır’a götürür. Başından birçok hâdise geçtikten sonra Hz. Yusuf, sonunda Mısır’a azîz olur.

      Kaderi ilâhi, bu makamda iken Hz. Yusuf’la kardeşlerini bir araya getirir. Yusuf’u tanıyan kardeşleri, yaptıklarından pişmanlık duyarlar.

      Bunun üzerine Hz. Yusuf, “Bugün ve bundan sonra benim tarafımda size başa kakma ve serzenişte bulunma gibi herhangi bir eza ve cefa düşünmeyin. Ben hakkımı helâl ettim!” diyerek, kardeşlerini affeder.

      “Yusuf un (a.s.) kardeşlerine dediği gibi ben de diyorum: ‘Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allah, sizi bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir!’ (Yusuf, 92).

      “Gidiniz, sizler serbestsiniz!”832

      Affedişlerin en makbulü muktedirken affetmek, iyiliklerin en güzeli ise kötülüklere karşı yapılandır. Merhametlerin en üstünü kendisine acımayanlara acımak, şefkat etmek ve merhamette bulunmaktır. İşte, Kâinatın Efendisi bunu yapıyordu! Çünkü o, Cenâbı Hakk’tan dersini şöyle almıştı:

      “Affı (öne) al, iyilikle emret ve câhillerden yüz çevir!”833

      O anda Kureyşliler boynu bükük, elleri yanlarına düşmüş bir vaziyette Hz. Resûlullah’ın huzurunda bekliyorlardı. İsteseydi, tek ferdi kalmamak üzere hepsini, geçmişte yaptıkları zulüm, kötülük ve eziyetlerden dolayı kılıçtan geçirebilirdi yahut hepsine köle muamelesinde bulunabilirdi; bunun yanında, mallarına mülklerine el koyup, onları yurtlarından da sürgün edebilirdi!.

      Ama, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz, yukarıda sözü edilen davranışların hiçbirine teşebbüs etmedi. Zîra, onun tek gayesi, gönüllerde İlâhî meş’alenin yakılmasıydı. Bu müstesna davranışıyla da bu ulvî gayesine en büyük hizmeti îfa etti. Onun böylesine merhametli davranışı, affediciliği, âlicenablığı karşısında bütün Kureyş kin ve düşmanlık duygularını terk ederek, İslâm’ın tertemiz saadet deryasına kavuştu.

      İşte, Peygamber Efendimiz, Kureyş müşriklerine, “Benim hâlimle sizin hâliniz, Yusuf’la (a.s.) kardeşlerinin dediğinin aynısı olacaktır.” derken bu hâdiseyi hatırlatmak istemişti. Tarih, böylesine muazzam ruhî ve fikrî inkılâba ilk defa şâhid oluyordu.

      #769600
      Anonim

        FETİHTEN SONRA HİCRETİN KALDIRILDIĞI

        Mekke’nin fethedildiği gün idi.

        Abdurrahmân b. Safvan, babasını alıp Resûli Ekrem Efendimizin huzuruna getirdi.

        “Yâ Resûlallah, babam hicret etmek üzere bey’at edecektir.” dedi.

        Resûli Ekrem Efendimiz, “Mekke’nin fethinden sonra artık hicret kalkmıştır.” buyurdu.

        Ne var ki, Abdurrahmân, babasının, Muhacir vasfının manevî mükâfatından nasîbdar olmasını istiyordu. Bunun için gidip, Peygamberimizin çok sevdiği ve hatırını saydığı amcası Hz. Abbas’a başvurdu. Bu hususta şefaatçi olmasını diledi.

        Abdurrahmân’in ricasını kabul eden Hz. Abbas, “Yâ Resûlallah!.. Sen benimle filân arasındaki dostluğu biliyorsun. Babasını hicret bey’atı yapmak üzere size getirmiş, kabul buyurmamışsınız.” dedi.

        Arabistan müşriklerinin yegâne kal’ası olan Mekke artık fethedilmişti. İslâmiyet bununla büyük bir kuvvet kazanmıştı. Müslümanlar da dinlerini istediği gibi, istedikleri yerde yaşama durumunu elde etmişlerdi. Bu sebeple Peygamber Efendimiz, “Hicret müessesesi”ni kaldırmaya karar vermişti. Bundandır ki, çok sevdiği ve fazlasıyla hürmet duyduğu amcasının bu arzusuna da müsbet cevap vermedi ve, “Hicret için bey’at yapmak artık yoktur!” buyurdu.834

        Resûli Ekrem Efendimizin kaldırdığı hicret, İslâm’ın serbestçe yaşanabildiği, ahalisi Müslüman olan bir beldeden İslâm’ın bir başka beldesine hicretti. Daha hususî manâsıyla, Peygamber Efendimizin sağlığında Mekkei Mükerreme ve çevresinden, Medinei Münevvere’ye olan hicretti

        #769683
        Anonim

          Peygamberimizin İkinci Hutbesi

          Resûli Ekrem Efendimiz, fethin ikinci günü, öğle namazından sonra Kabe kapısı merdivenine çıkıp, arkası Kabe’ye dayalı bir hâlde Allah’a hamd ve senada bulunduktan sonra halka şöyle hitab etti:

          “Ey insanlar!..

          “Şüphesiz, Allah, göklerle yeri, güneş ile ayı yarattığı gün Mekke’yi haram ve dokunulmaz kılmıştır; Kıyamet Gününe kadar da haram ve dokunulmaz olarak kalacaktır.

          “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir kimse için, Mekke Hareminde kan dökmek, ağaç kesmek helâl olmaz! Mekke’de kan dökmek benden önce hiçbir kimseye helâl olmadığı gibi, benden sonra da hiçbir kimseye helâl olmayacaktır!

          “Bu söylediklerimi burada dinleyenler, hazır bulunmayanlara duyursun!

          “Şu bulunduğum andan itibaren kim öldürülürse, öldürülenin ailesi için şu iki şeyden birini tercih etmek hakkı vardır: Ya öldürenin kısas olarak öldürülmesini ya da öldürülenin diyetini, kan bedelini ister.

          “Muhakkak ki, insanların Cenâbı Hakk’a karşı en hürmetsizi, en taşkını ve azgını, Allah’ın Hareminde adam öldüren, yahut kendi katilinden başkasını öldüren, veya Câhiliyye intikamını almak için adanı öldürendir.

          “İslâm’da, insanın babasından veya baba tarafından akrabasından başkasına intisab etmesi diye bir şey yoktur. Doğan çocuk, döşeğin sahibine aittir.

          “İddiasını ispatlamak için delil getirmek davacıya, yemin de inkâr edene düşer!

          “İslâmiyette, ne Câhiliyyet andlaşması vardır, ne de fetihten sonra hicret!.. Fakat, cihad ve cihada niyet vardır.

          “Müslüman, Müslüman in kardeşidir; bütün Müslümanlar kardeştirler. Müslümanlar, kendilerinden olmayanlara (düşmanlara) karşı tek bir eldirler, el birliğiyle harekete ederler!

          “Müslümanların kanları birbirine eşittir. Zimmetlerini, onların en hafifleri, en uzaktakileri bile yerine getirme gayretini gösterirler.

          “İyi bilmelisiniz ki, ne bir kâfir için bir mü’min, bir Müslüman öldürülür, ne de onlardan taahhüd sahibi olanlar, taahhüdlerinden dolayı harbî olan kâfirler için öldürülürler.

          “İslâm’da, değiş tokuş yoluyla mehirsiz evlenme yoktur.

          “Kadın, ne halasının, ne de teyzesinin üzerine nikahlanıp bir araya getirilebilir.

          “Kocasının izni olmadıkça, kadının onun malından bir şey dağıtması, vermesi helâl ve caiz değildir.

          “Kadın, yanında bir mahremi bulunmadıkça üç günlük yola gidemez.

          “İyi biliniz ki, vâris için vasiyete lüzum yoktur. Ayrı din sahipleri birbirlerine vâris olamazlar.

          “Parmakların her birisinde diyet, 10’ar 10’ar devedir. Kemiği görünen derin yaralardan her birisinde diyet, beşer beşer devedir.

          “Sabah namazı kılındıktan sonra güneş doğuncaya kadar başka namaz kılınmaz. İkindi namazından sonra güneş batıncaya kadar da bir başka namaz kılınmaz.

          “Sizi, iki günün orucundan nehyederim: Biri Kurban Bayramı günü, diğeri de Ramazan Bayramı günü orucudur.

          “Ben size ancak anlayacağınız, tutacağınız yolu gösterdim!”836

          #769684
          Anonim

            SİKAYE VE HİCABE VAZİFELERİNİN AYNI ELLERDE BIRAKILMASI

            Resûli Ekrem, Fetih Hutbesinde Sikaye ve Hicabe hizmetleri dışında kalan, Câhiliyye devresine âit bütün iş, muamele ve dâvaların ortadan kaldırıldığını beyan buyurmuştu.

            Hacılara su dağıtma vazifesi olan Sikaye, o sırada Peygamberimizin amcası Hz. Abbas’ın uhdesinde idi.

            Kabe’ye hizmet vazifesi olan Hicabe ise, Osman b. Talha’da bulunuyordu.

            Hz. Abbas, Peygamberimize müracaat ederek, bu iki vazifenin de kendilerine verilmesini istedi. Ancak, Resûli Ekrem, eskiden olduğu gibi sâdece Sikaye vazifesinin kendilerinden kalmasını uygun gördü.

            Resûli Kibriya, Kabe’nin anahtarını elinde tutuyordu. Birçok Müslüman bu şerefli vazifeyi üzerine almak arzusunu taşıyordu. Fakat Efendimiz, Osman b. Talha’yı huzuruna çağırdı ve, “Şüphe yok ki Allah size emanetleri ehil (ve erbab)ına vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmeylemenizi emreder.” mealindeki âyeti kerîmeyi okuduktan sonra, “Ey Osman!.. İşte anahtarın, al! Bugün, iyilik ve ahde vefa günüdür!”837 dedi ve Kabe’nin anahtarını yine ona teslim etti.838

            Osman b. Talha anahtarı alıp giderken, Resûli Ekrem, “Sana zamanında söylemiş olduğum şey, vuku bulmadı mı?” diye sordu.

            Hz. Osman b. Talha, aralarında geçen hâdiseyi hatırlayarak Resûlullah’ı tasdik etti.

            “Evet, şehâdet ederim ki sen, şüphesiz Allah’ın Resulüsün!”839

            Peygamber Efendimizin, Osman b. Talha’ya hatırlatmak istediği hâdise şuydu:

            Hicret’ten önceydi. Osman b. Talha henüz Müslüman olmamıştı. Peygamberimiz bir gün Kabe’ye girmek istemiş, fakat Osman b. Talha buna mâni olmuştu. Mâni olmakla da kalmamış, Efendimize kaba, katı ve nahoş davranmıştı. Resûli Ekrem ise, bundan dolayı asla hiddete kapılmamış ve istikbâl semâlarında İslâm’ın gür sedasının pek yakında hâkim olacağını görür gibi sükûnet ve mülayim bir eda ile, “Ey Osman!.. Ümit ederim ki, bir gün gelecek sen, beni, bu anahtarı elde etmiş ve istediğim yere koymakta, arzu ettiğim kimseye vermekte serbest olacağım bir mevkide bulursun!” demişti. Osman b. Talha, “O zaman Kureyş kuvvetten düşmüş, yok olmuş demektir!” cevabını verince de, Peygamberimiz, “Hayır, ey Osman!.. Asıl o gün Kureyş hakikî kuvvet ve şerefe kavuşacaktır!”840 buyurmuştu

            838 Bazı tefsirlerde Hz. Osman b. Talha’nın Mekke’nin fethi günü Müslüman olduğundan bahsedilir. Fakat bu, tarihçiler tarafından muteber sayılmamıştır. Kuvvetli rivayet, daha önce anlattığımız gibi, Hz. Osman b. Talha’nın Hicret’in 7. yılı Muharrem ayında Medine’ye gelerek Peygamber Efendimizin huzurunda Müslüman olduğuna dair olan rivayettir.

            #769685
            Anonim

              MEKKELİLERİN PEYGAMBERİMİZE BEY’ATI

              Resûli Kibriya Efendimiz, umumî af ilân ettikten sonra, Safa Tepesine çıkıp orada Kureyşlilerin bîatını kabul etti. Seneler önce aynı tepede peygamberliğini açıktan ilân edip muhalefetle karşılaşırken, şimdi aynı tepe üzerinde aynı kimselerden İslâmiyet üzere bîat alıyordu.

              Erkeklerin Allah’a îman, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) O’nun kulu ve Resulü olduğuna şehâdet ederek İslâmiyet ve cihad üzerine yaptıkları bîatı, kadınların bîatı takib etti.

              Kadınların Bîatı

              Kadınlar, “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, kız çocuklarını öldürmemek, zina etmemek ve iffetini korumak, herhangi bir iyilik hususunda Allah Resulüne isyan etmemek”841 üzere Peygamber Efendimize bîatta bulundular.

              Kadınlar Taifesinin başında, Hz. Ali’nin hemşiresi Hz. Ümmühanî, Âs b. Ümeyye’nin kızı Ümmü Habib, Attab İbni Esid’in halaları Erva, Ebû As kızı Âtika, Haris b. Hişam’ın kızı ve Ebû Cehil’in oğlu İkrime’nin karısı Ümmü Hakim, Hâlid b. Velid’in kız kardeşi Fatiha gibi Kureyş kadınlarının meşhurları bulunuyordu. Aralarında Resûli Ekrem’in haklarında “Nerede görülürse görülsünler öldürülsünler.” diye buyurduklarından biri olan, Ebû Süfyan’ın karısı Hind de vardı. Tanınmamak için kıyafet değiştirerek kadınlar arasına katılmıştı. Geçmişte, Peygamberimize ve Müslümanlara karşı giriştiği hareketlerden pişmanlık duyar hâli vardı. Yaptığı her şeye rağmen, Kâinatın Efendisi, İslâmiyetle şereflendiğini duyduğu Hind’i affetti ve onun da bîatını kabul etti.

              Ebû Kuhafe ‘nin Müslüman Olması!

              Saadete kavuşan insan, sevdiklerinin de kendisiyle aynı saadet lezzetini paylaşmasını gönülden arzu eder. Bu, insanoğlunun mahiyetinde var olan bir duygudur.

              Hz. Ebû Bekir, îman edip bu saadeti yaşayanlardan biri idi. Ama babası Ebû Kuhafe henüz bu saadetten mahrumdu. Mes’ud oğul, babasının da bu nimeti, bu huzur ve saadet lezzetini kendisiyle paylaşmasını istiyordu. Bu maksatla elinden tutarak onu Efendimizin huzuruna getirdi.

              “Beni Rabbim terbiye etti. O ne güzel bir terbiyedir!” buyurarak Cenâbı Hakk’ın müstesna terbiyesi altında ahlaken kemâle erdiğini ifade eden Nebîyyi Muhterem Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’in ihtiyar babasını alıp yanına getirmesinden müteessir oldu ve, “İhtiyara, getirme zahmeti vermeseydin de, onu evinde ziyaret etseydik, olmaz mıydı?” buyurarak nezaket ve tevâzuunu izhar etti.

              İlâhî terbiyeyle yetişen kaynaktan ders alan Hz. Ebû Bekir ise, “Yâ Resûlallah!.. Senin onun yanına gitmenden, onun senin yanına gelmesi daha muvafıktır!” dedi.

              Bu kısa konuşmadan sonra Resûli Ekrem Efendimiz, mübarek ellerini âmâ Ebû Kuhafe’nin göğsüne koyup sığadıktan sonra, “Müslüman ol, ey Ebû Kuhafe!..” dedi.

              Bu söze muhatab olan Ebû Kuhafe, derhâl Müslüman olup oğlunun saadetine saadet kattı.842

              #769686
              Anonim

                KANI HEDER EDİLENLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI

                İslâm’ın amansız düşmanlarından, Ebû Süfyan’ın karısı Utbe kızı Hind’in affedilmesi, nerede görülürlerse görülsünler öldürülecekler listesine alınanlar için bir ümit kapısı açtı. Vakit geçirmeden onlar da bu ümit kapısından girerek İslâmiyetle şereflendiler, Hz. Resûlullah’ın geniş affına uğradılar. İkrime b. Ebî Cehil, Abdullah b. Ebî Sarh (irtidat etmişti), Safvan b. Ümeyye, Süheyl b. Amr, Hz. Hamza’nın katili Vahşî, Şâir Abdullah b. Zebarî, Haris b. Hişam, Enes b. Züneym, bunlar arasında yer alıyorlardı.

                Dünya tarihinde acaba, en amansız düşmanlarına karşı böylesine lûtufkâr ve merhametli davranıp onları affeden, onlara kalbinde yer verip safına alan bir başka şahsiyete rastlanabilir mi?

                Bedevinin Titremesi

                Mekke artık fethedilmişti.

                Yüzlerde, gönüllerde sevinç vardı. Şehirde müstesna bir bayram havasının neşesi hâkimdi.

                Bu sırada bir bedevinin Peygamberimizin yanına yaklaştığı görüldü. Bir peygamberin karşısında bulunmanın heyecan ve haşyeti altında bedevi tir tir titriyordu.

                Durumu fark eden Resûli Kibriya, “Ne oluyor sana?.. Kendine gelsene! Ben bir hükümdar değilim; ben, güneşte kurutulmuş et parçaları yiyerek geçinmiş olan Kureyşli bir kadının oğluyum.”843 buyurdu.

                Bu sözleriyle Peygamber Efendimiz, eşsiz bir tevazu örneği veriyordu. O, hükümdar bir peygamber olmak ile kul bir peygamber olmak arasında muhayyer bırakıldığında da “kul bir peygamber” olmayı tercih etmişti.844

                Gönül deryasında her zaman hâkim olan, tevazu idi.

                Resûli Kibriya’nın bu mübarek sözlerine muhatab olan bedevî, rahatladı ve titremesi geçti.

                #769687
                Anonim

                  BİR ADALET ÖRNEĞİ

                  Mekke fethedilmişti; Resûli Ekrem ise, henüz bu mübarek beldeden ayrılmamıştı.

                  Her nasılsa, Mahzum Oğulları Kabilesinden Fâtıma binti Esved adındaki kadın, bir hırsızlık yapmıştı. Kadın, itibarlı, soylu biriydi ve Kureyş yanında da hatırı sayılıyordu.

                  Haliyle, Peygamberimiz durumdan haberdar oldu. Hırsızlıkta bulunanın elinin kesileceğini herkes biliyordu. Ama düşünüyorlar ve birbirlerine soruyorlardı: “Yüksek mevkiye sahip bu kadının eli nasıl kesilebilir?”

                  Aile halkı, Fâtıma’nın elini kesmeden kurtarmak için bir ümit ışığı arıyorlardı; birinin, Hz. Resûlullah katında şefaatçi olmasını istiyorlardı. Ne var ki, kimse buna cesaret edemiyordu.

                  Sonunda, Üsame b. 2’eyd Hazretleri bu vazifeyi üzerine aldı. Üsame, Peygamberimiz tarafından fazlasıyla sevilen bir sahabî idi. Bu sevgiye güvenmiş olacak ki, bu görevi üzerine almaya yanaşmıştı.

                  Hz. Üsame, kadının affedilmesini dileyince, Resûli Ekrem Efendimizin rengi birden değişti.

                  “Sen, kötülüğün önüne geçmek için Allah’ın koymuş olduğu cezalardan bir cezanın affedilmesi hakkında mı benimle konuşuyorsun?” diye buyurdu.

                  Hz. Üsame, üzgün bir eda içinde, “Yâ Resûlallah!.. Bu uygun olmayan hareketimden dolayı Allah’tan affım için dua et!” dedi.

                  Hz. Üsame’ye dersini veren Resûli Ekrem, akşam olunca da, ayağa kalktı ve Allah’a hamd ve senada bulunduktan sonra halka dersini şöyle verdi:

                  “Sizden evvelkileri şu davranışları mahvetmiştir:

                  “Onlar, asil, soylu birisi hırsızlık ettiği zaman onu serbest bırakırlardı; zaîf, güçsüz birisi hırsızlık edince de ona hemen ceza verirlerdi.

                  “Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Fâtima binti Muhammed, hırsızlık edecek olsaydı, muhakkak onun da elini keserdim!”

                  Bundan sonra, kadının elinin kesilmesini emretti. Kadının eli kesildi.

                  Kadın da güzelce tevbe etti ve evlendi. Ondan sonra sık sık Hz. Aişe’nin yanına gelir giderdi.845

                  Bu davranışıyla Peygamber Efendimiz, milletlerin bekası için vazgeçilmez bir şart olan adaletin eşsiz bir örneğini sergiliyordu.

                  MEKKE ÇEVRESİNİN PUTLARDAN TEMİZLENİŞİ

                  Peygamber Efendimiz, Kabe ve Mekke’nin içini putlardan temizlediği gibi, şehrin etrafındaki putları da yok etmek istiyordu.

                  Bu maksatla Hz. Hâlid b. Velid’in 30 kişilik bir birlikte Nahle mevkiinde bulunan Uzza putunu yıkıp parçalamaya gönderdi. Kureyş yanında en büyük put sayılan Uzza’yı Hz. Hâlid emir gereği gidip yıktı.846

                  Efendimiz, Müşellel adındaki dağın tepesinde bulunan Menat putunu yıkmak için de Sa’d b. Zeyd elEşhel’i gönderdi. Menat, Evs ve Hazreç Kabilelerinin putu idi. Emri alan Sa’d b. Zeyd, beraberindeki Müslümanlarla giderek Menafi yıkıp geri döndü.

                  Yine, müşriklerin taptıkları meşhur putlardan biri de Süva idi. Bu put, Mekke’ye üç mil uzaklıkta bir yerde bulunuyordu.

                  Kinane Oğulları, Hüzeyliler ve Müzeynelerin bu putunu yıkmak için Resûli Ekrem, Amr b. As Hazretlerini gönderdi. Amr, verilen vazifeyi yerine getirerek Mekke’ye geri döndü.847

                  Mekke’nin fethiyle böylece, hem Mekke’nin içi dışı putlardan temizlendi, hem de Kureyş’in gönlü şirkten kurtarılıp tevhid nuruyla tertemiz hâle geldi.

                  #769701
                  Anonim

                    Huneyn Muharebesi

                    (Hicret’in 8. yılı 5 Şevval Cumartesi/Milâdî 27 Ocak 630)

                    Mekke’nin fethiyle Kureyş’in hemen hemen tamamı İslâmiyetle şereflenin işti. Fetih, aynı zamanda civar kabileler, bilhassa Kureyşlilere taraftar bulunan kabileler üzerinde müsbet tesirler bırakmış ve onların İslâm ve Müslümanlara karşı gönüllerinde sevgi dolu sıcak bir alâka duymasına sebep olmuştu. Bu ciddî alâka, onların bundan böyle Resûli Ekrem safında yer alacaklarının bir işareti sayılıyordu.

                    Bununla birlikte gönülleri hâlâ bu sıcak ilgiden mahrum bulunan ve mahrumiyetten sıyrılmak arzusu taşımayanlar da vardı: Sakif ve Havazin Kabileleri, bunların başında yer alıyordu. Bunlar, eskiden beri Peygamberimiz ve Müslümanlara karşı şiddetli düşmanlıklarıyla biliniyorlardı. Birçok Arap kabilesi gelip Resûli Ekrem’e sadâkat elini uzattığı hâlde, bunlar düşmanlıklarını bir türlü yenemiyorlardı. O civarın en güçlü kabileleri oluşu kendilerini aldatıyor ve yersiz bir gurura sevkediyordu.

                    Resûli Ekrem, Mekke’yi fethedip Kureyşlilerle birlikte birçok kabilenin de gönlünü kazanınca, bunların endişeleri daha da kabardı. Büyüyen endişeleri, onları, hazırlanıp Mekke üzerine yürüme kararını almaya kadar götürdü. Gayeleri, Peygamberimizin üzerlerine gelmesine fırsat tanımadan Mekke’ye ansızın baskında bulunmaktı.

                    Bu maksatlarını, her iki kabilenin ileri gelenleri, kendi aralarında yaptıkları konuşmalarla izhar ediyorlardı: “Muhammed’in bizimle savaşmaya gelmesine herhangi bir engel kalmamıştır. En uygun olan, o üzerimize yürümeden, bizim onun üzerine yürümemizdir!”848

                    Nitekim, kısa zamanda etraftaki bazı kabilelerin de katılmasıyla Havazinlilerin lideri Mâlik b. Avf in kumandasında 20 bin kişilik bir ordu teşkil ettiler. Kumandan Mâlik b. Avf, askerlerin cesaretle çarpışmaları, dönüp geri kaçmamaları için bütün kadın, çocuk ve davarların da orduya katılmasını temin etmişti.

                    Yirmi bin kişilik düşman ordusu, kadınları, çocukları ve hayvanlarıyla, gelip Evtas mevkiinde karargâhını kurdu.849

                    Peygamberimizin Durumu Haber Alması

                    Resûli Kibriya Efendimiz, Havazin ve Sakiflilerin İslâm topraklarına saldırmak için bir araya geldiklerini haber alınca, derhâl Abdullah b. Ebî Hadred’i bilgi almak üzere düşman topluluğun arasına gönderdi.

                    Tebdili kıyafetle düşman ordusu arasında birkaç gün dolaşan bu sahabî, gereken bilgileri topladı. Ordu kumandanı Mâlik b. Avf in diğer kumandanlara söylediği şu sözleri bizzat kulağıyla duydu:

                    “Bu, Muhammed’in son çarpışması olacaktır. Onun şimdiye kadar karşılaştığı kimseler, harb bilgisinden mahrum bulunan kimselerdi. Onun için onlara galebe çalıyordu.

                    “Seher vakti olunca, hayvanlarınızı, kadınlarınızı ve çocuklarınızı arkanızda sıralayacaksınız! Sonra askerleri sıralayacaksınız!

                    “Müslümanlarla karşılaşınca hücuma kalkacaksınız!

                    “Kılıçlarınızın kınlarını kırınız ve tek bir adam gibi hep birden saldırınız! Biliniz ki, zafer ilk saldırıya geçenindir!”

                    Bu bilgileri topladıktan sonra, görevli sahabî, Mekke’ye döndü ve Peygamberimize duyduklarını olduğu gibi haber verdi.

                    #769702
                    Anonim

                      Peygamberimizin, Ordusunu Hazırlaması

                      Resûli Ekrem Efendimiz, kendi aleyhinde böyle büyük bir ordunun toplandığını haber alınca, onları yerinde bastırmak için sür’atle hazırlığa geçti.

                      Bu arada, yanında zırhlar ve silâhlar bulunan, henüz Müslüman olmamış Safvan b. Ümeyye’ye, “Ey Ebû Ümeyye!.. Yarın gidip düşmanla karşılaşacağız! Şu silâhlarını bize emanet olarak ver!” dedi.

                      Safvan, “Yâ Muhammed!.. Zorla almak, geri vermemek üzere mi istiyorsun?” diye sordu.

                      Peygamber Efendimiz, “Hayır… Emanet olarak, kırılan ve yitirilenleri tazmin etmek üzere istiyorum!” buyurdu.

                      Bunun üzerine Safvan, 100 tane zırh ile onlara yetecek silâh verdi; hattâ, bunları harb yerine kadar taşımayı da Efendimizin teklifiyle üzerine aldı.850

                      Peygamber Efendimiz, Mekke’nin fethi günü Müslüman olan ve henüz 20 yaşında bir genç olan Attab b. Esid’i Mekke’ye vali tâyin etti. İslâm ve Kur’ân’ı öğretmek üzere de Muaz b. Cebel Hazretlerini şehirde vazifelendirdi.851

                      İslâm Ordusunun Mekke ‘den Ayrılışı Tarih, Hicret’in 8. senesi Şevval ayının beşinci günü idi.

                      On iki bin kişilik İslâm Ordusu, Hz. Resûlullah’ın kumandasında Mekke’den, düşmanın toplandığı mevkie doğru hareket etti. Ordunun iki binini Mekkeliler teşkil ediyordu. Ayrıca, orduda 80 kadar da müşrik vardı. Kureyş’in birçok ileri geleni bu 80 kişinin arasında bulunuyordu. Maksatları, hangi tarafın galib geleceğini bizzat görmek ve elde edilen ganimetten istifade etmekti.

                      Peygamber Efendimiz, o âna kadar böylesine kalabalık bir ordunun başında yola çıkmış değildi. Fakat o, sâdece kalabalığın zafer getirmeyeceğini biliyordu. Zaferi ihsan edenin de, hezimete uğratanın da Cenâbı Hakk olduğunun, insanın sâdece zaferi netice verecek sebepleri mükemmel bir şekilde hazırlamakla vazifeli bulunduğunun derin idraki içindeydi. Bu sebepledir ki, bu kadar kalabalık, azametli ve ihtişamlı bir ordunun başında bulunmasına rağmen, tavrında en küçük bir büyüklenme sezilmiyordu.

                      Ancak, bu muhteşem kalabalığa güvenen bazı mücâhidler şöyle dediler:

                      “Artık, bugün azlık yüzünden mağlûb olmayız!”852

                      Hâlbuki onlar, Allah’ın yardımıyla, birçok kere az bir kuvvetle kendilerinden hem sayıca hem silâhça kat kat üstün bulunan birçok kalabalığı mağlûb etmişlerdi. Bedir Zaferi, bunun apaçık bir misâliydi; Hendek ve Müte, bunun gözle görünür örnekleriydi. Buna rağmen, sanki zaferleri getiren tek unsurun kalabalık insan yığınları olduğu havasında konuşmuşlardı!

                      Haliyle, Resûli Ekrem Efendimiz, bu sözden hoşlanmadı ve bunu tavrıyla ihsas etti.

                      Huneyn ‘e Varış Şevval ayının 1 l’i salı günü idi.

                      Resûli Ekrem, ordusuyla inişli çıkışlı, birçok dar geçidi ve gizli yolu bulunan Huneyn Vadisine vardı.

                      Seher vakti, ordusunu saf düzenine koydu. Bayraktar ve sancaktarlara bayrak ve sancaklarını teslim etti.

                      Muhacir Müslümanların sancağı Hz. Ali’nin, bayrakları ise Sa’d b. Ebî Vakkas ile Hz. Ömer’in elinde bulunuyordu. Ensâr Müslümanların iki sancağından birini Hübab b. Münzir, diğerini ise Üseyyid b. Hudayr taşıyordu.

                      Hâlid b. Velid’in (r.a.) kumandasındaki Süleym Oğullan, İslâm Ordusunun öncü kuvvetlerini teşkil ediyorlardı.

                      Resûli Ekrem, tedbirde asla kusur etmiyordu. Düldül’ün üzerinde bulunuyordu. Sırtına iki zırh gömlek, başına takye giymiş ve takyenin üzerine ise miğfer geçirmişti.853

                      Herkesten ziyade Yüce Yaratıcısından korkan, herkesten fazla ibâdet ve taate düşkün bulunan Fahri Âlem Efendimiz, Cenâbı Hakk’ın “Adetullah” tâbir edilen hayattaki maddî kanunlarına da herkesten ziyade riâyet ediyor, onlara uymada gayet titiz davranıyordu. Düşman karşısındaki bu vaziyetiyle de bu durumunu açıkça ortaya koyuyordu. Allah’ın hıfz ve inayeti altında bulunmasına rağmen, herkes bir zırh giymişken o iki zırh giyiyor ve başındaki takyesinin üzerine de miğfer geçiriyordu.

                      #769703
                      Anonim

                        İLK ÇARPIŞMA

                        Sabahın alaca karanlığı henüz çevreye hâkimdi.

                        Peygamberimiz, düşmanı gafil avlamak maksadıyla, ordusuna Huneyn Vadisine inmek emrini verdi. Vadiye, önce düşmanın tertibat ve harekâtından habersiz olan Hz. Hâlid, emrindeki öncü kuvvetlerle daldı. Bu dalışla birlikte, vadinin iki hâkim yerinde pusu kurmuş düşmanın oklarına hedef oldular. Askeri manevraya elverişli olmayan dar vadide, ok yağmuru mücâhidleri şaşkına çevirdi. Etrafın henüz karanlık olması ise işi

                        bütün bütün güçleştiriyordu. Neye uğradıklarını anlamayan mücâhidler, geri çekilmek zorunda kaldılar. Öncü kuvvetlerin geri çekilişini, orduya gönüllü olarak katılan Mekkeli yeni Müslümanların geri çekilişi takib etti. Geri çekilme, artık bir nevi bozguna dönme istidadı gösterir gibi oldu.

                        Durum oldukça nâzik, manzara oldukça acıklı ve ibretli idi.

                        Hz. Resûlullah’ın etrafında sâdece 100 kadar mücâhidin bulunduğu görülüyordu. Düşman ise 20 bin kişilik kuvvetiyle o tarafa doğru ilerliyordu. Efendimiz, iki tarafından kaçışan mücâhidlere, “Ey insanlar!.. Nereye gidiyorsunuz? Bana doğru geliniz! Ben, Allah’ın Resulüyüm! Ben, Muharnmed b. Abdullah’ım!” diye sesleniyordu.

                        Harb meydanı bir ana baba gününe dönmüştü. Develer birbirine giriyor, at kişnemeleri toza dumana karışarak etrafa korku saçıyordu.

                        Resûli Ekrem Efendimiz, herkesin kendisini bırakıp gerisin geri kaçtığı, düşman kuvvetlerin ise sel gibi üzerine akıp geldiği bu sırada Düldül’ün üzerinde bir cesaret âbidesi gibi duruyordu. Tek adım geri çekilmediği gibi, zerre kadar korku eseri de göstermiyor, cesaretini, ümit ve metanetini kaybetmiyordu. Bu kan ve ateş deryasında böylesine sebat ederek durmak, düşmanın 20 bin kişilik kuvvetine karşı mukavemet göstermek, ancak o kahramanlar kahramanının sânı idi.

                        Kalblerdeki Kin ve Düşmanlığın Açığa Vurulması

                        İslâm Ordusunun böylesine beklenmedik bir bozgunla karşı karşıya kalması ânında Kureyşlilerden bazı kimseler ileri geri konuşmaya başladılar.

                        Ebû Süfyan b. Harb, “Bu bozgunun, denize kadar arkası alınmaz!” dedi.

                        Safvan b. Ümeyye, o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Buna rağmen Ebû Süfyan’ın bu sözlerinden hoşlanmadı. “Ağzına taş toprak dolsun senin!..” diye karşılık verdi.

                        Yine, o sırada Safvan b. Ümeyye’nin kardeşi gelip ona, “Müjdeler olsun! Bugün sihir bozuldu, tesirini kaybetti!” deyince, Safvan b. Ümeyye’den şu cevabı aldı:

                        “Sus! Allah senin ağzını yırtsın! Bana Havazinlilerden birinin hâkim olmasından, Kureyşli birinin hâkim olması daha hoş gelir.”

                        Süheyl b. Amr ise, “Muhammed ve ashabı, bir daha toparlanamazlar, savaşamazlar.” diye konuştu.

                        Henüz yeni Müslüman olmuş Ebû Cehil’in oğlu İkrime, “Böyle söylemen doğru değil!” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:

                        “İşler, ancak Allah’ın elindedir; Muhammed’in elinde bir şey yoktur. Bugün savaş onun aleyhinde ise, yarın muhakkak onun lehinde olacaktır!”

                        Süheyl, İkrime’nin bu sözlerini hayretle karşıladı: “Sen, daha önce, bu sözlerin tersini söyler, dururdun!”

                        İkrime şu cevabı verdi:

                        “Vallahi, biz, uygun olmayan şeyler üzerinde ısrar ediyormuşuz. Aklımızı çalıştırmamış, ne zarar ve ne de fayda veren birtakım taşlara tapmış durmuşuz!”854

                        #769704
                        Anonim

                          CENÂBI HAKK’IN, PEYGAMBERİMİZİ BİR SUİKASTTEN KORUMASI

                          Bu bozgun sırasında Kureyşlilerin henüz Müslüman olmayanlarından, Peygamber Efendimizin hayatını ortadan kaldırmayı düşünenler bile oldu. Şeybe b. Osman, bunlardan biri idi.

                          Uhud Harbinde babası öldürülmüş, içi intikam ve kinle doluydu. Kılıcını sıyırdı. Sağ tarafından Peygamber Efendimize doğru varmak istedi. Bu sırada sağında amcası Hz. Abbas’ın, elinde pırıl pırıl parlayan kılıcıyla durduğunu gördü. “Amcası oradayken ben yanına varamam.” diyerek Peygamber Efendimizin sol tarafına geçti. Oradan hücum etmek istiyordu. Fakat, o tarafında da amcasının oğlu Ebû Süfyan b. Haris’in durduğunu gördü. “Amcasının oğlu da onu yardımsız bırakmaz.” diyerek bu sefer Efendimizin arkasından yanına varmak istedi. Efendimize oldukça yaklaşmıştı. Kılıcını kaldırmak istedi. Efendimize oldukça yaklaşmıştı. Kılıcını kaldırıp vurması için de hiçbir engel kalmamıştı. Tam o esnada aralarında birdenbire bir ateş yalımı peyda oldu. Şeybe birden ürperdi, korktu. Ateş yalımının kendisini yakıp kavuracağını sandı. Korkusundan gözlerini elleriyle kapayıp geri çekildi. Ancak o zaman, Peygamberimizin Allah tarafından korunduğunu anlamıştı!

                          Geri çekildiği sırada, Resûli Kibriya Efendimiz, ona doğru mübarek başını çevirip gülümsedi ve, “Ey Şeybe!.. Yanıma gel!” buyurdu.

                          Kâinatın Efendisinin hayatına kastetme cesaretini kendisinde az evvel bulan Şeybe, o anda tir tir titriyordu; kalbi korkuyla ürperiyordu. Efendimizin yanma geldi. Peygamberimiz, mübarek ellerini göğsüne koydu ve, “Allah’ım, bundan Şeytan’ın vesvese ve desiselerini gider!” diye dua etti.

                          Bir anda Şeybe’nin kalbindeki intikam ve kin duygusu yok oluvermiş, yerini îmana ve Peygamberimize karşı sevgiye terk etmişti. O ânı Şeybe, “Vallahi, elini göğsümden kaldırmamıştı ki, Allah’ın yaratıklarından ondan daha sevgili olan bir kimse kalmamıştı.” diyerek ifade eder.

                          Daha sonra Peygamber Efendimiz, “Ey Şeybe!.. Haydi, artık kâfirlerle savaş!” diye buyurdu.

                          Şeybe der ki:”Resûlullah’ın önünde kılıç vurup savaştım. Vallahi, canımla ve her şeyimle onu korumak istiyordum. O anda sağ olsaydı da babamla karşılaşsaydım; hiç çekinmeden onu da kılıçla vurup öldürürdüm!”855

                          Böylece, “Gerek Arap gerekse Arap olmayanlardan Muhammed’e tâbi olmadık hiç kimse kalmasa bile, ben yine ona tâbi olmam!” diyen biri daha, Hz. Resûlullah’ın getirdiği nurun cazibesinden kendisini kurtaramayıp İslâm’ın saadetli sinesine kavuşmuş oluyordu.

                          #769705
                          Anonim

                            İSLAM ORDUSU TOPARLANIYOR

                            Etrafında bir avuç mücâhidle kalan Resûli Ekrem, düşmanın bir sel gibi üzerine akıp gelmekte olduğunu görünce onlarla çarpışmak için boz DüldüPü mahmuzlamak istiyor, ancak amcası Hz. Abbas, DüldüFün dizginini, Ebû Süfyan b. Haris ise üzengisini tutup buna mâni olmaya çalışıyordu.

                            Bu dehşetli hengâmede, Resûli Kibriya, DüldüPün dizginini tutan amcası Hz. Abbas’a, ‘”Ey Ensâr cemaati!.. Ey Semure Ağacının altında bîat etmiş bulunan sahabîler topluluğu!.. Neredesiniz?’ diye seslen!” emrini verdi. Hz. Abbas, gür sesiyle nida etti.856

                            Gür sadâ, dalga dalga vadiyi çınlattı. Kaçan mücâhidler, durdular. Etraf alaca karanlıktan sıyrılıp aydınlığa kavuştuğu gibi, mücâhidler de yüreklerini kaplayan ürkeklikten sıyrılıp kendilerine geldiler. Zihinlerinde artık şimşekler çakıyordu: “Nereye gidiyoruz? Resûlullah’ı kime terk edip gidiyoruz?”

                            Sanki daldıkları derin bir uykudan uyanır gibi olmuşlardı. Resûli Ekrem’e verdikleri vaadleri bir anda hatırlıyorlar ve toparlanmaya başlıyorlardı. Kaçan ayaklar, şimdi kan ve ölüm deryasında cesaret âbidesini andıran Peygamberimizin etrafına koşuşuyordu! Uhud’da da aynı durum vuku bulmuştu. O zaman da Resûli Kibriya’nın cesareti, metaneti, düşman karşısındaki sebatı, İslâm Ordusunu çok daha feci bir duruma düşmekten kurtarmıştı!

                            Bir anda Efendimizin etrafını saran mücâhidler, kılıçlarını sıyırıp cesaret ve var güçleriyle düşmanın üzerine saldırdılar. Kılıç şakırtılarına, mücâhidlerin tekbir sadâları karıştı. Düşman bir anda dehşet ve korku içinde kaldı.

                            Hz. Osman, Hz. Ali, Ebû Dücane gibi kahraman sahabîler, o dehşetli hengâmede Resûli Kibriya’nın önünde düşmana göğüslerini siper ederek çarpışıyorlardı. Hz. Ali, çevikliği ve cesaretiyle düşman askerlerinin cesaretini kırıyordu.

                            Harbin bu en şiddetli ânında Fahri Alem, üzerinde bulunduğu Düldül’ün üzengisine basarak, dikildi ve, “İşte, şimdi fırın tutuştu, harb kızıştı!”857 diye buyurdu; sonra da dehşetli manzarayı seyrederek, “Ben, Allah’ın Resulüyüm. Yalan yok!”858 diye seslendi.

                            Bu sözleriyle o, peygamberlikle yalanın bir araya gelemeyeceğini ifade ediyordu ve bütün kalbiyle Allah’ın va’dettiği yardımına inandığını haykırıyordu. Bu sesleniş, sabrın ve sebatın mükâfatı olan zaferin müjdesiydi!

                            Bu arada, Hz. Ali ile Etoû Dücane (r.a.), düşman bayraktarlarından birini yere serdiler. Bayraktarlarının yere serildiğini gören Havazinliler, korkmaya başladılar.

                            #769706
                            Anonim

                              Peygamberimizin Duası

                              Mücâhidleri çarpışma şevkinin sardığı, düşmanın da ürkmeye başladığı bir anda, Resûli Ekrem DüldüPünden indi ve Yüce Rabbine şöyle yalvardı:

                              “Allah’ım, bize, yardımını indir! Muhakkak Sen, onların bize galib gelmesini istemezsin!”859

                              Cenâbı Hakk’a böylesine gönülden yalvarıp zafer niyaz eden Efendimiz, sonra da eline bir avuç kum aldı, “Yüzleri kara olsun!” diyerek düşman askerlerine doğru attı.860

                              O anda, Resûli Zîşan Efendimizin bir mucizesi olarak, düşman askerlerinden gözlerine bu bir avuç kumdan dolmadık hiç kimse kalmadı! Artık, düşman ordusunda bozgun başlamıştı!

                              Meleklerin mücâhidlerin imdadına gelmesi ise, düşman askerin geri kalan çarpışma güçlerini de alıp götürdü ve gerisin geri kaçmalarını sağladı.

                              Hz. Abbas, o ânı sonradan şöyle tasvir edecektir:

                              “Vallahi, Resûlullah’ın, çakıl taşlarını (kumu) onlara doğru savurmasından sonradır ki, güçlerini yitirdiklerini, işlerinin tersine döndüğünü gördüm! Sonunda, Allah, onları bozguna uğrattı. Allah Resulünün, DüldüPü tepip onları takibe koyulduğunu, hâlâ gözlerimle görür gibiyim!”861

                              Cenâbı Hakk, mücâhidlerin gönlünde meydana gelen bir anlık bozgun burukluğundan sonra ihsan ettiği parlak zaferi, Kur’ânı Kerîm’inde şöyle beyan buyurur:


                              “Şüphe yok ki, Allah, size birçok savaş yerinde zafer verdi ve Huneyn gününde size yardım etti. O vakit, Huneyn’de çokluğunuz size güven vermişti de, bir fayda olmamıştı. Yeryüzü o genişliğiyle başınıza dar gelmişti. Sonra da bozularak arkanıza dönmüştünüz.

                              “Sonra Allah, Resulünün ve mü’minlerin üzerine rahmetini indirdi, görmediğiniz (meleklerden) ordular indirdi de, küfredenleri azablandırdı. İşte bu da, kâfirlerin cezasıdır.“862

                              Bozguna uğrayan düşman ordusu, birkaç kısma ayrılarak savaş meydanını üzgün üzgün terk etti. Bir kısmı Taife gitti, bir kısmı Evtas’ta toplandı; diğer bir kısmı ise, Nahle taraflarına doğru yol aldı.

                              Şehid ve Ölü Sayısı

                              Çarpışma sonunda, Müslümanların dört şehid, düşmanın ise 70 ölü verdiği görüldü.

                              Düşman, harb meydanına çoluk çocuğuyla geldiği için, geride esir olarak birçok kadın ve çocuk da bıraktı. Bu savaşta, mücâhidlere, o âna kadar elde edemedikleri bol miktarda ganîmet kalmıştı.

                              #769707
                              Anonim

                                BİR KADİRŞİNASLIK ÖRNEĞİ

                                Alınan esirler arasında, Resûli Ekrem Efendimizin süt kardeşi, Sa’d Oğullarından Şeyma da vardı. Kendisine karşı yapılan bazı sert hareketler üzerine, “Bilin ki, ben Efendinizin süt kardeşiyim!” diyerek bu sert davranışlarından vazgeçmelerini söyledi. Ancak mücâhidler, sözünde doğru olup olmadığını öğrenmek için onu alıp Huzuru Risâlete getirdiler.

                                Şeyma, “Yâ Muhammedi.. Ben, senin süt kardeşinim!” deyince, Efendimiz, “Bunu neyle ispatlarsın?” diye sordu.

                                Şeyma, “Omuzumda bulunan diş iziyle; ki, onu sen ısırmıştın!” dedi.863

                                İzi gören Kâinatın Efendisi, süt kardeşi Şeyma’yı tanıdı. Kendisiyle Sa’d Oğulları yurdunda koşuştukları, oynadıkları, gezdikleri Şeyma idi bu!.. İnsan kadrini çok iyi bilen, kendisine yapılan en ufak bir yardım ve iyiliği seneler sonra da olsa unutmayan Kâinatın Serveri, süt kardeşi olan bu çocukluk arkadaşına ridâsını serip üzerinde oturttu. Bir anda, o çocukluk günleri hafızasında canlandı. Gözleri dolu dolu oldu. Sonra da süt anne ve babasını sordu. Şeyma, onların ikisinin de çoktan ölüp gittiklerini söyledi.

                                Daha sonra Şeyma’ya, “İstersen, sevgi ve saygı görerek yanımda otur; istersen, faydalanacağın bazı mallar verip, seni kavmin ve kabilenin yanına döndüreyim.”

                                Şeyma’nın cevabı şu oldu:

                                “Sen bana mal verip, beni kavmimin yanına döndür!”864

                                O sırada Müslüman olan865 Şeyma’ya, Peygamberimiz, bir erkek bir de kadın köle verdi; sonra da Cirane mevkiine gidip beklemesini söyledi. Taif dönüşünde ise, ona ve aile halkından hayatta bulunanlara deve ve davarlar verdi.

                                DÜŞMANIN TAKİB EDİLMESİ

                                Resûli Kibriya Efendimiz, bozguna uğrayan Havazinlilerin takib edilmesini mücâhidlere emretti. Ordunun öncü kuvvetlerini yine Süleym Oğulları teşkil ediyordu ve Hâlid b. Velid’in kumandası altında bulunuyorlardı.

                                Takib esnasında Resûli Ekrem Efendimiz bir kadın cesedine rastladı. Kadının Hâlid b. Velid tarafından öldürüldüğü söylenince, bir mücâhidle derhâl ona haber gönderdi: “Hâlid’e yetiş ve ona, ‘Allah Resulü, seni çocuk, kadın ve hizmetçi öldürmekten menediyor.’ de.”866

                                Bu arada, çocukların da öldürüldüğü haberi üzerine de, Peygamberimiz şöyle buyurdu:

                                “Dikkat ediniz! Çocuk öldürülmeyecektir!” Sahabînin biri, “Yâ Resûlallah!.. Onlar müşriklerin çocukları değiller mi?” diye sorunca, Fahri Kâinat’tan şu cevabı aldı:

                                “Sizler de müşriklerin çocukları değiller miydiniz? Her çocuk, İslâm yaratılışı üzere doğar; dili dönünceye kadar öyle devam eder. Sonra anne babalan, onu ya Yahudîleştirir ya da Hıristiyanlaştırır.”867

                                EVTAS’TA ÇARPIŞMA

                                Huneyn Vadisinde mücâhidler tarafından bozguna uğratılan Havazinlilerden bir kısmının Evtas Vadisinde toplandıkları görülüyordu. Resûli Ekrem, Ebû Âmir elEş’arî Hazretlerine bir sancak vererek, bazı mücâhidlerle toplanan düşman üzerine yolladı. Evtas’ta mevzilenen düşman, kendisini savunmaya geçti.

                                Teke tek yapılan dövüş ve vuruşmada, kumandan Ebû Âmir (r.a.), Havazinlilerden birçoğunu yere serdi. Sonra da mızraklarla vuruşma başladı. Bu sırada, kumandan Ebû Âmir (r.a.), atılan bir okla ağır yara aldı ve sancağı yeğeni Ebû Musa elEş’arî’ye vererek onu kumandan tâyin etti. Bir müddet sonra da aldığı ağır yaranın tesiriyle şehid olarak hayata gözlerini yumdu.868

                                Kumandanlığa geçen Ebû Musa, savaşa girişti ve düşman kuvvetlerini dağıtmaya muvaffak oldu. Düşman, oradan doğruca Taife gidip sığındı. Daha önce de kumandanları Mâlik b. Avf gidip oraya sığınmıştı.

                                #769708
                                Anonim

                                  Esir ve Ganimetlerin Cirane ‘ye Gönderilişi

                                  Peygamber Efendimiz, çarpışmadan kesin netice almak istiyordu. Huneyn’deki çarpışmayla bu kat’î netice henüz elde edilmiş değildi. Düşman, Taife sığınmıştı. Bu sebeple Taif üzerine yürümek gerekiyordu.

                                  Buna binâen, Huneyn Savaşında elde edilen ganimetler ve alınan esirleri Cirane mevkiine gönderdi ve orada muhafaza edilmesini, vazifelendirdiği sahabîlere emretti.869

                                  BİR KAN DÂVASININ HÜKME BAĞLANIŞI

                                  Resûli Ekrem, henüz Huneyn mevkiinden ayrılmış değildi.

                                  Öğle namazını kılmış ve istirahat etmek üzere bir ağacın gölgesinde oturuyordu.

                                  Bu sırada iki kişinin huzuruna gittiği fark edildi. Bunlar, Gatafanların Reisi Uyeyne b. Hısn ile Akra b. Habis idi. Uyeyne, Peygamberimizden, haksız yere öldürülen Âmir b. Azbat’ın kanını dâva ediyor ve katil Muhallim b. Cessame’nin kendilerine teslimini istiyordu.

                                  Uyeyne b. Hısn, “Vallahi, yâ Resûlallah!.. O benim kabilemin kadınlarına ölüm acısını tattırıp canlarını yaktığı gibi, ben de onun kadınlarına ölürn acısını tattırıp canlarını yakmadıkça yakasını bırakmam!” diyerek Muhallim b. Cessame’nin kısas için kendisine teslimini isterken, Aka b. Habis ise Muhallim’i müdafaa ediyordu.

                                  Resûli Ekrem’in “Onun diyetini [kan bedelini] alsan olmaz mı?” diye yaptığı teklife, Uyeyne b. Hısn yanaşmadı. Bu sırada sesler yükseldi, gürültüler çoğaldı.

                                  Bunun üzerine Resûli Ekrem, “Hayır, bu seferimiz sırasında 50 deve, dönüşümüzde de 50 deve diyet alacaksın.” diye teklifte bulundu. Ancak, Uyeyne aynı şekilde bu teklifi de kabule yanaşmadı.

                                  Uzun uzun konuşulduktan sonra, Uyeyne b. Hısn, teklif edildiği şekilde diyet almayı kabul etti.871

                                  Böylece, Resûli Ekrem, halk arasında az da olsa gerginliğe sebep olan bir kan dâvasını halletti.

                                  Fakat işin, ibret alınması gereken tarafı bundan sonra cereyan etti: Müslümanlar, Muhallim b. Cessame’ye, “Resûlullah’ın huzuruna çık, yaptığın bu hareketinden dolayı senin için Allah’tan mağrifet dilesin!” deyince, uzun boylu, üzerine yeni bir elbise giymiş ve kısasa kendisini hazırlamış bulunan Muhallim, Huzuru Risâlete vardı. Efendimizin önüne diz çöktü. Mahzundu, üzgündü, gözlerinden yaşlar akıyordu. Yaptığı şeyden pişmanlık duyduğunu ve Allah’a tevbe ettiğini söyleyerek, Resûlullah’tan, Allah’tan mağrifet dilemesini istiyordu: “Yâ Resûlallah!.. Pişmanım, Allah’a tevbe ediyorum! Benim için Allah’tan mağrifet dile!”

                                  ı izam tarafına göndermişti. Mücâhidler, yolda Âmir b. Azbat’a rastlamışlardı. Âmir, mücâhidleri İslâm selâmıyla selâmladığı hâlde, şahsî bir düşmanlık ve kinden dolayı, Muhallim b. Cessame tarafından öldürülmüştü. İşte, Uyeyne b. Hısn’ın istediği, bu kan dâvası idi.

                                  Resûli Ekrem, “Kimsin sen?..” diye sordu. “Muhallim b. Cessame!..” diye cevap verdi.

                                  Resûli Ekrem, “Demek, sen, ona (Amir’e) Allah’ın emanıyla eman verdin (selâmına karşılık selâm verdin), sonra da onu vurup öldürdün, öyle mi?” diye buyurunca, Muhallim b. Cessame başını önüne eğdi ve sustu.

                                  Efendimiz, sonra ellerini kaldırarak, yüksek sesle, “Allah’ım, Muhallim b. Cessame’yi affetme!” diye beddua etti.

                                  Bedduayı duyan Muhallim’in tüyleri diken diken oldu; uğrayacağı akıbetin dehşetini düşünerek tir tir titremeye başladı. Tekrar yalvardı: “Yâ Resûlallah!.. Pişmanım! Allah’a tevbe ediyorum! Ne olur, benim için Allah’tan af dile!”

                                  Ne var ki, Muhallim’in bu yakarışı da pek fayda etmiyor ve aynı şekilde Hz. Resûlullah’ın bedduasına uğruyordu. Sonra da huzurdan kovuluyordu.

                                  Yapılan bedduanın üzüntüsü ve uğrayacağı akıbetin dehşeti Muallim’i ancak bir hafta kadar ayakta tutabildi. Ölünce, onu gömdüler. Ne var ki, yer, ölüsünü kabul etmiyordu; defalarca gömdükleri hâlde, yer, yine cesedini dışarı attı.872 Sonunda kavmi, üzerine taş yığarak onu iki dağ arasında bıraktı.873

                                  Durumu Efendimize ilettiklerinde, şöyle buyurdular:

                                  “Vallahi, yer, ondan çok daha kötülerin üzerini örtmüştür. Fakat, Allah, aranızdaki (haksız yere adam öldürme) yasağı hakkında, size, gösterdiği bu hâdiseyle öğüt ve ibret vermek istemiştir.”

                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 59)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.