• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #658588
    Anonim

      Bir Aşk

      gul-irana bildirdi: “Medine’nin kadınları hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun
      başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine
      samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi
      olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi
      ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.

      Hifa Hatun’un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın
      hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi
      bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece ALLAH’ın rızasını diler.

      Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer… Kimi
      cevahirler döker… Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı
      sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?

      Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp “Ey
      ALLAH’ın Resûlü” der, “bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene.” Doğrusu
      o, Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘gündüzleri oruç
      tut’ ya da ‘geceleri namaz kıl’ gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama
      Server-i Kâinat “Önce evlenmen lâzım” buyururlar “zira bununla dininin
      yarısını emniyete alırsın!” Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve
      “siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım” der.

      Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de “özel”
      olması gerekir. Lâkin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye
      ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik
      bir çare bulur “yarın sabah mescide ilk gelenle evlen” buyururlar. Bu
      teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler
      düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.

      Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir
      ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç
      altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o
      kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.

      Ama bakın şu işe ki o gece ALLAH’ü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku
      verir, Hifa Hatun’un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler.
      Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak
      sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler.

      Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer.
      Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir.
      Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder.

      Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı
      sahabeye döner “Ey Süheyb” buyururlar, “şimdi hanımına bir hediye al ve tut
      elinden evine götür.”Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana
      açar. “İyi ama” diye mırıldanır, “benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de
      sığınacak evim var.”

      Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan
      süslü bir heybe gönderir ve “filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim” der.
      Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler.

      Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla
      konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki
      hurma alır ve “Ya Hifa” der, “biliyorum sen benim için bulunmaz bir
      nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen
      sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira
      Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) “Cennette yüksek bir çardak vardır.
      Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.” buyurdular.

      Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr
      ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize
      anlatır ve onları ALLAH’ü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler.

      Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb’i yanlarına oturtur “Ey
      Süheyb” buyururlar “geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?”
      Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle “ALLAH’ın Resulü en
      iyisini bilir” cevabını verir.

      Efendimiz onlara “ne mutlu size” gibilerinden bakar, “İkiniz de
      cennetliksiniz” buyururlar, “… ve ALLAH’ü teâlâyı göreceksiniz!” Süheyb
      derhal secdeye kapanır ve “Ya Rabbi!” diye yalvarır, “o ki beni mağfiret
      ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!”

      ALLAH’ü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde
      bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve
      sellem) “Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da
      ruhunu Hakka teslim etti” buyururlar.

      Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır.
      İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar.
      Birine “Şükredenlerden Suheyb” yazarlar, öbürüne “Sabredenlerden Hifa!”…

      ALLAH (c.c) hepsinden razı olsun!
    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.