• Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #639230
    Anonim

      HİZMET NAFİLE İBEDETTEN ÜSTÜNDÜR

      Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için hizmetin içinde bulunmak kadar kazançlı bir iş yoktur. Resulullah (sav) Efendimiz Hizmet ehlini şöyle övmektedir. “Bir topluluk içinde en büyük sevabı, onlara hizmet eden alır.” (1)

      Ashab-ı Kiram (r.anhum) hizmetin şerefini bildikleri için, hizmet işinin kendilerine verilmesini isterlerdi. Onu elde edemezler ise müezzinlik hizmetinin kendilerinde kalmasını istirham ederlerdi.
      Kardeşlere yapılan hizmet, nafile ibadetten daha üstündür. Bu konuda şu hadisleri hatırlatmamız yeterlidir. Resulullah (sav) Efendimiz, bir müminin ihtiyacı için koşmanın faziletini ve şerefini şöyle belirtiyor: “Bir mümin kardeşimin ihtiyacını görmek için yürümem bana şu mescitte (mescidi-i nebide) oturup bir ay itikafa girmekten daha sevimlidir.” (2)

      Ebu Kilabe el- Basri (ra), şu hadiseyi anlatmıştır: “Resulullah (sav), yolculuk yaparken ashabını gruplara ayırıyordu. Bir defasında grubun birisi Efendimiz’in (sav) huzuruna gelerek gruptaki bir şahsı şöyle övmeye başladılar: ‘Ey Allah’ın Resulü! Biz bunun gibisini görmedik. Bir yere indiğimizde hemen namaza koşar; durmadan namaz kılar. Hareket edince tek işi Kur’an okumaktır. Bir de devamlı oruç tutuyor.’

      Resulullah (sav) : “Ona bunları yapma imkanını kim veriyor. O bunları yaparken ihtiyaçlarını kim görüyor?” diye sordular. Onlar: ‘Bizler’ diye cevap verdiler. Resulullah (sav), aynı soruya bir kere daha sordu. Onlar tekrar: ‘Bizler!’ diye cevap verince, Efendimiz (sav): “Bu durumda sizin hepiniz ondan daha hayırlısınız” buyurdu.

      Hace Ubeydullah Ahrar (ks) hizmetin ibadetler içindeki derecesini şöyle belirtir: “Hacegan yolunda (Nakşibendi terbiye sisteminde ) içinde bulunan vaktin icabı neyse ona göre davranılır. Şahsî zikir ve murakabe, ancak Müslümanlara hizmet edecek bir fırsat olmadığı zaman yapılır. Gönül almaya vesile olacak bir hizmet, zikir ve murakabeden önce gelir. Bazıları nafile ibadetlerle uğraşmanın zikirden üstün olduğunu zannederler. Halbuki; gönül feyzini temin eden şey, Allah için başkalarına hizmet etmektir.” (3)

      Ölçü şudur: Hak yolcusu farzların dışında hangi iş ve ibadeti yapacağını kendisi belirlemez. Tercihini mürşidine bırakır. Mürşit ona hangi işi ve nafile ibadeti gerekli görüyorsa onu emreder. İnsan için en hayırlısı en emniyetlisi odur.
      Normal zamanlarda yani mürşidinin özellikle bir hizmet emretmemişse günlük evradını (zikri) ve diğer yapması gereken amel ve ibadetlerini aynen aksatmadan devam eder.

      Bu konuda zamanımızın âlimlerinden birine: “İlim öğrenmeye mi daha çok önem verelim, yoksa hizmet yapmaya mı? Yoksa ibadetin üzerinde mi daha çok ehemmiyet verelim?” diye sorulduğunda, karşılık olarak şöyle cevap vermişlerdir.
      “Bütün ilim, amel ve hizmetlerin her birisinin insanın maneviyatına katkısı farklıdır. Nasıl ki insanın değişik gıdalar alması gerekiyor ve her gıdanın insanın vücuduna menfaati farklı ise kişinin de biraz ilimle, biraz hizmetle, biraz günlük nafile ibadetleriyle uğraşmak suretiyle her birisinin vereceği menfaatten mahrum olmaması gerekir.”

      Burada dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de şudur. Hak yolcusunun günlük programını çok iyi yapması gerekir. Eğer günlük bir program yapılmamışsa bütün amel, ibadet ve hizmetler birbirine karışır, insan ne yapacağını şaşırır. Bu da hizmette ve manevî hayatta istikrarsızlık ve istikametsizliğe sebep olur. Nihayetin de düzensizliğin getirdiği aksamalarda da insan amellerinden birisinden vazgeçmek durumunda kalıyor.

      Mesela nefis ve şeytanın bir oyunu, insanın eğer ameline engel olamıyorsa daha değişik bir hile yaparak insana daha çok sevap ve menfaat göreceği bir ameli yaptırmayıp daha az sevap ve menfaat göreceği bir amel yaptırmak suretiyle menfaatini azaltmasıdır. Buna benzer durumlarda salik, şeytan ve nefsin hilesine karşı uyanık olmalı. Nefsinin hoşuna nasıl gidiyorsa o ameli yapması çoğumuzun düştüğü hatalardan birisidir. Önemli bir hizmet olduğu zaman insanın nefsi istemediğinden “Senin günlük virdin var onu yap.” veya “Kitap oku” gibi telkinlerle hizmetten mahrum bıraktırıyor.

      Şu iyi bilinmelidir ki, hizmetin nuru kalıcıdır. Eğer mürşidi bir hizmeti yapmayı emir buyurmuşsa yapacağı nafile ibadetler, o hizmetin zamanında yapılmasına engel oluyorsa aciliyeti varsa, farzlar dışındaki bütün ibadetler terk edilip o hizmetin yapılması tercih edilmeli, salik kendisine verilen bu hizmeti bütün ibadetlerden kendisine daha menfaatli olarak bilmelidir.

      Verilen hizmet görevi günlük nafile ibadetlerine engel olmuyorsa, aciliyeti yoksa, nafile ibadetlerine, aksatmadan aynen devam eder.

      Şeytan ve nefsin bir hilesi de kişinin hem hizmet hem de nafile ibadet etmeye imkanı olmasına rağmen “hizmet yapıyorum” diye diğer nafile ibadetlerini özellikle günlük zikrini aksattırmasıdır. Hizmet eden zikir çekmez ya da çekemez denilemez. Zikir, duruma göre değişik şekillerde yapılabilir. Fakat şunu unutmamak gerekir ki: Zikir hiç ara verilmeyecek bir ibadettir. Bütün ibadetlerin hedefi devamlı zikir halini muhafaza edebilmektir. Kalbin Allah-u Zülcelal ile irtibatını ve uyanıklığını artırmayan bütün hizmetlere şeytan karışmış olabilir. Bu durumda hizmet ehli, niyet ve vaziyetini bir daha kontrol etmelidir.
      Hizmetteki hedef, hem nefsimize, hem de mümin kardeşlerimize fayda vermektir. Asıl fayda, Allah-u Zülcelal’e yakınlık sağlayıp dost olmaktır.

      Kaynaklar:
      1. Said b. Mansur, Sünen, No:2406; İbnu’un Nahhas, Meşairul Eşvak, l, 314.
      2. Tabarani, el-Kebir, 13646; İbnu Eb’d Dünya Kazau’l Hace, No. 36; Elbani, Sahiha, ll,608.
      3. Safi, Raşahat, 264.

      AHMET YALÇIN KOCABAŞ

      HİZMET ERLERİ

      Allah (cc) için hizmet etmek öncelikle fedakarlık gerektirir. Böyle ulvi bir görev için elbette ulvi bir ahlak gerekir. Yeri gelir malından, yeri gelir rahatından ve sevdiklerinden fedakarlık ister.

      Hizmet insanı, bütün bu fedakarlıkları göze alarak bu işe soyunur zaten. İnsanlardan ne onu anlamalarını, ne de takdir etmelerini bekler. Hakarete uğradığı zaman, Rabbinin takdirine boyun eğer de karşısındaki nasipsizler ona yüklendikçe yüklenir. Sadrı öyle genişler ki hizmet insanının, dağlar misali yükleri taşır da, koca dağların sessizliğine bürünür. Takatsiz kaldığı dönemlerde Rabbine iltica edip, güç kuvvet ister, ummanlar misali…

      Bu kutsi vazifenin değerini onlar bilir ancak. Bu güzelliklere onlar tercihlerinin saf ve duruluğuyla ulaşırlar. Tercihleri Allah (cc) ve dostlarıdır zira. Varını yoğunu yoluna kurban etmenin lezzetini tadanlar bilir, cennet şarabı misali…

      Varlık ile yokluğun, nar ile nurun, iltifat ile hakaretin değeri aynıdır o güzel insanların yanında. Aldırmazlar kimsenin övmesine ve yermesine. Gerçekte bilirler ki, Allah (cc)’ın övmesi önemlidir kıyamet gününde. İnsanların değil Allah (cc)’ın değerlendirmesi önemlidir onlar için.

      Allah (cc) ile beraber olma sevdası sarmıştır içlerini, ancak görevleri gereği insanlarla içli dışlı olma zorunluluğu, başka yamaçlarda dolaştırır onları görev aşkından. Halvette olmanın aşkı yüreklerini öyle yakar ki, o ateşle çıkarlar insanlara hizmet seferine. Gözleri dolu dolu, kalpleri yumuşaktır hizmet erlerinin, aşıklar misali…

      Bütün işlerini, herşeyi ve onu yaratana havale edip, gerçek rahata daha dünyadayken ererler de, kimse onların halini bilmez. İnsanlar onların dünyanın çilesini çektiklerini zannederken, onlar, Allah (cc) davasının çilesini çekerler sıddıklar misali…

      “Allah (cc) kulu için yetmez mi?” ayetinin sırrını doruklarda soluklarlar. Güneş olurlar insanlara; ısıtırlar sımsıcak şefkatleriyle. Aydınlatırlar karanlıkları, ötelerden aldıkları nurlarıyla. Ve perde olurlar kötülüklere, geceler misali…

      “Anam-babam, ruhum sana feda olsun Ya Resulellah!” sözünü yüreklerinde hissederler daim.

      İşte, hizmet insanı olmak böyle şeyleri hissedebilmektir. Hayatında hiçbir zaman güneşin, gündüzün, gecenin, dağların ve ummanların varlığını bu boyutta göremeyen insanlar, nasıl bilecekler bu kutsi davanın ehemmiyetini…

      Ömrünü boşa geçirip, duygularını köreltmiş insanlar için bu soluklar hiç bir şey ifade etmez. Kör duygularla yaklaşıp, yıpratmak isterler hizmeti ve erlerini. Duyguları köreldiği için de nasipleri yoktur bu kutsi görevden…

      ‘En son adam’ olmayı kendine yediremeyen kimsenin, birinci adam olma şansı yoktur asla, bu sadıklar arasında. O sadıklar ki, değil elleri, ayakları öpülesi mübareklerdir. Rabbim onların feyiz ve nisbetinden bizleri de nasiplendirsin. Onların taşıdığı bu sorumluluk şuurunda, bir omuz payı da bize nasip etsin, inşallah. (Amin)
      SIDDIKA SADIKOĞLU

      #691870
      Anonim

        HİZMET EHLİ ÖZEL HİMAYE ALTINDADIR

        Hizmet, Yüce Allah’ın emridir. “Allah yolunda mallarınız ve canlarınız ile cihad edin…” (Tövbe;41) ayeti, hizmet ehline Yüce Allah’ın bir selamıdır. Bunun manası; ‘Ey dostlarım! Benim için yaşayın, bana gelin, benim için can verin!’ demektir.

        Tasavvuf ehli cihadı; insanlara hayır yolunda hizmet etmek, zulmete/karanlığa karşı nurla mücadele etmek ve kötü ahlaka karşı güzel ahlakla karşılık vermek anlamında anlamış ve uygulamıştır. Daha açık bir ifadeyle, onlar cihadın manevi yönünü yerine getirmektedirler.

        Evet, hizmet Allah’ın emanetidir. Allah için hizmet eden kimse, Yüce Allah’ın himayesindedir. Bu himaye ihlasa bağlıdır. Niyeti güzel olanın feyzi kesilmez, ameli zayi olmaz. Dost olan, dünya ve ahirette yalnız bırakılmaz. Canını ve malını sevip onu özel himaye altına almak isteyen kimse, onları Allah için Allah yolunda harcamalıdır. Büyük arif İmam Şaranî (ks) anlatır:

        Mürşidim Ali b.Vefa (ks) derdi ki: Müritlerden kim Alemlerin Rabbinin özel himayesinde olmak istiyorsa, mürşidine sadakatle hizmet etsin, onun emirlerine canla başla koşsun. Yapılmasını işaret ettiği işlerde mürşidine muhalefet etmesin. Hizmette olan müritler, daima Yüce Allah’ın şu ayetini düşünsünler:
        “Süleyman’ın emrine de kasırga gibi esen rüzgarı verdik. Rüzgar onun emriyle hareket eder, içinde bereket yarattığımız yere doğru eserdi. Biz her şeyi biliriz. Ayrıca şeytanlardan bir grubu da Süleyman’ın emrine vermiştik. Onun için dalgıçlık yaparlar (denize dalıp inciler çıkarırlar) ve bunun dışında başka işler de görürlerdi. Biz onları özel gözetim ve muhafaza altında tutuyorduk.” (Enbiya;81-82)

        Bakınız, Yüce Allah, sadık dostlarının hizmetinde bulunan ve emri altında çalışan kimseleri nasıl muhafaza ediyor.

        Müfessirler, cinlerin neden ve nasıl muhafaza edildiği konusunda şu açıklamalarda bulunmuşlardır; Allah-u Teala Hz.Süleyman’ın emrinde çalışan cinleri, diğer kötü cinlerin şerrinden koruyordu. Onları bu hayırlı işten alıkoymak isteyen cinlere fırsat vermiyordu.

        Allah-u Zülcelal, işini bozmak isteyen cine fırsat vermiyor, hem elindeki işi koruyor hem de onu yapan cini muhafaza ediyordu. Allah-u Zülcelal hizmette olan cinleri diğer cinlere ve insanlara zarar vermekten alıkoyuyordu.

        İnsanı bütün hayırlı ibadet, iş ve hizmetlerden geri koyan, önce nefsi, sonra kötü arkadaşlarıdır. Bir de boş kalmaktan, işsiz, ibadetsiz, hedefsiz yaşamaktan şiddetle sakınmalıdır.

        Tek başına kalan kimseye şeytan yakın olur. Onun hem niyetini hem amelini bozar. Boş kalan kimse, boş işlere bulaşır. Onun için her insana, salih insanların nezareti altında, Allah yolunda bir çeşit hizmet etmeyi ve onların nazarları altında, kalmayı cana minnet bilmelidir.

        Kamil mürşitlerin, Rabbani alimlerin nezaretinde görülen hizmetler ve o hizmetleri yürütenler, Hz. Süleyman’ın (as) nezaretinde görülen hizmetler ve hizmetçiler gibi, Yüce Allah’ın himayesi altındadır. Bu kıyamete kadar böyledir. Yeter ki, hizmet edenin ihlası zedelenmesin, hizmetteki edepler zayi edilmesin.
        Hizmet ehlinin değerini ve şerefini anlatan şu menkıbe çok çarpıcıdır; Bir gün Hasan-ı Basri (ra) Basra çarşısında bir dükkanın önünde otururken, ellerini arkasına atmış kibirli bir şekilde yürüyen birini görünce, bu kimdir diye merak eder sorar, yanındakiler; “Padişah’ın hizmetçisidir.” Dediklerinde. Kendisi de ellerini arkaya atarak vakarlı bir şekilde yürümeye başlayınca, etrafındakiler şaşırarak, niçin böyle yürüdüğünü sorarlar.

        Hasan-ı Basri (ra) da onlara şu çarpıcı cevabı verir. “O havalı bir şekilde yürüyen, padişah’ın hizmetçisiyim diye öyle yürüyorsa, ben de Allah-ı Zülcelal’in hizmetçisiyim, ben niye öyle yürümeyim.” diyor.

        İşte buradan da anlaşılıyor ki; Hizmet edenin değeri ne olursa olsun, hizmet ettiği kişi, dava, amaç ne kadar büyük ve ulvi ise hizmet edenin de o derece değeri makamı ve şerefi büyük olur.
        Bu konuda Bediüzzaman Hz. şöyle söylüyor: “Bana sordular, niçin Milletvekili olup siyasetle uğraşmadın. Ben de onlara cevabım şöyle oldu; ‘Baktım ki dünyada Kur’an ve iman hizmetinden daha şerefli ve değerli bir hizmet görmedim.”

        Mümin hem bu dünyada hem de ahirette değerinin, şerefinin olmasını istiyor; bizzat Allah-u Zülcelal’in koruması ve himayesi altına girmek istiyorsa, Allah yolundaki hizmetlere bir şekilde katılmalıdır. Çeşitli sebeplerle katılamıyorsa, hiç olamazsa, hizmete zarar vermemeli, kalbi, niyeti, duası, sevgi ve rızası ile hizmetlere destek verip; hizmetin manevi himayesinden, şerefinden, himmet ve bereketinden mahrum olmayıp pay sahibi olmalıdır.

        Çünkü hayra rıza gösteren, teşvik eden ve sebep olan kimse, o hayrı yapmış gibidir.

        AHMET YALÇIN KOCABAŞ

      2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.