• Bu konu 1 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
  • Yazar
    Yazılar
  • #670827
    Anonim

      Hüseyin Köroğlu İle Röportaj

      KOLLAMA’NIN ASİ PİKEASI; Ben Bir Köylü Çocuğuyum!

      Kollama’nın Pikeas’ı Hüseyin Köroğlu yaşadığı köyün yazlık sinemasında izlediği Türkan Şoray, Kadir İnanır, Kemal
      Sunal, İzzet Günay, Cüneyt Arkın gibi efsanelere hayran olup “onlardan neyim eksik” diyerek oyuncu olmaya niyetlenir…

      SAMANYOLU TV’de yayınlandığı ilk günden itibaren her hafta ilgiyle izlenen Kollama dizisinin Pikeas karakterini canlandıran Hüseyin Köroğlu Kehkeşan Dergi için konuştu… Kemal Sunal, Kartal Tibet, Türkan Şoray, Fatma Girik ve
      daha birçok ünlü isimle çalışmış olan Hüseyin Köroğlu ile tiyatro oyunundan oyunculuk geçmişine, özel yaşamından tutunda gelecek projeleri ve daha nice konulara değindiğimiz bir söyleşi yaptık. İşte Kehkeşan okurları için keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik;

      Hüseyin Köroğlu kimdir? Kendinizden biraz bahsedebilir misiniz?

      1964 yılında KKTC’nin Gazi Magosa’ya bağlı Gönendere Köyü’nde doğdum. İlköğretimi Gönendere’de, Liseyi Lefkoşa Türk Lisesi’nde, üniversiteyi Ankara Devlet Konservatuarı’nda okudum. Konservatuar’ın Tiyatro Bölümü’nü bitirdim. Askerliğimi yaptıktan sonra İstanbul Büyük Şehir Tiyatroları’na 1989’da dahil oldum. 1989’dan itibaren 40’a yakın oyunda oynadım. Bunların içinde Othello, Abdülhamit, 4. Murad adlı oyunlar(Nasıl olduysa bana ödül de verdiler.)var.

      Devamı Kehkeşan Dergisi Mayıs Sayısı’nda…

      #790303
      Anonim

        Röportajında diyor ki:

        Bir de benim şöyle bir özelliğim var; bir oynadığımı uzun süre oynamam. Yani şimdi Pikeas bu ya, beni
        bundan sonraki projede bu tarz bir karakterde göremezsiniz. Ya bir komedi oynayacağım ya da ağır bir drama.
        #790304
        Anonim

          [ img ]

          Hüseyin Köroğlu. Şimdilerde Samanyolu TV de yayınlanan Kollama dizisinin Pikeas’ı..Köroğlu’nu 1986 yılından beri bir çok yapımda bir çok projede gördük. İsmini bilmeyenlerin bile resmini gördüğünde muhakkak tanıyacağı bir oyuncu.

          Şöhret nasıl olunur? Bir şöhretin geçmişi de size bize benzer mi? Ben de şöhret olabilir miyim? Ve şöhret olmak her şey mi gibi sorulara Hüseyin Köroğlu’nun dilinden hayat hikâyesini okuduğumuzda cevaplar bulabiliriz.

          Hüseyin Köroğlu;

          1964 yılında K.K.T.C.’ de dünyaya geldim. Ailem, şimdi olduğu gibi çiftlik işleri ile uğraşmakta idi. Diyebilirim ki, liseyi bitirene kadar bir çiftlikte yapılabilecek her türlü işi yaptım, aynı zamanda da okula gittim. Örneğin, koyun kırkmaktan tutun da, traktör kullanıp tarla sürmekten, el ile tarlaya arpa, buğday saçmaya kadar (tarlanın ekilmesi) yapmadığım iş kalmadı. Öyle parlak bir öğrenci de değildim. Sınıfımı geçebilecek kadar not alıyordum o kadar. Zaman dardı,ev işleri çok yoğundu, bu yüzden oturup ders çalışma lüksüm hiç olmadı. Nur içinde yatsın babam, sene sonunda bana “sınıfı geçtin mi?” diye sorardı, ben de “Geçtim…” derdim, o kadar. Aramızda okul ile ilgili konuşma sadece bu kadardı…

          İlkokulu ve ortaokulu Gönendere’de okudum. Yani doğduğum köyde. Daha sonra da liseyi okumak için Lefkoşa Türk Lisesi’ne gittim. İşte ne oldu ise orda oldu ve daha lise birinci sınıftayken kendimi okulun müsamerelerinde sahneye çıkarken buldum.Zaten çocukluk yıllarımdan beri oyuncu olmak istiyordum. Bizim köyde, yani Gönendere’de, bir yazlık sinemamız vardı. Hiç unutmam sinemanın adı da “HÜRRİYE” sineması idi. İki ortak çalıştırıyordu sinemayı. Kahveci Hasan dayı ve Nuri dayı. İkisi de şu anda hayatta değil. Nur içinde yatsınlar. Cumartesi akşamları benim için sanki bir karnavaldı. O sinemada bilet bile sattım ben. Kemal Sunal’ı, Kartal Tibet’i, Yılmaz Güney’i, Ayhan Işık’ı, Türkan Şoray’ı, Fatma Girik’i, Hülya Koçyiğit’i ve daha pek çok sanatçıyı “Hürriyet” sinemasında izledim. Eve gelince de aynanın karşısına geçip “Senin onlardan ne eksiğin var?” diye sorardım kendi kendime. Çok mutluyum, çünkü nur içinde yatsın Kemal Sunal ve Kartal Tibet ağabeylerimle, sinemamızın sultanı Türkan Şoray ve daha birçok sanatçı ile sinemada, televizyonda çalışma fırsatı buldum…

          1982 yılında liseyi bitirdim. Babam şeker hastalığı nedeniyle o sıralar pek sağlıklı değildi. Ne yazık ki kendine de pek dikkat etmiyordu. Tahmin edeceğiniz gibi yememesi gereken şeyleri de yiyordu. O günlerde bile kesinlikle okumam gerektiğini söyledi bana. Okumam için hep annemin desteğini aldım, annem bana hep “Sen bilirsin oğlum.” derdi. Tabir yerinde ise annem bir ağa kızı idi. Hani, tuttuğunu koparanlardan. Evine bağlı, çocukları için saçını süpürge edenlerden. Toprağına bağlı, sabırlı, sevgi dolu. Sadece ailesini düşünenlerden. Rahmetli babam bir gün anneme demiş ki “Mukaddes, sana üç tane armağan bırakıyorum.”. Bu armağanlar ben ve kardeşlerim Salih ve Koray’dır. Salih ve Koray K.K.T.C.’de yaşıyorlar. Salih gelinimiz Pembe ile evli ve Emirkan isminde de bir yeğenimiz var. Koray, K.K.T.C.’nin son dönemindeki kargaşanın tam içinde. Umarım, Kıbrıs sorunu hallolur ve o da geleceğine umutla yelken açar.Özellikle sevgili Derviş amcama ayrı bir sayfa açmalıyım. İnanın yeri geldi ayağındaki ayakkabısını sattı bana kitap aldı, yeri geldi kilometrelerce mesafeyi gözünü kırpmadan yürüdü, evliliğini bir cümle yüzünden bitirdi ve iyi yetişmemiz için, sanki bir melek gibi bizlere hayatını adadı. Derviş amcam olmasa idi, ben konservatuara gidemezdim, çünkü babam hasta idi, o sıralar da (Yıl 1982) kardeşlerim çok küçük olduğu için onları kime emanet edebilirdim ki ?

          Yaşadığım sürece ne yaparsam yapayım sevgili Derviş amcama olan minnet ve vefa borcumu ödeyemem. Adı gibi “DERVİŞ” bir insan. İnsan gibi İNSAN. Yeryüzünde amcam gibi insanlar azaldığı için, dünya bu halde diye düşünüyorum.Benim için bir rüya olan konservatuar sınavına uzun ve çetrefilli bir mücadeleden sonra girdim ve kazandım. İnanın, konservatuar “Tiyatro” bölümünü kazanmam bence bir mucize idi. Söz, ilerde sizlere nasıl hazırlanıp, sınavı nasıl kazandığımı yazacağım. Konservatuar yılları da ayrı bir konu tabii ki. Dört yıllık bir eğitimden sonra okulu bitirdim. Birçok anım var. Hüzünlerim, sevinçlerim, umutlarım, umutsuzluklarım, sevgililerim. Hocalarımız da çok değerli hocalardı. Cüneyt Gökçer, Bozkurt Kuruç, nur içinde yatsın Asuman Korat, Lemi Bilgin. Ayrıca ses, eskrim, hareket, diksiyon hocalarımız vardı. Dolu dolu dört yıl yaşadım Ankara’da. Gençlik yıllarım Ankara’da geçtiği için, karakterim de orda şekillendi diyebilirim. Bilenler bilir, Ankara’da eskiden dostluklar çok önemliydi… Sınıf arkadaşlarımdan çok azı ile görüşebiliyorum. Hayat, her birimizi başka bir yere fırlattı… Cebelleşip duruyoruz…

          Okulu bitirdikten sonra kendime bir yıl yaşama payı ayırdım. 1987 yılında da askerlik görevimi yerine getirmek için K.K.T.C.’ye gittim. Temel eğitimimi “Gülseren Eğitim Kampı”nda tamamladım ve meşhur (K.K.T.C.’li olanlar bilir.) Lokmacı Barikatı’nda askerliğime başladım. Meşhurluğu sınırda oluşu ve koşullarının oldukça zor olmasından kaynaklanıyordu. Askerlik dönemimde Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’ndan gelen bir teklif ile kendimi “TUZAK” adlı oyunda buldum. Tabii askeriyeden özel izin alarak. Bu oyun ile ilgili anılarımı oynadığım oyunlar bölümünde bulabilirsiniz.Sonra ver elini Şehir Tiyatroları. Tiyatroya girdiğim yıl şu anki sevgili eşim, pardon sevgilim Şenay ile karşılaştım ve karşılaşma o karşılaşma…

          Efendim, ben eşime hep sevgilim derim. Bunu belirtmek istedim, yanlış anlaşılmasını istemediğim için belirteyim istedim. Saygıyı hep ön planda tutarak sevgimizi yaşıyoruz diyebilirim. Önemli olan bir elmanın yarısı olabilmek. Birbirinizi pozitif anlamda tamamlayabildiğiniz ve sorumluluklarınız dışında sevgilinizin özgürlüklerine saygı ile fazla müdahale etmediğiniz sürece hep bulutların üstünde yaşarsınız.Bir yanda oyunlar ve film çalışmaları sürerken Şenay ile 1991 yılında evlenmeye karar verdik ve 1991 yılında evlendik. İstanbul’da henüz o baş döndürücü hıza ulaşmadan Şenay ile karşılaşmam inanın hayatımı kurtardı diyebilirim. Yani, hiç bir şey tesadüf değil. Çocuk konusunda ailemizin baskılarına aldırmadan uzun süre direndik. Sonunda kendi isteğimiz ile karar verdik ve 1999 yılında Alara’mız dünyaya geldi. Şimdi nerede ise 4 yaşında olacak, abileri ablaları haberiniz olsun artık kendisi yuvaya gidiyor. Bir anlamda okullu oldu sayılır. Bizim ailede bir de doğum günlerimiz çok ilginçtir. Üçümüz de ikizler burcundanız. Alara 11 Haziran, ben 18 Haziran, Şenay da 20 Haziran günü doğduk. Yazıyorum, haberiniz olsun hani(:

          …Sevgili dostlar kısaca böyle işte. Halen İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda oyuncuyum. Sanatçıyım diyemiyorum, çünkü elini sallasan sanatçıdan geçilmiyor, ben sadece “OYUNCU” olmaya çalışıyorum. Son nefesime kadar da “OYUNCU OLMAYA ÇALIŞACAĞIM”. Hepinizi sevgi ve saygı ile gönülden öpüyorum. DOSTLUKLA…

          Kollama dizisinin istikrarlı ve dik duruşu ile dikkatleri çeken oyuncusu ile setten ayrılıp, dublaj için yola çıktığında karşılaşıyoruz…
          Sette vakit nasıl geçiyor çalışmalar nasıl diye sorduğumuz da “ Set oldukça hareketli, hatta rol arkadaşımız Ömer Genç ( Gölge) geçen gazetelerde okumuşsunuzdur ciddi bir kaza geçirdi. Kolu sargılı tekrar sete geldiğinde gene bir düşüş yaşadı. Allah korudu diye düşünüyorum yoksa çok ciddi sakatlanacaktı” diyerek set çalışmalarının aksiyon arttığı için zorlaştığını belirtti. Set ekibinden aldığımız bir habere göre yönetmen yardımcısı da çekim esnasında neredeyse denize yuvarlanacakken son anda diğer elemanların hızlı davranmasıyla düşmekten kurtulmuş..Sezona oldukça hareketli giren Kollama ekran önünde olduğu kadar kamera arkasında da hareketli anlar yaşıyor.

        3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.