- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
6 Haziran 2009: 08:58 #654282
Anonim
[FONT="]İ’CAZU’L-KUR’AN[/FONT][FONT="]Peygamberler Allah’ın elçileri olduklarını kendilerine verilen mucizeler ile teyit ederler. İcaz ile aynı kökten gelen mucize, gönderdiği elçilerin nübüvvetini ispat etmek amacıyla, Allah’ın gerek fiziki, gerekse beşeri alanda koyduğu kuralların işleyişi dışına çıkarak (harikulade haller ile) peygamberlerine diğer insanların benzerini yapamayacağı bazı halleri vermesidir. Bu açıdan bakıldığında bütün peygamberlere kendi dönemlerinde revaçta olan bir konuda mucize verildiği görülmektedir. Mesela: Tıbbın revaçta olduğu bir dönemde Hz. İsa’ya bazı hastalıkları iyi etme gücünün, sihrin yaygın olduğu bir zamanda Hz. Musa’ya sihirbazların sihrini yok eden bir asanın verilmesi gibi örnekler, mucizenin çeşidi ile kendilerine meydan okunan muhatapların yaşadıkları dönem kültürü arasında bir ilişkinin olduğunu göstermektedir. Mucizelerle verildikleri dönem arasındaki bu ilişki incelendiğinde, her zaman o dönemde revaçta olan bir konuda peygamberlere mucize verildiği görülmektedir. Böyle bir tercih ile mucizenin etkinliği ve muhatapların güçsüzlüğü en çarpıcı bir şekilde ortaya konmuş, kendilerini ifade ettikleri hatta övünüp üstünlük vesilesi saydıkları bir konuda bile peygamberlerin getirdikleri mucizelere mukabelede bulunamamaları nedeniyle inkarcıların acziyetleri çok açık şekilde ortaya konulmuştur.[/FONT]
[FONT="]Cahilliye döneminin en önemli kültürel faaliyeti olarak görülen şiirin bu denli revaçta olduğu bir ortamda yaşayan bir topluma, Hz. Peygamber vasıtasıyla Kur’an vahyi gönderilmiştir. İnanmayanlar ilk tepki olarak Hz. Peygamberi getirdiği vahiy sebebiyle mecnun, Kur’an’ı sihir olarak tanımlamışlardır. Ancak diğer taraftan da Kur’an’ın eşsiz belagatı karşısında kendilerini onu dinlemekten alıkoyamamışlardır.[/FONT]
[FONT="]Kur’an karşısında genel olarak böyle bir konum ve davranış sergileyen Arapların ‘’dilersek biz de bunun benzerini söyleriz’’ demeleri üzerine Allah onlara meydan okuyarak bir benzerini getirmelerini istemiştir. ‘’Tahhaddi’’ terimi ile ifade edilen bu meydan okuma üç aşamada olmuştur. Önce, ‘’Eğer sözlerinde doğru iseler, Kur’an gibi bir söz getirsinler’’ ile bir kayıtlama olmadan, onlardan yapabileceklerse bir benzerini getirmeleri istenmiş ardından ‘’Deki, o halde on sure getirin ve Allah’ın dışında kendilerine taptıklarınızı da bu iş için yardıma çağırın’’ ayeti ile on sure, son olarak da ‘’ o halde tek sure getirin’’ ifadesi ile sadece bir sure getirmeleri istenmiştir. Bütün bu meydan okumalar karşısında şairleri ile övünen Araplar bu tehaddiye karşılık verememişlerdir. Bununla beraber, ona nazire yapmaya yeltenenler, hatta bunu başardıklarını zannedenler olmuşsa da bunların yaptıkları nazirelere bakıldığında Kur’an’ın kötü bir taklidi ve mana ile üslubun birlikteliğinin olmadığı çok açık bir şekilde görülmektedir. Bunlar Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında Yemame’de peygamberliğini ilan eden ve kendisine vahy geldiğini iddia edem Museylemetü’l- Kezzab, el Esved el-Ansi diye tanınan zü’l-Hımar lakaplı Ablehe b. Ka’b, önce Müslüman olup daha sonra peygamberlik iddia eden sonunda yine islama dönen Tuleyha b. Huveylid el-Esedi, Secah Binti’l-Haris bi Süveyd et-Temimiyye, en-Nadr İbnü’l-Haris, İbnü’l-Ravendi diye tanınan Ebu’l-Huseyn Ahmed b. Yahya, ve Ebu’t-Tayyib el-Mütenebbi’dir.Bunu yapamayacakları ‘’Deki: Şayet insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, bu konuda birbirlerine yardımcı olsalar bile onun bir benzerini getiremezler’’ ayeti ile de belirtilmiştir.[/FONT]
[FONT="]Kur’an i’cazının bir ifadesi olan tehaddi konusuna tarihsellik açısından baktığımızda, öncelikle onlara yöneltilen meydan okuma ile anlamadıkları bir şey ortaya konarak bunun bir benzerini getirmelerinin istenmediğini söyleyebiliriz. Bu konuda Şatibi, ‘’İslam şeraiti Arapların anlayamadıkları bir şey olsaydı bu onlar için mucize olmaz bu durumda onlar aciz bırakılma kapsamından çıkarlardı. Zira onlar ‘’bu söz bizim anlayacağımız bir şey değil, kendi sözlerimizi anlıyorken bunu anlamıyoruz diyerek mazeret belirtirlerdi’’ sözleriyle peygamberlere verilen mucizelerin anlaşılabilir olması gerektiğini belirtmektedir.[/FONT]
[FONT="]Kuran’ın mucize olarak gönderilmesi ve tehaddi ile onlardan benzerini getirmelerinin istenmesi de bu prensip gereğince, beşeri özellikler açısından onların gücünü aşan türden bir şey değildir. İlk muhatapların ‘’istersek biz de bunun bir benzerini söyleriz’’ sözleri de bunu göstermektedir. Sathi bir bakışla Kuran’ın ifadeleri ile şairlerin söylediği sözlerin benzer olduğunu zannetmişlerse de onların önde gelen edipleri ve şairleri Kuran’ın nazım anlam bütünlüğü arz eden üslubu karşısında bir benzerini getirmekte aciz düşmüşlerdir. Bu şairler genel olarak Kuran’da kullanılan edebi üsluba aşina oldukları halde bunların Kuran’da bir arada ve bir ahenk içinde kullanılmasından dolayı beğenilerini gizleyememiş ve benzerini getirmenin imkânsızlığını görmüşlerdir. Yani onların güç yetiremeyişlerinin nedeni, tamamen yabancı oldukları ve anlamadıkları, tarih üstü karakterde bir hitapla karşılaşmaları değildir. Nitekim rivayetlerde, o dönemdeki ediplerin, bu şaheserliğin farkına vararak, Kuran’ın ifadeleri karşısında kendilerini Kuran’ı dinlemekten alıkoyamadıkları, kimilerinin de Kuran’ın şaheserliği karşısında secdeye kapanıp, övündükleri şiirlerinin Kur’an karşısında değersizliğini görerek Kâbe duvarlarından indirdikleri anlatılmaktadır. bu ve benzeri olaylar, onların anlayamadıkları, değerlendiremedikleri bir şey ile değil bilakis anlayabildikleri bir sözün benzerini getirmekle karşı karşıya kalıp bunu yapamadıklarını destekleyen yaşanmış olaylardır. O halde anlayıp, kıymetini takdir edebildikleri halde Kuran’ın bir benzerini getirememeleri, vahyin hem tarihsel hem de aşkın olduğunu gösteren en önemli delilidir. Çünkü anlamaları ve edebi kıymetini takdir etmeleri Kuran’ın tarihselliğini, benzerini getiremeyişleri de aşkınlığını göstermektedir. [/FONT]
[FONT="]Bu tespitlerden sonra şunu ifade edelim ki; biz Kuran’ın icazı konusunda bu çerçevede, yani o dönem muhatapları tarafından bilinenlerin, aşkın bir üslup ile dile getirilmesi yönüyle önem veriyoruz. Üslubunda sadece edebi anlatım, yani sanat için sanat değil, anlamın da gözetildiği, manaların en güzel şekilde üstün bir edebi anlayış ile aktarıldığı kabul edilen Kuran’ın icazı hakkında çalışma yapan ilim adamları, onun icazını, anlatım özellikleri (edebi icaz ), gaybi haberler (gaybi icaz), bilimsel konularda ters düşmemesi (ilmi icaz) ve emir ve nehiylerinin geçerliliği (hükmi icaz) olmak üzere muhtelif yönlerden ele alarak incelemişlerdir. [/FONT]
[FONT="]Kuran’ın icazı ile ilgili eserler incelendiğinde daha açık bir şekilde görüleceği üzere Kuran’da öyle bir üslup kullanılmıştır ki, bir bedevinin bile anlayabileceği açıklığa sahip iken en edip şairler tarafından taklit edilememiştir. Kuran’ın üslubu, tam anlamıyla ancak geniş kapsamlı bir çalışma ile ortaya konulacağını düşünmekle beraber onun edebi icazını en genel hatlarıyla şu şekilde özetleyebiliriz:[/FONT]
[FONT="]1- Araplar arasında mevcut üslupları kullanmakla beraber hiç birine tam olarak benzememektir.[/FONT]
[FONT="]2- Kelimelerin seçimi ve birbirleri ile olan münasebeti bir gayeye yönelik olup herhangi bir ayetten bir kelimeyi çıkarıp yerine başka bir kelime konulsa, o ahenk ve anlam bütünlüğü kaybolmaktadır.[/FONT]
[FONT="]3- İfadeleri, hem kolay anlaşılabilir bir yapı arz ederken hem de araştırıldıkça fark edilen bir derinliğe sahiptir. [/FONT]
[FONT="]4- Anlatımlarda yer zaman gibi ayrıntılara değil, mesajın anlaşılmasına önem verilmiştir.[/FONT]
[FONT="]En güzel özellikleri bunlar olan Kuran’ın üslubundaki aşkınlığı, geleceğe dair verdiği gaybi haberlerden anlaşılmaktadır. Bu gaybi haberler arasında Kuran’ın kıssaları da zikredilmektedir. Ancak biz daha ziyade geleceğe dair ya da o anda insanların iç yüzünü bilmedikleri olaylar hakkındaki haberleri kastediyoruz. Mesela Kur’an, Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında bazı münafıkların iç yüzlerini açığa vurma suretiyle gaybdan haber vermiştir. Bunun yanında daha ileriye yönelik gerçekleşecek gaybi haberlerden de bahsetmiştir. Mesela Kur’an, o dönemlerde Bizanslılar, Sasaniler’e mağlup olunca, Bizanslıların bir daha toparlanabileceklerini kimse düşünmezken yakın bir zamanda Bizanslılardın Sasaniler’e üstün geleceğini bildirmiş ve ayetten yedi sene sonra bu galibiyet gerçekleşmiştir. Yine ilmi gelişmeler ve keşiflerle, Kuran’ın verileri arasında bir çelişkinin olmaması da ondaki aşkınlığı göstermektedir. Biz bunlar arasında ilmi gelişmelere dayalı olana dair misaller vererek, gerek kelimeleri seçişi, gerekse anlatım teknikleri itibariyle Kuran’ın hem indiği dönemde hem de daha sonraki dönemlerde anlaşılır oluşunu, yani aşkınlığını ele alacağız. [/FONT]
[FONT="]Tarihsellik içindeki evrensellik olarak tanımladığımız, Kuran’ın bu üslubunu, gerek gelişimin daha net ve açık gözlemlenebildiği bilimsel gelişmelerle ilgili ayetlerde gerekse sosyal gelişmelerle ilgili ayetler hakkındaki araştırmalarda görebilmekteyiz. Ancak kanaatimizce teknolojik, bilimsel gelişmeler, beşeri alandaki gelişmelerden daha açık bir şekilde gözlemlenebildiği için Kuran’ın evrenselliği ile ilgili olarak daha ziyade bu tarz ayetler tercih edilmektedir. Hâlbuki beşeri alanda da aynı üslubun sergilendiğini söylemek hiç de zor değildir.[/FONT]
[FONT="]İnsanın anne rahmindeki yaratılışını konu edinen ayetlere bakıldığında, Kuran’da anne rahmindeki yaratılışın birden fazla safhada gerçekleştiğinin belirtildiği ve bu safhalardan her birinin farklı kelimelerle ifade edildiği görülmektedir. İşte safhalardan birisini ifade etmek için kullanılan “alaka” kelimesinin semantik tahlili, embriyoloji ilminin verileri ile birlikte değerlendirildiğinde, ayetlerin anlamı daha geniş bir şekilde anlaşılmaktadır.[/FONT]
[FONT="]Buna göre diyebiliriz ki; hitabın kaynağı, zamandan ve mekândan münezzeh mutlak ilim sahibi olan Allah olduğu için Kur’an metninin tarihsel ortam ile olan ilişkisi, zaman ve mekândan soyutlanması mümkün olmayan tarihsellikle malul bir beşerin yazdığı metnin tarihsel ortam ile olan etkileşiminden farklı olmaktadır. Birisinde hitabın göndereni ve alıcısı da insan olduğu için iki taraflı bir tarihsel bağımlılıktan söz edilirken diğerinde sadece alıcısının tarihselliği söz konusudur. Bu nedenle hitabında alıcıları ve onların tarihselliklerini gözetmekle beraber geleceğe uygun olarak evrensel bir üslup sergilenmesi Allah için muhal değildir. Bu yaklaşım aynı zamanda çok temel bir kural olan hitabı oluşturanın özelliklerinin bir şekilde hitabına yansıması gerektiği prensibine de uygundur. Buna göre eğer tarihsellik ile zaman ve mekan bağımlılığını kastediyorsak ve İslami paradigma içinde kalacaksak, yani Kuran’ı zaman ve mekandan kayıtsız olarak Allah’ın gönderdiğini kabul ediyorsak, bu inancımızın gereği olarak Allah’ın insanlara ulaştırmak istediği evrensel mesajını ve Allah’ın aşkınlığının izlerini eserinde görmemiz gerekmeyecek midir?[/FONT]
[FONT="]Kaynağı itibariyle ilahi olan bu hitap, ilk muhataplarına seslenmekle beraber üslubu ile de her dönemde anlaşılmaya müsait bir yapıda gönderilmiştir. O halde metnin her dönemde üslubuna uygun olarak doğru bir şekilde anlaşılması için hem filolojik çözümlemelerinin yapılmasına hem de tarihsel bağlamların kurulduğu bir tarihsel yoruma ihtiyaç vardır. Yani birinci adımda semantik tahlillerden faydalanabilirken ikinci adım, tarihsel yorum ve Allah’ın aşkınlığı çerçevesinde evrensel bir yorum ile gerçekleştirilebilir.[/FONT]
[FONT="]Ayrıca şunu ifade edelim ki; vahiy gibi geçmişte yaşanan mucizeler de tarihsel oldukları için bu mucizeleri bu günün anlayışı, birikimi ve gelişmeleri ile değil gösterildikleri zamana göre anlamak gerekir. Aksi takdirde mesela Hz. İsa’nın bir abras= alaca hastasını iyileştirme mucizesi, bu hastalığın tıbbi gelişmeler neticesinde insanlar tarafından iyileştirilebildiği bir dönemde, Hz. İsa zamanındaki gibi harikulade bir olay olarak görülebilir mi? bu açıdan Kuran’ı da indiği dönem içinde değerlendirmek gerekir. Kuran’ın mucize oluşunu edebi zevkin zirvede olduğu bir dönem içinde değerlendirdiğimizde, yani tarihsel yorum ile yaklaştığımızda daha gerçekçi olarak kavrayabileceğimizi düşünmekteyiz. Zira bugün Arap şiirine karşı duyulan zevk ya da beceri ile o günkü şiir zevki arasında fark olmadığını söylemek gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır. Kur’an öncesi Arapça hakkında bilgi eksikliğimiz ve edebi zevki o dönem insanları kadar hissetmeyişimiz gibi nedenlerle Kuran’ın edebi mucizesini o günkü toplum kadar iyi idrak edebildiğimizi söyleyebilir miyiz?[/FONT]
[FONT="]İ’cazu’l-Kur’an konusu bu şekilde ele alındığında vahiy-ortam ilişkisinin tarihsellik içinde bir aşkınlık olduğunu göstermektedir. Bu tanımlamamız, vahyin olayları ve ortamı gözettiği ancak nihai programın Allah’ın dilediği tarzda oluştuğu, yani vahyin yönlendirilemediği şeklindeki görüşümüzle de örtüşmektedir.[/FONT]1 [FONT="]-[/FONT][FONT="]Ömer b. Abdullah Sa’duddin et-TAFTAZANİ, Şerhu’l-Mekasid, Alemü’l-Kütüp, 1. Baskı, Beyrut, 1989, c.IV, s.11.[/FONT]
2- [FONT="]Menna Halil el-KATTAN, Mebâhis fi Ulumi’l-Kur’an, Kahıre, 1990, s.264–265.[/FONT]
3- [FONT="]Al-i İmran, 3/49; Maide, 5/110.[/FONT]
4- [FONT="]A’raf, 7/107; Yunus, 10/80; Şuara, 26/41.[/FONT]
5- [FONT="]SUYUTİ, el- İtkan, c.II, s.1006.[/FONT]
6- [FONT="]Saffat, 37/36.[/FONT]
7- [FONT="]Zuhruf, 43/30.[/FONT]
[FONT="]8- [/FONT][FONT="]İsmail CERRAOĞLU, Tefsir Usulü, s. 160-161.[/FONT]
[FONT="]9- [/FONT][FONT="]Enfal, 8/31.[/FONT]
[FONT="]10-[/FONT][FONT="]Mustafa Sadık er-RAFİÎ, İ’cazu’l-Kur’an, Daru’l-Kitabu’l-Arabi, Beyrut, 1990. s.30-31.[/FONT]
[FONT="]11- [/FONT][FONT="]Kasas, 28/49.[/FONT]
[FONT="]12- [/FONT][FONT="]Hud, 11/13.[/FONT]
[FONT="]13- [/FONT][FONT="]Yunus, 10/38; Bakara, 2/23-24.[/FONT]
[FONT="]14- [/FONT][FONT="]Nedim YILMAZ, İ’cazu’l-Kur’an, Fatih Yayınevi, İstanbul, 1984, s.21.[/FONT]
[FONT="]15- [/FONT][FONT="]İsra, 17/88.[/FONT]
[FONT="]16- [/FONT][FONT="]eş-ŞATİBİ, el-Muvafakat, I, s.70-71.[/FONT]
[FONT="]17- [/FONT][FONT="]Enfal, 8/31.[/FONT]
[FONT="]18- [/FONT][FONT="]Velid b. Muğıre’nin böyle bir tavır sergilediği hatta Müddessir, 74,/ 11- 24 arası ayetlerin onun hakkında indiği anlatılmaktadır. bkz. es-SUYUTİ, el-İtkan, c.II, s.1003; krş. Hakim Muhammed b. Abdillah en-NİSABURİ, el-Müstedrek, Tefsiru Sureti’l-Müddessir, c.II, s.506.[/FONT]
[FONT="]19- [/FONT][FONT="]CERRAHOĞLU, Tefsir Usulü, s.160-161.[/FONT]
[FONT="]20- [/FONT][FONT="]Bakara, 2/204.[/FONT]
[FONT="]21- [/FONT][FONT="]Rum, 30/1-5.[/FONT]27 Ekim 2010: 16:44 #780276Anonim
[FONT="]Kuran’ın icazı ile ilgili eserler incelendiğinde daha açık bir şekilde görüleceği üzere Kuran’da öyle bir üslup kullanılmıştır ki, bir bedevinin bile anlayabileceği açıklığa sahip iken en edip şairler tarafından taklit edilememiştir. Kuran’ın üslubu, tam anlamıyla ancak geniş kapsamlı bir çalışma ile ortaya konulacağını düşünmekle beraber onun edebi icazını en genel hatlarıyla şu şekilde özetleyebiliriz:[/FONT]
[FONT="]1- Araplar arasında mevcut üslupları kullanmakla beraber hiç birine tam olarak benzememektir.[/FONT]
[FONT="]2- Kelimelerin seçimi ve birbirleri ile olan münasebeti bir gayeye yönelik olup herhangi bir ayetten bir kelimeyi çıkarıp yerine başka bir kelime konulsa, o ahenk ve anlam bütünlüğü kaybolmaktadır.[/FONT]
[FONT="]3- İfadeleri, hem kolay anlaşılabilir bir yapı arz ederken hem de araştırıldıkça fark edilen bir derinliğe sahiptir. [/FONT]
[FONT="]4- Anlatımlarda yer zaman gibi ayrıntılara değil, mesajın anlaşılmasına önem verilmiştir.
……………………….
[/FONT][FONT="]hitabın kaynağı, zamandan ve mekândan münezzeh mutlak ilim sahibi olan Allah olduğu için Kur’an metninin tarihsel ortam ile olan ilişkisi, zaman ve mekândan soyutlanması mümkün olmayan tarihsellikle malul bir beşerin yazdığı metnin tarihsel ortam ile olan etkileşiminden farklı olmaktadır. Birisinde hitabın göndereni ve alıcısı da insan olduğu için iki taraflı bir tarihsel bağımlılıktan söz edilirken diğerinde sadece alıcısının tarihselliği söz konusudur. Bu nedenle hitabında alıcıları ve onların tarihselliklerini gözetmekle beraber geleceğe uygun olarak evrensel bir üslup sergilenmesi Allah için muhal değildir. Bu yaklaşım aynı zamanda çok temel bir kural olan hitabı oluşturanın özelliklerinin bir şekilde hitabına yansıması gerektiği prensibine de uygundur. Buna göre eğer tarihsellik ile zaman ve mekan bağımlılığını kastediyorsak ve İslami paradigma içinde kalacaksak, yani Kuran’ı zaman ve mekandan kayıtsız olarak Allah’ın gönderdiğini kabul ediyorsak, bu inancımızın gereği olarak Allah’ın insanlara ulaştırmak istediği evrensel mesajını ve Allah’ın aşkınlığının izlerini eserinde görmemiz gerekmeyecek midir?[/FONT]
[FONT="]Kaynağı itibariyle ilahi olan bu hitap, ilk muhataplarına seslenmekle beraber üslubu ile de her dönemde anlaşılmaya müsait bir yapıda gönderilmiştir.
…………………
[/FONT][FONT="]Ayrıca şunu ifade edelim ki; vahiy gibi geçmişte yaşanan mucizeler de tarihsel oldukları için bu mucizeleri bu günün anlayışı, birikimi ve gelişmeleri ile değil gösterildikleri zamana göre anlamak gerekir. Aksi takdirde mesela Hz. İsa’nın bir abras= alaca hastasını iyileştirme mucizesi, bu hastalığın tıbbi gelişmeler neticesinde insanlar tarafından iyileştirilebildiği bir dönemde, Hz. İsa zamanındaki gibi harikulade bir olay olarak görülebilir mi? bu açıdan Kuran’ı da indiği dönem içinde değerlendirmek gerekir.[/FONT]…………………….
[FONT="]vahyin olayları ve ortamı gözettiği ancak nihai programın Allah’ın dilediği tarzda oluştuğu, yani vahyin yönlendirilemediği şeklindeki görüşümüzle de örtüşmektedir.……………
Paylaşımınız için teşekkürler…Allah razı olsun
[/FONT] -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.