- Bu konu 1 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
30 Ekim 2007: 16:41 #645404
Anonim
ihlâs ve rakamlar
Hasan GüneşCENAB-I HAK insanı yarattığında makamını sabit bırakmayıp en aşağılardan en yükseklere kadar iniş ve çıkışlara müsait kabiliyetlerle donattı.
Bu değişik kabiliyetler ve donanımın yanında insanın ne olmasına ilaveten nerede olduğu, hangi konumda olduğu neyi hedeflediği ve nereye yönlendiği çok daha önemli hale gelmiştir. Konumdaki, makam ve mevkideki yada hedefteki her bir değişiklik insanın değerini yada icraatını katlamalı olarak aşağı indirmede yada yukarı çıkarmaktadır.
İnsanlar bu cihetle harflere ve rakamlara benzer. Hatırlanacağı üzere, Risale-i Nurda mânâ-yı ismî ve mânâ-yı harfî kavramları kullanılır. Okuma yazma bilmeyenler için harfler yada rakamlar sadece birer şekil yığınları iken gerçekte aldıkları konumlarla ve dizilişlerle en aşağılardan en yukarılara kadar mânâlar kazanır. Sınırlı sayıdaki rakamlarla kâinatın zerreleri yada zamanın saniyeleri tahmini de olsa söylenebilir. Yine sınırlı sayıdaki harflerle şaheserler telif edilir. Kur’an’ın “Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, deniz muhakkak tükenecekti, bir mislini daha yardımcı getirsek bile.” ifadesiyle harflere denizler dayanmaz.
Harfler ifade için nasıl sınırsız kullanım şekline giriyorsa rakamlar da miktar ve kıymet olarak aynı şekilde büyük farklılıklar gösterir. Harfler ve rakamlar şimdiki tabirle sözel ve sayısal olarak kâinatın ve insanın birer ifadesidir. İhlâs risalesinden hatırlanacağı üzere: “Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet eder.” ifadesi de sayılarla insanlar arasındaki kuvvetli irtibata dikkat çeker.
Burada dikkat çeken diğer önemli bir husus da, birinci misalde “üç adet bir” denilmeyip “üç elif” denilmesidir. Yani burada rakamların sinerjisine bir de harflerin sinerjisi eklenmektedir. Elde edilen kuvvet, hasıl olan netice manevî hizmetlerdeki “kerametkarane muvaffakiyet” seviyesine çıkıyor.
İhlâs Risalesinden iktibas ettiğimiz kısmın sonunda “pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet eder.” ifadesi geçmektedir. Gerçekten tarih bunların sayısız misalleri ile doludur. Burada rakamların benzemesi dolayısıyla önemli bir tevafuk olan Mısır’ın fethiyle ilgili hadiseyi aktarmak istiyorum: Tarih kitaplarında da geçtiği gibi Amr ibn-ül As, Doğu Roma orduları karşısında başarı sağlayamayınca Hz. Ömer’den yardım istemiştir. Hz. Ömer gönderdiği küçük bir orduya ilaveten dört kişi daha gönderiyordu ve mektubunda tavsiyelerine ilaveten de bu kişilerin özelliklerini sayıyordu: “Sana yardım için, dört Müslümanı yolluyorum! Çünkü onların her biri, bin askere bedeldir. Haydi, Allah yardımcınız olsun.”
Burada önemli nokta harflerin ve sayıların maksat ve vazifede ittifak ve ittihadı ve omuz omuza gelebilmesi yani ihlastır. Yine omuz omuza gelenlerin sayıların dizilişinde olduğu gibi, hangi basamakta olması gerektiği, yöneticinin en uygun basamağı tesbit etmesi; yönetilenin de basamaklar arasında fazilet farkı olmadığını idrak ederek basamağına kanaat etmesi gerekmektedir. Aksi taktirde yüz on bir yerine Roma rakamlarındaki gibi üç değerinde olur.
Neden rakamlardaki gibi büyük bir değer yada harflerdeki gibi güçlü bir ifade olmak gerektiği aslında çok açık. İnsan âciz bir varlık olmakla birlikte önünde ibadet ve tefekkür açısından arza halife olmak için istidadını nemalandırmak gibi muazzam bir vazife ile mükelleftir. Topluma karşı vazifeleri açısından da, Risale-i Nurda bahsedildiği gibi “bizler gayet az ve zaif” ifadesiyle hakkın ve hakikatın taliplileri, fedakarlık gösteren ve feragat edenler genellikle hep azdan çoğa doğru bir trend izlemişlerdir. Misaldeki Hz. Ömer vaktiyle Peygamberimizin (a.s.m.) etrafında bir avuç sahabeden birisi iken, ihlâs ve imanları sayesinde Mısır’a ordu gönderecek seviyeye çıkmışlardır. Gerçekte Mısır’a gönderecek güçlü bir ordusu yoktu. Dünyanın en güçlü devletinin hakim olduğu, İstanbul’dan sonra dünyanın ikinci büyük şehri olan İskenderiye’yi fethedecek sayı ve rakama sahip değillerdi. Bu sebeple, her biri bin kişi değerinde olan kişilere ihtiyacı vardı. Herkes rakamına göre savaştı. Roma ve rakamları kaybetti.
30.10.2007
© 2007 karakalem.net, Hasan Güneş30 Ekim 2007: 17:45 #714405Anonim
Aynı ulvî davaya aynı safta yahut değişik cephelerde çalışan insanlar, bazen bir rekabet içine girebilir ve hizmet yarışını “benlik kavgasına” dökebilirler. Bu cümleyi, hizmet yarışında diğer arkadaşlarından daha fazla başarı gösteren ve çok daha ileri hedeflere ulaşan kişi söylemeli. Yani, “Ben bu kadar başarı elde ettim ama bunların hepsi Rabbimin ihsanı. Bu konuda benden daha az muvaffak olan insanlardan kendimi daha üstün tutamam.
Çünkü “Cenâb-ı Hakk’ın rızası ihlâs ile kazanılır. Kesret-i etba ile ve fazla muvaffakiyetle değildir.” demeli.
Nefsimizin tembelliğini keyfiyet sayamayız. Kimin keyfiyetçe daha ileri olduğu bir kalp meselesi, bir ihlâs meselesidir. Bunun tayinini insafsız nefsimize bırakamayız.
“İnsan herkesi kendisinden üstün bilmelidir!” düsturuna uyarak, kendimizi kemiyet bilmemiz kanaatimce en selâmetli yoldur.
_________________________________________________İhlas Risalesinin birinci bölümünde geçen “yanlış düşündüğü izzetini” ifadesini nasıl anlamalıyız?
Bir insan izzet-i İslamiye ile gerçek izzete kavuşabilir. Bazı meseleleri gurur vesilesi yaparak müslüman kardeşlerine tavır alsa ve cepheyi zayıflaştırsa, bu yanlış izzet düşmana yardım manasına gelir ve sonuç olarak Müslümanların zillete düşmelerine vesile olabilir.Müslamanın izzeti, küfre ve kâfirlere karşıdır.
İhlas dairesinde, hizmet noktasında çok hırs ve kanaatsizlik gösterdiğimiz halde, neticelerine ve semeratına karşı kanaatle mükellefiz.
İnsan, himmetini olabildiğince yüksek tutmalıdır. “Mevcuda iktifa etmeyi dun-u himmetlik” sayan Üstadımızın, şu ifadeleri çok mânâlıdır ve mesaj yüklüdür:“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeğe, îmanımı kurtarmağa koşuyorum.” (Tarihçe-i Hayat)
Bu dersi kendine rehber edinen her Nur talebesi de himmetini yüksek tutar; şüphe, tereddüt, günah ve sefahat ateşinde yananların imdadına koşmayı kutsî bir görev bilir. Onun hedefi bütün yananları kurtarmaktır. Hırsın ve kanaatsizliğin yeri işte burasıdır.
Yananların kendisini arayıp bulmalarını beklemez. Kurtardığı bir kişiyle yetinip diğerlerinin yanmasına seyirci kalmaz. Bir ikinciye, bir üçüncüye el atmaya çalışır. Yananların tümünü kurtarmak için yeni yollar arar, yeni metotlar dener. Bütün bu çalışma ve çırpınmaların sonunda ancak birkaç kişi kurtarabilirse bu sonuca da kanaat eder; “Ben tebliğ görevimi yaptım. İlâhî takdir bu kadarmış.” der.
İnsan, bir büyük şehirdeki, her birinde kırk elli aile oturan muhteşem apartmanları birer küçük köy kabul etmeli ve “Bunların her birinde, evini iman ve Kur’an hizmetine açan bir kardeşimiz olmalı.” diye düşünmeli, himmetini böyle geniş tutmalıdır. Ama bütün gayretine rağmen, milyonluk bir semtte ancak bir hizmet merkezi kurabilmişse, buna da kanaat etmeli, yenileri devreye girinceye kadar orada bütün gayretiyle çalışmalı
6 Temmuz 2009: 17:36 #749765Anonim
“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeğe, îmanımı kurtarmağa koşuyorum.” (Tarihçe-i Hayat)
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.