- Bu konu 14 yanıt içerir, 9 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
26 Ağustos 2008: 09:45 #640762
Anonim
Hicri 538’de Cürcan’da vefat eden büyük Türk âlimi Zemahşeri bir ara Mekke’ye gitmişti. Orada Ebu Kubeys Dağı’na, çıkarak seslenmişti:
– Ey evlad-ı Arap, geliniz dedelerinizin dilini benden, bir Türk âliminden öğreniniz!..
Gerçekten de Zemahşeri, Araplara dillerini öğretecek seviyede bilgi sahibi olmuş, onlara uzun zaman dillerinde üstadlık da etmişti. Bu misali, birlikte yolculuk yaptığım bir Alman Müslüman’la konuşurken hatırladım. Alman Müslüman, tıpkı Zemahşeri’nin Araplara dillerini öğrettiği gibi bana da İslâmî tebliği anlatıyor, hatta itiraf edeyim, öğretiyordu.
Hem öyle uzun cümlelerle filan da değil.
Tek cümle içinde ifade ediyordu bizim eksiğimizi.
Bakın tebliğ konusunda ne diyordu Alman Müslüman:
– Sizler hep İslâm’ı anlatıyorsunuz İslâm’ı!
Şunu ekliyordu cümlesine:
– Halbuki insanların ihtiyacı İslâm’a değil, imanadır imana!..
Gözlerini gözlerimin içine dikerek bakıyordu yüzüme. Ne anladığımı merak ediyordu besbelli.
Ben ise bir şey anlamadığımı ifade eder tarzda bakınca izah etmeye çalıştı sözlerini:
– Türkiye’ye geldiğimde dikkat ettim. Hemen bütün Müslümanlar İslâm’ı anlatıyorlar, imanı anlatma gereği asla duymuyorlar. Eğer bana da Almanya’da hep İslâm’ı anlatmış olsalardı büyük ihtimalle ben Müslüman olma saadetine erişemezdim. Çünkü İslâm mükellefiyetler zinciri demektir. Şunlar, şunlar haramdır. Şöyle yaparsan caiz olur, şöyle yaparsan caiz olmaz. Şunu yaparsan haramdır, şunu yaparsan helaldir, gibi hep vazife, hep görev sıralamasıdır.
Halbuki vazifeler, görevler birer yük, birer mükellefiyettirler. Yükler, mükellefiyetler sağlam insanlara yüklenir. Bünyesi zayıf olanlara yük yüklenmez, mükellefiyet tahmil edilmez. Önce iman kuvvetlendirilmeli, sonra İslâm anlatılmalı, yani yük yüklenilmelidir.
Geçenlerde bir camide bir hocaefendiden dinledim imanı. Şöyle anlatıyordu bu muhterem hocaefendi:
– Yeryüzü bir kitaptır. Bitkiler, varlıklar da bu kitabın harfleridir, satırlarıdırlar. Bu kitap iyi okunmalı, ifade ettiği mânâlar iyi anlaşılmalıdır. Bu kitaba dikkatle baktığınızda görürsünüz ki, bütün bitkiler çamur yemekte; ama insanlara çok lezzetli gıdalar vermekteler. Kendisi çamur yesin de bizlere üzüm, elma, muz, portakal sunsun bu nasıl olur? Bunların şuuru mu vardır ki, kendileri çamur yiyor, bizlere ise lezzetli meyveler sunuyorlar? Bunu bir yaptıran yok mu?
– Hayvanlar ot yiyorlar, bizlere et yediriyorlar. Kan ve fışkı arasından gelen tertemiz süt veriyorlar. Bunları kim sunuyor bizlere?
İşte bu hocaefendi İslâm’ı değil imanı anlatıyordu. Benim beklediğim anlatım da böyle olmalıdır. İhtiyaç bunadır çünkü… Muhatabım sözlerine şunları da ekliyordu: – Beğendiğim kitapların içinde yerini almış olan Risale-i Nur Külliyatı hep imandan bahsediyor, İslâm’dan değil. Çünkü imanı anlayan insan, İslâm’ın bütün emirlerine uyma aşk ve şevki duyar, yeter ki imanı anlamış olsun… Bilmem bu yaklaşıma siz nasıl bakıyorsunuz, bana pek yabancı gibi gelmedi. Gerçekten de biz hep İslâm’ı anlatıyoruz, imanı değil. Kaybımız da buradan oluyor, itirazlar da buradan geliyor galiba.Ahmet ŞAHİN
26 Ağustos 2008: 11:19 #698245Anonim
maşallah rabbim nazarlardan korusun inş.
26 Ağustos 2008: 11:24 #698246Anonim
ARİF;25742 wrote:maşallah rabbim nazarlardan korusun inş.Amin iki gündür bu yazıyı arıyorum arşivde çok etkilemişti beni..Gerçekten önce sevmek, sevdirmek lazım Yaratanı..
26 Ağustos 2008: 11:34 #698247Anonim
Ebu Hureyre (r.a.) bir hadisinde şöyle anlattı:
Hz. Peygamber (a.s.) bir gün insanların arasında oturuyordu. O sırada ona bir zat geldi ve: “Ey Allah’ın Resulü! İman nedir?” dedi. “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Allah’a kavuşmaya, peygamberlerine inanman ve keza son dirilmeye iman etmendir” buyurdu. İslâm nedir? dedi. “İslâm, Allah’a kulluk etmen ve ona hiç bir şeyi ortak yapmaman, Farz namazı dosdoğru kılman, farz kılınmış olan zekâtı vermen ve Ramazanda oruç tutmandır” buyurdu. Ey Allah’ın Resulü! İhsan nedir? dedi. “Allah’a onu görürcesine ibadet etmendir. Her ne kadar onu görmüyorsan da o seni muhakkak görür” buyurdu. Ey Allah’ın Resulü, Kıyamet ne zamandır? dedi. (Cevaben Efendimiz) Buyurdu ki: “Bu konuda sorulan sorandan daha çok bilgiye sahip değildir. Fakat onun alâmetlerini sana haber vereceğim: Cariyenin efendisini doğurması, onun alâmetlerindendir. Yalınayak ve çıplak kimseler, insanların idarecileri oldukları zaman, işte bu da onun alâmetlerindendir. Koyun çobanları yüksek bina kurmakta birbirleriyle yarışa başladıkları zaman, işte bu da onun alâmetlerindendir. (Kıyametin vakti) Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği beş şeye dahildir.” Bundan sonra Peygamber: Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez, yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez, şüphesiz Allah her şeyi bilendir, herşeyden haberdardırayetlerini okudu. Ebu Hureyre der ki: Sonra o şahıs dönüp gitti. Arkasından Allah Resulü (a.s.): “O adamı bana geri getiriniz” diye emretti. Bunun üzerine sahabeler onu geri getirmek için aramaya başladılar, fakat birşey göremediler. Bunun üzerine Allah Resulü (a.s.): “İşte o, Cebrail’dir. İnsanlara dinlerini öğretmek için gelmiştir” buyurdu.
Sahih-i Müslim’deki hadis numarası: 1030 Ekim 2008: 21:54 #720434Anonim
Güncelleme Feza için;)
30 Ekim 2008: 21:57 #720437Anonim
mihrimah;80701 wrote:Güncelleme Feza için;)Allah razi olsun abla
31 Ekim 2008: 12:23 #720500Anonim
Dr.Colin Turner
(1955 yılında İngiltere’nin Birmingham şehrinde dünyaya geldi. 1975 yılında İslam’la şereflendi. Yüksek tahsilini Durham Üniversitesinde tamamladı. Arapça ve Farsça üzerine ihtisas yaptı. Daha sonra, İran’da Safeviler döneminde siyasi ve dini hareketler konusunda doktora yaptı. On yıldan fazla bir süredir Risale-i Nur üzerinde çalışmaktadır.)
Biz Müslümanların Batıya neler sunabileceği, İngiltere’de doğup büyümüş birisi olarak bana sık sık sorulur. Buna cevap vermeden önce, kendim bir soru sormak isterim: Biz Allah’a inandığımız için mi Müslümanız, yoksa Müslüman olduğumuz için mi Allah’a inanıyoruz?
Devamı..
6 Kasım 2008: 17:55 #721334Anonim
Ulema-i İslâm ortasında “İslâm” ve “iman”ın farkları çok medar-ı bahis olmuş. Bir kısmı “İkisi birdir,” diğer kısmı “İkisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz” demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyan etmişler.
Ben şöyle bir fark anladım ki: İslâmiyet iltizamdır; İmân iz’andır. Tabir-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; İmân ise, hakkı kabul ve tasdiktir.
Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; “dinsiz bir Müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; “gayr-ı müslim bir mü’min” tabirine mazhar oluyorlar.
6 Kasım 2008: 20:16 #721354Anonim
Onların İmanı Gırtlaklarından Aşağı İnmezNebiler Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: ‘Ahir zamanda yaşları küçük, akılca kıt birtakım gençler zuhur edecek. Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söylerler, Kur’an’ı okurlar. İmanları, gırtlaklarından öteye geçmez. Onlar, okun avı delip geçtiği gibi, dinden çıkarlar…’ Hadisin ifade ettiği mananın tahliline geçmeden önce, üzerinde durup hatırlatmakta fayda mülahaza ettiğim bir hususu arz etmek istiyorum: Sahabe-i Kiram efendilerimizin hemen hepsi, değerler üstü değere sahiptirler ve bizim kıstaslarımızla değerlendirmeye tabi tutulmayacak kadar muallâdırlar. Günümüzde, onları kritiğe tabi tutan bir kısım kendini bilmezler, onların büyük bir titizlikle üzerinde durup, kelimesi kelimesine bize o altın çağdan naklettiklerini kritiğe tabi tutmakta ve kendi vehimlerinde oluşturdukları sisle, dumanla onları karalamaya çalışmaktadırlar. Oysaki Sahabe-i Kiram, hadis rivayetinde insanüstü bir hassasiyet göstermiş ve fevkalade titiz davranmışlardır. Hadislerin her kelimesi tıpkı bir kuyumcu titizliğiyle seçilerek kullanılmıştır ve her birinin bir icaz yönü söz konusudur.
Bu hadis-i şerifte Allah Resûlü’nün, ahir zamanda, dine girmeleriyle çıkmaları bir olan bazı kimseleri, avın bir tarafından girip öbür tarafından çıkan oka benzetmesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi ok, avın bir tarafından nasıl girmişse, kendisine bir şey takılmadan, bulaşmadan öbür tarafından da öyle çıkar. İşte ‘İslam’ı kabul ettik’ deyip onunla müşerref göründüğü halde, onun ruh ve manasından hiç mi hiç istifade edemeyen kimselerin, böyle bir oka benzetilmeleri, düşüncesiz, tetkiksiz, hissiz, şuursuz, süratle ve hiçbir şey duymadan İslam’a girmesiyle çıkması bazı kimselerin hallerini ifade bakımından fevkalade manidardır.
6 Kasım 2008: 22:39 #721391Anonim
allah razı olsun
7 Kasım 2008: 04:20 #721400Anonim
Leyli_Efruz;82832 wrote:Bu hadis-i şerifte Allah Resûlü’nün, ahir zamanda, dine girmeleriyle çıkmaları bir olan bazı kimseleri, avın bir tarafından girip öbür tarafından çıkan oka benzetmesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi ok, avın bir tarafından nasıl girmişse, kendisine bir şey takılmadan, bulaşmadan öbür tarafından da öyle çıkar. İşte ‘İslam’ı kabul ettik’ deyip onunla müşerref göründüğü halde, onun ruh ve manasından hiç mi hiç istifade edemeyen kimselerin, böyle bir oka benzetilmeleri, düşüncesiz, tetkiksiz, hissiz, şuursuz, süratle ve hiçbir şey duymadan İslam’a girmesiyle çıkması bazı kimselerin hallerini ifade bakımından fevkalade manidardır.Allah razı olsun..
7 Kasım 2008: 04:27 #721401Anonim
Sergerdan;82804 wrote:Ulema-i İslâm ortasında “İslâm” ve “iman”ın farkları çok medar-ı bahis olmuş. Bir kısmı “İkisi birdir,” diğer kısmı “İkisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz” demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyan etmişler.Ben şöyle bir fark anladım ki: İslâmiyet iltizamdır; İmân iz’andır. Tabir-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; İmân ise, hakkı kabul ve tasdiktir.
Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; “dinsiz bir Müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; “gayr-ı müslim bir mü’min” tabirine mazhar oluyorlar.
İltizam başka, itikad başkadır.
Birisine, “Alçakgönüllü olmak mı iyidir, kibirli olmak mı?” diye sorsanız,hiç tereddüt etmeden birinciye sahip çıkar, onu iltizam eder. Kişi, tercihini böyle yapmakla, “tevazuun güzel, kibrin çirkin olduğunu” bildiğini ortaya koymuş olur.Bu bir ilimdir. Fakat bu bilme yeterli değildir.Eğer tevazu hâlini kalp kabul etmez ve bu güzel haslet kalpte yerleşmezse, bu şahsın tevazua ait bilgisi cehle dönüşür. Yani, kibirli bir insanın “tevazuu bilmediğine” hükmedilir. Tevazuu sadece iltizam etmesi yetmez; itikat etmesi, kalben inanması ve meselenin akıl dairesinde kalmayıp kalbe mal olması gerekir.
Aynı şekilde, bir kişinin İslâm’ı inceleyip, onun üstünlüğünü anlayıp ilâhî hükümleri iltizam etmesi de yeterli değildir. Bu iltizamın imana dönüşmesi, yani akıldan kalbe intikal etmesi gerekir. İslâm’ın diğer dinlerden üstün olduğunu aklen kabul eden bir şarkiyatçı, imana girmedikçe, iltizamdan itikada geçmedikçe bu bilgisinin kendisine bir fayda sağlamayacağı açıktır.
7 Kasım 2008: 06:46 #721402Anonim
Halbuki insanların ihtiyacı İslâm’a değil, imanadır imana!..
ALLAH razı olsun inşallah imana erenlerden eylesin bizi…7 Kasım 2008: 18:41 #721440Anonim
Dimağda merâtib var, birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir.
Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz’an oluyor, sonra gelir iltizam, sonra itikad gelir.
İtikadın başkadır, iltizamın başkadır. Herbirinden çıkar bir hâlet: Salâbet itikaddan,
Taassub iltizamdan, imtisâl iz’andan; tasdikten iltizam, taakkulde bîtaraf, bîbehre tasavvurda,
Tahayyülde safsata hâsıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir.
Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde, sâfî olan zihinleri cerhdir, hem idlâli.7 Kasım 2008: 18:50 #721443Anonim
İman*Yolunu bulur daha sonrası* İslam
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.