• Bu konu 3 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
5 yazı görüntüleniyor - 1 ile 5 arası (toplam 5)
  • Yazar
    Yazılar
  • #665879
    Anonim

      golgeli_hayat.jpg

      Soru:
      11. Söz’deki hayatın gayelerini, mahiyetini ve suretini misaller ile açıklayabilir misiniz?

      Cevap:
      Varlıkların var oluş nedenleri üzerinde insanlar sürekli kafa yordukları halde vahyin dışındaki düşünceler karanlık bir yolda önünü el yordamı ile belirlemeye çalışan kişilerin görüş mesafesini aşamamışlardır. Bu yolda pek çok felsefe adamı kafa patlatırcasına uğraş vermiş, ancak gerçek manada insanın ve diğer varlıkların var oluş gayeleri hakkında bir fikir birliğine varamamışlardır.

      Peygamberler vahyin taşıyıcıları olarak bu varlıkları yaratan zatın doğru habercileri olarak kâinatın, varlıkların ve insanın yaratılış gayelerini çok net ve ittifakla aynı şekilde açıklamışlardır.

      Kur’an-ı Kerim’in ayetleri ışığında bu konuda akla gelebilecek soruları da göz önünde bulunduran Said Nursi, varoluş nedenleri ve yaratıcının “yaratma” isteğini, Allah’ın kendini kitabında vasıflandırdığı isimlerle (esma-i Hüsna ile) izah etmektedir.
      Esmanın eşyada tecelli ve tezahürleri varlığı ve yaratma faaliyetinin nedenini anlamada anahtar kavramlardır.

      Said Nursi ayrıca insana verilen pek çok duygu ve cihazların da bu konuyu (hayatın ve varlıkların gayelerini) anlamada bir vahid-i kiyasi (bir ölçü aleti) olarak nazara vermektedir.
      Özellikle insana takılan “ene” yani “ben duygusu”nun yaratıcının fiillerini anlamada ölçü olarak kullanılması, konuyu açıklığa kavuşturmada önemli bir ipucu olmuştur. Diğer duygu ve aletlerin her birisinin gayesi de Allah’ın nimetlerini anlamada ve tartmada insan için şükür, muhabbet ve marifet aleti olacağını belirtmektedir.

      Kâinatta görülen sonsuz güzellikteki varlıkların teşhir edilerek sergilenmelerinin nedeni olarak Allah’ın Cemal ve Kemal sıfatlarının bir tezahürü, yansıması ve gereği olduğunu Nur Risalelerinin çeşitli yerlerinde anlatan
      Bediüzzaman, bu isimlerin tezahürlerini seyretmek üzere, müştak seyircilerin ve mütehayyir istihsan edicilerin (hayretle Allah’a sığınanların) varlığının gerekliliğine vurgu yapmıştır.
      İnsanların yaratılışının gerçek gayesinin bu âlem sergilerine davet edilen şuur sahibi varlıklar olarak, hayret içinde tebrik ve teşekkür duyguları ile harika sanatları takdir edebilme kabiliyetleridir.
      Peygamberleri de bu âlemin sergi saraylarına davet edilen şuurlu varlıkların muallimi, onları davet eden zatın habercileri ve onları bu âleme davet eden zatın davetlilerden nasıl razı olacağını anlatan ve bu sergi saraylarında nasıl gezileceğini bildiren birer öğretici olarak anlatmaktadır.

      Esma-i Hüsna ile ebedi bir hayatın, ölümden sonraki dirilme ve bâkî bir hayatın ispatının anlatıldığı “Haşir Risalesinde (10. Söz);
      Allah’ın Cemal ve Kemal sıfatlarına sahip olduğu ve bu isimlerin tezahürleri olan misilsiz güzellikleri ve gizli defineleri olan yaratıcının, bunları önce bizzat kendisinin müşahede ettiği, daha sonra başkalarının nazarıyla bakmak için şuur sahibi varlıkları da yarattığı belirtilmiştir.

      “İşte şu derece âli, nazirsiz (Benzersiz), gizli bir cemal (güzellik) ise, kendi mehâsinini(güzelliklerini)bir mir’atta (aynada)görmek ve hüsnünün derecâtını (güzelliğinin derecelerini) ve cemâlinin mikyaslarını (kıyaslamalarını) zîşuur (şuurlu) ve müştak (çok istekli) bir aynada müşahede etmek (görmek) istediği gibi, başkalarının nazarıyla yine sevgili cemâline bakmak için, görünmek de ister. Demek, iki vecihle (şekilde) kendi cemâline bakmak; biri, her biri başka başka renkte olan aynalarda bizzat müşahede etmek; diğeri, müştak olan seyirci ve mütehayyir (hayrette) olan istihsancıların (Allah’a sığınıcıların) müşahedesiyle (görmeleri ile) müşahede etmek (görmek) ister. Demek, hüsün ve cemal, görmek ve görünmek ister. Görmek, görünmek ise, müştak seyirci, mütehayyir istihsan edicilerin vücudunu ister.”
      (10. Söz 4. Hakikat)

      İşaratu’l-İ’caz adlı tefsirinde de; “….Hamdin en meşhur mânâsı, sıfât-ı kemâliyeyi izhar etmektir (mükemmel sıfatları göstermektir).
      Şöyle ki: Cenab-ı Hak, insanı, kâinata câmi (her şeyi içinde toplayan) bir nüsha ve on sekiz bin âlemi hâvi (ihtiva eden) şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve Esma-i Hüsnâdan her birisinin tecellîgâhı olan her bir âlemden bir örnek, bir nümune, insanın cevherinde vedîa (emanet) bırakmıştır.

      Eğer insan, maddî ve manevî her bir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi (âdet olan şükrü) îfa (eder) ve şeriate (Allah’ın emirlerine) imtisal ederse (uyarsa), insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin her birisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o âleme bakar ve o âleme tecellî eden sıfatla o âlemden tezahür eden isme bir mir’at ve bir ayna olur.
      O vakit insan, ruhuyla, cismiyle âlem-i şehadet (görünen âlem) ve âlem-i gayba (görünmeyen âleme) bir hülâsa (öz) olur ve her iki âleme tecellî eden, insana da tecellî eder. İşte bu cihetle, insan, sıfât-ı kemâliye-i İlâhiyeye (İlahi kemalin sıfatlarına) hem mazhar olur, hem muzhir (gösteren) olur.

      Nitekim Muhyiddin-i Arabî, “Ben gizli bilinmez bir hazine idim. Mahlukatı yarattım ki, beni tanısınlar.
      ”(İşaratü’l-İ’caz, s: 23; Hadis Kaynağı için bkz. Keşfu’l-Hafa, 2:13)
      Hadîs-i şerifinin beyanında, “Mahlûkatı yarattım ki, Bana bir ayna olsun ve o aynada cemâlimi göreyim.” demiştir.

      Bu ifadeleri 11. Söz’de biraz daha açan Bediüzzaman;
      “Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşan dahi istedi ki, bir meşher (gösteri yeri) açsın, içinde sergiler dizsin, ta nâsın enzarında (insanların nazarlarında) saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san’atının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin.
      Ta, cemal ve kemâl-i mânevîsini iki vecihle müşahede etsin: Bir vechi, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla (Kendi çok hassas nazarıyla) görsün.
      Diğeri, gayrın (başkasının) nazarıyla baksın.” diyerek yine bu enteresan risalenin sonunda insana takılan duygu ve cihazların gayelerini kısaca şöyle anlatmaktadır.

      İnsan Hayatının Gayeleri

      1-İnsana takılan çok çeşitli duyguların terazileri ile ilahi rahmet hazinelerinden sunulan nimetleri her bir duygu ile hissederek “KÜLLİ ŞÜKRETMEK”,

      2-İnsanın fıtratına konulan, yaratılıştan insana verilen cihaz ve aletlerin anahtarları ile Allah’ın Kudsi isimlerinin gizli definelerini açarak o zatı o esma ile “TANIMAKTIR”,

      3-Dünya denilen (teşhirgah-ı âlemde) sergilerde diğer mahlûkat nazarında esma-i ilahiyenin tezahürleri olan garip sanatlarını ve latif cilvelerini BİLEREK hayatınla TEŞHİR VE İZHAR etmektir. Adeta bir sanatkârın eserlerini üzerlerinde giyerek diğer seyircilere sunum ve gösteri (teşhir ve izhar) yapan modeller gibi bilerek hayatınla modelliğini yapmaktır. Bu anlamda her hayat sahibi özellikli bilinç –şuur sahibi insanların hayatlarının gayesi, Allahın isimlerinin tezahür ve tecellileri olan garip sanatları hayatları ile diğer tüm varlıklara DÜNYA GÖSTERİM MERKEZİNDE sunmaktır.

      4– Hayatı veren ve onu devam ettiren Allah’ın Rab isminin tecellisi olan hayatın devamında lisan-ı kal (söz) ve lisan-ı hal dilleri ile Rububiyetine karşı ubudiyetini ilan etmektir. Açıktan yapılması farz olan ibadetlerle özellikle namaz ile ve namaza davet olan ezanın tabirleri ile UBUDİYETİ/KULLUĞU diğer varlıklara, âleme ilan etmektir. Tekbir, tesbih, tehlil (Lâ ilâhe illâllah sözünü tekrarlama), namaz ve ezanın diğer tabirleri bir kavli dua olmanın ötesinde âleme insanların hayatları ile bir ubudiyet ilanlarıdır.

      5- Hayatın bir diğer gayesi, hayatı yaratanın huzuruna görünmektir. Şahid-i Ezeli tabiri ile kendi Cemal ve Kemalinin tecellilerini önce bizzat müşahede eden, sonra müştak olan seyirci ve mütehayyir olan istihsan edicilerin nazarıyla müşahede etmek istemesi sırrınca, hayatla varlıklar ve özellikle insanlar o Şahid-i Ezelinin huzurunda bir resmigeçit töreninde Esma-i İlahiyenin cilveleri olan insanlığın tüm güzel duygu ve latifelerini o resmigeçit töreninde Şahid-i Ezeli olan Yaratıcılarının, Allah’ın müşahedesine sunmaktır.

      6- Hayat sahipleri hayatları ile bu hayatın teşekkürünü TAHİYYAT, TESBİHAT VE ARZ-I UBUDİYET ile bilerek yaratıcılarına sunmak ve tefekkürle ŞEHADET etmektir.

      7- İnsan hayatının bir önemli gayesi de insana verilen ve insanın gücü ve kuvveti ile sınırlı olan “cüz’i ilim”, “cüz’i kudret” ve cüz’i irade” gibi duygular sayesinde Allah’ın mutlak ve sınırsız olan “mutlak ilim, kudret ve irade” sıfatlarını anlamada bir ölçü (vahid-i kiyasi) yaparak anlamaktır.

      8- Hayat ile insan, şu alemdeki mevcudatın her birisinin kendine mahsus diller ile yaratıcılarının vahdaniyetine ve Sani’lerinin Rububiyetine (Sanatkarlarının terbiye ediciliğine) dair yaptıkları ilanları fehmetmek/anlamaktır.

      9- İnsan hayatındaki “acz-zaaf”, “fakr-ihtiyaç” ikilemleri ile yaratıcının kudret ve gınasını/ zenginliğini ölçebilmektir. Kendi aczi ve zaafı ile yaratıcının kudretini, fakr ve ihtiyaçlarının sonsuzluğu ile de Rabbinin gına ve zenginliğini hayatla öğrenmektir. Rububiyetin gücünün derecesini anlamaktır.
      (Bkz. Sözler,11. Söz, 10. Söz 4. Hakikat, İşaratü’l-İ’caz, s:17-24)

      Alıntı

      #780652
      Anonim

        SORU:

        Nev’-i insanın en büyük gayesinin ebedî hayat olduğu ve yine nevi insanın en ehemmiyetli ve umumî duasının beka olduğu nazara veriliyor.
        Halbuki insanların tamamı ahireti ve bekayı bilmiyor.
        Acaba bu cümleyi müminler açısından mı anlayacağız?
        Değilse, bütün insanların ebedîyetle ilişkisini nasıl izah edersiniz?

        CEVAP:

        Bütün insanların ruhlarında “ebedî yaşama” arzusu vardır.
        Müminler, bu arzunun ahiret hayatı için verildiğini bilir ve o âlem için hazırlık yaparlar. İbadet eder, ilim tahsil eder, tefekkür eder, sadaka verirler.
        O âlemdeki ebedî saadetlerine zarar verecek her türlü haramdan ve günahtan da hassasiyetle sakınır ve kaçınırlar.

        İnanmayan insanlarda da bu arzu vardır, ancak onlar bu arzularının tatmini için hastalanmamaya özen gösterir, sıkça muayene olur, spor yapar ve vücutlarına zarar verecek şeylerden sakınırlar.
        Onlarda beka arzusu, dünyadaki varlıklarının azami derecede sıhhatli ve rahat geçmesine özen gösterme şeklinde kendini gösterir.

        Nur Külliyatında şu önemli tespite yer verilir:

        “ Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”
        Mektubat, 24. Mektup

        Ana rahminde insana takılan maddî cihazlara karşılık bu âlemde onların ihtiyaçlarına cevap verecek varlıklar yaratılmıştır.
        Meselâ, insana göz takıldığı için dünyaya güneş, elektrik ve sair ışık kaynakları yerleştirilmiştir.
        İnsana kulak verildiği için bu dünyada sesler yaratılmıştır.
        Midenin ihtiyaçları için yer yüzü rızıklarla doldurulmuştur.

        Aynı şekilde, insan ruhuna takılan “ebedî yaşama arzusunun” da mutlaka cevabı verilecektir.
        Bu cevap, şu fani dünyada verilmediğine göre, bu dünyadan sonra ebedî bir âlem yaratılacak ve insan o âleme gönderilecektir.

        Bütün insanların ortak gayesi olan “ebedî yaşama”, böylece tahakkuk edecektir.

        “… İşte hiç yalan söylemeyen fıtrat ve fıtrattaki şu kat’î ve şedid ve sarsılmaz meyl-i saadet-i ebediye, saadet-i ebediyenin tahakkukuna dair vicdana bir hads-i kat’î veriyor.”
        Sözler – 29. Söz, 5.Medar

        “İnsanın fıtrat-ı zîşuuru olan vicdanı, saadet-i ebediyeye bakar, gösterir.
        Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse “Ebed!.. ebed!” sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahluktur.”
        Sözler – 29. Söz, 8.Medar
        Alıntı…

        #780653
        Anonim

          16765_214250819100_587329100_2947807_6231553_n.jpg

          Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz, bir harf kâtipsiz olamaz; biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?

          Ey insan!
          Aklını başına al.
          Hiç mümkün müdür ki: Bütün enva’-ı mahlukatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hacetlerine “Lebbeyk!” dedirten
          Zât-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin?

          Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor.
          Senin gibi zaîf-i mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fâni, küçük bir mahluka koca kâinatı müsahhar etmek ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet ve inayet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-ı rahmettir.

          Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve safî bir hürmet ister.
          İşte o hâlis şükrün ve o safî hürmetin tercümanı ve ünvanı olan “Bismillahirrahmanirrahîm”i de.
          O rahmetin vusulüne vesile ve o Rahman’ın dergâhında şefaatçı yap.

          #780654
          Anonim

            5651_126666284100_587329100_2307493_1988237_n.jpg

            İnsan ve vazifesi…

            Kendini başıboş zannetme.
            Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir şeyi gayesiz, nizamsız göremezsin.
            Nasıl sen nizamsız, gayesiz olabilirsin.

            İnsan ebed için yaratılmıştır.
            Onun hakiki lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umur-u edebiyedir..

            #780655
            Anonim

              Dünya mâdem fânîdir…

              67711_443534847637_89361212637_5531867_4372468_n.jpg

              “Dünya mâdem fânîdir!
              Hem mâdem ömür kısadır!
              Hem mâdem gāyet lüzumlu vazîfeler çoktur!
              Hem mâdem hayât-ı ebediye burada kazanılacaktır!
              Hem mâdem dünya sâhibsiz değil!
              Hem mâdem şu misâfirhâne-i dünyanın gāyet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri (idârecisi) var! Hem mâdem ne iyilik ne fenâlık, cezâsız (karşılıksız) kalmayacaktır!
              Hem mâdem لَايُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهاَ [Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz] sırrınca teklîf-i mâlâyutâk (gücün yetmediği teklif) yoktur!
              Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır (tercîh edilir)!
              Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır!
              Elbette en bahtiyâr odur ki;
              dünya için âhiretini unutmasın, âhiretini dünyaya fedâ etmesin,
              hayât-ı ebediyesini hayât-ı dünyeviye için bozmasın,
              mâlâyâni (faydasız) şeylerle ömrünü telef etmesin;
              kendini misâfir telakkī edip (kabûl edip) misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin;
              selâmetle kabir kapısını açsın saâdet-i ebediyeye (Cennete) girsin!”

              (Mektûbât, 16. Mektûb)

            5 yazı görüntüleniyor - 1 ile 5 arası (toplam 5)
            • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.