• Bu konu 1 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
  • Yazar
    Yazılar
  • #659994
    Anonim

      İslam, insana saygıyı işte böyle emrediyor!..1

      Hocaefendi’nin Kırık Testi’deki sohbetinden kısaltarak derlediğim bu insana saygı konusunu, buyurun birlikte okuyalım. Bakalım, bizim gibi düşünmese de Kur’an, insana saygıyı nasıl emrediyor, bir görelim.
      “Bizim inancımıza göre Cenâb-ı Hak, her bir insanın mahiyetine iyilik adına bir kısım nüveler, çekirdekler koymuştur. Bu yönüyle her bir insan, potansiyel olarak, Cenâb-ı Hakk’ın, adına yemin ettiği eşref-i mahlûk bir varlıktır. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Mübîn’de;

      “Andolsun ki biz, insanı çok kerim (şerefli) yarattık.” buyuruyor. (İsra Sûresi, 17/70)

      Başka bir âyet-i kerimede de;

      “İnsanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattık.” deniliyor. (Tin Sûresi)

      Dikkat edildiğinde görüleceği üzere, âyet-i kerimelerde şerefli ve ahsen-i takvime mazhar olarak yaratıldığı ifade buyrulan ve üzerine yemin edilen bu varlık, “mü’min!” değil, sadece “insan!”dır… Evet, insan!..

      Demek ki her bir insan, potansiyel olarak bu yüce şerefi taşıyan değerli bir varlıktır! İşte bu biz bu değerli varlığa da, benimsediği kendi değerlerine de saygı duyarız. Çünkü bir insanın doğru olduğuna inandığı değerle, o insanı birbirinden ayıramazsınız. Eğer siz bir insanın benimsediği değerlere saygılı davranmıyorsanız, o da sizin değerlerinize saygı duymayacak, sizin tahkirinize tahkirle karşılık verecektir. Bunun müsebbibi de, sizin ona karşı saygısızlığınız olacaktır. Öyle ise insana saygı, o insanın kendi doğrularına da saygıyı gerektirmektedir.

      İşte bu saygıyı Kur’an-ı Kerim, şu ifadelerle emreder:

      “Onların( bir kısım insanların ) Allah’tan başka edindikleri tanrılarına sebbetmeyin, hakarette bulunmayın ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp (sizin inandığınız) Allah’a sebbetmesin, saygısızlıkta bulunmasınlar!.. (En’am Sûresi, 6/108)

      Görüldüğü üzere İlâhî kelam, sarih bir şekilde, açık bir emirle insanların Allah’tan başkasına ilah deyip el açtıkları, yalvarıp yakardıkları ikon ve putlarına dahi sebbetmeyi yasaklıyor. Ayetteki “sebbetme” dilimize aktarıldığında, ilk akla gelen mânâsı itibarıyla “galiz tabirlerle hakarette bulunma, sövüp sayma” şeklinde anlaşılmaktadır.

      Bundan dolayı, bir mü’min olarak bizim, ister semavî bir din, isterse din şeklinde ortaya çıkan bir organizasyon etrafında bir araya gelmiş insanların inançlarına karşı sebbetme manasına gelebilecek yakışıksız ve münasebetsiz söz söylememiz, onlara karşı saygısızlıkta bulunmamız düşünülemez. Ayetlerin sebbetmeyi yasaklamasına rağmen Müslüman böyle bir saygısızlıkta bulunamaz.

      İşte bu mülahazalarla hangi düşüncede olursa olsun insana saygı duygusunu içimizde sürekli şekilde geliştirme ve güçlendirme peşinde olmalı, neticede her türlü şart altında sinemizin herkese açık olduğunu gösterebilmeli, İslam’ın telkin ettiği terbiye ve nezaketimizi her halükarda fiilen gösterme görevimizi yerine getirmede ihmale düşmemeliyiz…

      Dinimizin, bizim gibi düşünmeyen insana karşı saygı emri bu açıklık ve netlikte olunca, diyebiliriz ki, muhataplarımız satanist veya Zerdüşt bile olsa, kanaatimce, onların şeytana tapma gibi tasvip etmemizin mümkün olmadığı düşüncelerini dahi getirip yüzlerine çarpar bir tarzda ifade etmek doğru değildir ve bu tavır, onların da bizim doğrularımızı dinleme duygusunu yok eden bir üslûp hatası olur.”

      Müslüman’dan beklenen ise münasebetleri geren üslup hatası değil, saygıyı sürdüren üslup savabıdır. Öyle ise herkes kendi tavrına bir bakmalıdır. Ortamı geren üslup hatasından yana mı, saygıyı sürdüren üslup savabından tarafa mı, bir muhasebe yapmalıdır. Yapmalıdır… Çünkü İslam’ın insana saygı emirleri ve gerekçeleri açıkca meydanda.. Artık takdir ve tedbir, idrak ve izan sahibine kalmıştır..
      Ahmet Şahin

      #765230
      Anonim

        Merhamet ve muhabbetin bir tezahürü de, mü’min kardeşine karşı yapılması gereken vazifeleri yerine getirmektir. Bu vazife sadece yardım, iyilik, üzüntü ve acısını paylaşmak anlamında değildir. Muhabbetin gereği olarak mü’min kardeşinin yaptığı bir hata, yanlış, günaha karşı, takınılması gereken tavrı takınmak, ikaz etmek, onu o münkerattan vaz geçirme ceht ve gayretinde bulunmak da hakiki muhabbetin bir gereğidir.

        ALLAH’a inanan her ferdin ALLAH katında mü’min kabul edilebilmesinin ve mü’min kalabilmesinin garantisi, farz-ı ayn olan, tebliği vazifesini ifa etmektir.

        Risale-i Nur hizmetinde de her nur talebesinin vazifesi, kendi imanını kurtarmakla beraber başkalarının imanının kurtulmasına vesile olmak ve imanlarına kuvvet verecek tarzda bir yaşantı sürmektir. Zaten mesleğimizin esası hıllettir. Bu da ‘en yakın dost, en civanmert kardeş, en fedakar arkadaş, en takdir edici yoldaş’ olmayı gerekli kılan bir hizmet tarzıdır. Mü’minler taşıdıkları iman, İslamiyet ve insaniyetin bir gereği olarak, birbirlerine muhabbetli olmaları zaruridir. Muhabbetin de bir kalpte bulunduğunun göstergesi, adavet sebebi olabilecek hallerle karşılaştığı zaman acımak suretinde şefkatle muameledir. Ehl-i imanın birbirine takınacağı vaziyet bu olmalıdır.

        Bir kalpte adavet hisleri hakimse, o zaman da muhabbet mümaşaat (hoş geçinme), karışmamak ve zahiren dost olmak suretine döner. (Hutbe-i Şamiye)
        Bediüzzaman’ın bu tespitinde dikkat çeken önemli bir nokta, mü’minler birbirlerine karşı yapmış oldukları hata ve günahlar neticesinde hoş görünmek adına, birbirine karışmıyor ve zahiren dost gibi görünüyorlarsa, bu hakiki anlamda muhabbetin olmadığının, tam tersine adavetten ve bencillikten doğan bir tavır olduğunun tespitidir. Konunun devamında dikkat çeken ikinci bir tespit ise, bu tavırların ehl-i imana değil, tecavüz etmeyen ehl-i dalalete karşı gösterilmesi gerekliliğidir.

        İşte bu tespitlerden yola çıktığımızda, mü’min insanların işledikleri günah ve hatalara karşı susmalar, hoş geçinmek adına karışmamalar, sosyal hayat için tam bir felakettir. Ve bu davranış, aynı zamanda adavetin de ta kendisidir. Çünkü ALLAH mü’minlerin birbirlerine karşı, emr-i bil mağruf nehy-i anil münker vazifesini yapmasını farz-ı ayn kılmıştır.

        İşlenen günah ve kötülüklere karşı susmak, karışmamak hali, toplum içinde çok yaygın olarak tepkisizlik ve duyarsızlık olarak tezahür etmektedir. Temelinde adavet hisleri ve bencilliğin olduğu bu davranış, maddi menfaatleri uğruna dünyayı ayağa kaldıran, fakat mü’min kardeşinin ve cemiyetin selameti için kılını kıpırdatmayan, nemelazımcı mü’min tiplerini oraya çıkarmıştır. Bu ise, İslamiyet hakikatlerine uymayan bir tavırdır. Çünkü Peygamber efendimiz (a.s.m), “Münkerat karşısında susup ve bizzat onu teşvik ettiğiniz gün vay halinize!” buyurmuşlardır.

        Hatta bugün bazı Müslümanlar, dilsiz şeytanlık anlamında olan bu tutum ve davranışları telkin etmektedirler. Evet, susmak çoğu yerde iyidir, fakat hak ve hakikatin söylenmesi gereken yerde susulması, hakikate cinayettir.

        Resulullah (a.s.m), “Bir topluluk günah işler ve aralarında onları bu günahtan men etmeye muktedir kimseler vardır da, bu görevi yapmazlarsa, onların üzerine ALLAH katından bir bela gelmesi kaçınılmazdır.” buyurmuştur. Dolayısıyla geçmişte helak olan ümmetlerin içerisinde de, hiç şüphesiz âbid insanlar mevcuttu. Fakat helaktan kurtulamamışlardır. Çünkü onlar günahlar işlenirken, sadece kendilerini muhafaza altına almayı düşünüp, başkalarına karışmayan insanlar olduğu için, gelen umumi musibetten nasiplerini almışlardır.

        Bugün ülkenin yaşadığı felaketlerin arkasında da, ehl-i imanın bu yanlış tavırları olması muhtemeldir. Çünkü felaketlere maruz kalanların içinde hiç şüphesiz namaz kılan, oruç tutan yüzlerce insan mevcuttur. Fakat emr-i bil maruf nehy-i anil münker vazifesindeki ihmal bu şekilde kaderî fetvayı verdirmiş ve musibeti umumileştirmiştir.

        Hud suresi 11. Ayette, “Halkı ıslah edici olduğu halde, Rabbin haksızlıkla memleketleri helak etmez” buyrulmuştur. Yani, hakiki bir muhabbetin yansıması olarak, bir yerde iyiliği emredip, kötülüğü nehyeden insanlar varsa, ALLAH o bölge halkını semavi ve arzî bütün felaketlerden koruyacaktır.

        Hasılı, nemelazımcılıktan, duyarsızlık ve tepkisizlikten, hoş geçinmek adına karışmamaklıktan kurtulmadıkça, maddi ve manevi felaketlerin gelmesi kaçınılmazdır.

        Yasemin YAŞAR

        #765819
        Anonim

          Hâlbuki bütün bu gayret ve çabalarla eldeki imkânların santimi zayi edilmeksizin, şefkat çağrıları yapılmalı, insanlar arasında uzlaşı temin edilmeli, kardeşlik ve barış köprüleri kurmaya çalışılmalı; hâsılı İslam’ın sevgi ve saygı dolu özellik ve güzellikleri, tüm insanlığa duyurulmalı, böylece yanlış anlamalar düzeltilirken dahi kalb ibresi, hep Cenâb-ı Hakk’ın rıza ve hoşnutluğuna kilitlenmiş halde bulunmalıdır.” Hocaefendi’nin Kırık Testi sohbetinden kısaltarak derlediğim dünkü yazının devamı:

          “Hz. Pir, Hristiyanların ruhanî reisleriyle muvakkaten medar-ı münakaşa meselelerden bahsetmememiz gerektiğini söylüyor…

          Mesela, siz onlarla olan konuşma ve sohbetinize teslis inancını ele alarak başlayacak olursanız, daha sözün başında muhatabınızı kendinizden uzaklaştırmış, birçok hakikati, paylaşma imkânı varken dinlenilme ve söz söyleme hakkından mahrum kalmış ve hatta münakaşa ve kavgaya kapı aralamış olursunuz… Bu durumda karşılıklı konuşma ve diyalog adına gerçekleştirilen bir programı, tartışma zeminine çeker ve Müslümanlığı müdafaa etme adına onların inandığı değerlere saldırıda bulunursanız, farkına varmadan Müslümanlığa ihanet etmiş, yani onların da İslâmiyet’e ve Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dil uzatmalarına, Kur’ân’a saldırmalarına zemin hazırlamış olursunuz…

          Bunun yerine siz, onların hayat felsefesi ve dünya görüşlerine saygılı davranırsanız, bu sefer onlar da size karşı saygılı davranacak ve saygılı olma gereği duyacak, siz de düşündüğünüz doğruları ifade etme fırsatı elde etmiş olacaksınız…

          Bu sebeple bir kez daha ifade edelim ki; insanlara, benimsediğiniz doğrular adına bir şey ifade etmek istiyorsanız, bunu, sırtınızın muhatabınıza dönük olduğu zaman ve şartlarda değil, muhatabınızla yüz yüze olduğunuz zaman ve şartlarda söyleyebilirsiniz. Bundan dolayı üslubunuzu muhatabınızın sırt çevirmesine fırsat vermeyecek şekilde ayarlamalı ve anlatacaklarınızı rahatsız etmeyen saygılı üslûpta anlatmalısınız.

          Ayrıca şu da unutulmamalı ki; biz bu tavrın adına ister hoşgörü, ister diyalog, isterse konuma saygı diyelim, bunların hepsi birer vesiledir; asıl gaye ise Allah’ın rıza ve hoşnutluğudur. Bunu biraz daha açacak olursak, bizim bu vesilelerle ulaşmak istediğimiz gaye, birkaç asırdan beri yanlış anlaşılmış ve yanlış tanıtılmış olan ve hâlâ onu anlatma adına bir kısım yanlışlıkların yapıldığı bir ortamda, İslâm’ın doğru anlaşılmasını sağlamaktır!.. Bu dinin silm-ü selâmet esaslarına dayandığı ve onun insanlık çapında emniyet, güven ve barışı tesis edecek dinamiklere sahip bulunduğu gerçeğini, tüm dünya insanlarına duyurabilmektir…

          Dolayısıyla bu dinde hiç kimse, kafasına estiği gibi savaş ilan edemeyeceğini, anarşi ve terörün hiçbir zaman bir mücadele vasıtası olarak görülemeyeceğini, canlı bombalar kullanılarak masum insanların öldürülemeyeceğini, hâsılı, hakiki Müslümanlığın terör ve anarşiden fersah fersah uzak bulunduğunu açık ve net bir şekilde ifade edebilmeliyiz her yerde…

          Eğer biz değişik platform ve vasıtaları değerlendirmek suretiyle, İslâm’ın bu parlak yüzünü, barış dolu özünü insanlara anlatabilirsek, bu, dinimizin doğru tanınmasına ve insanlığın barışı adına az bir kazanç olmayacaktır. Bu da bizi mutlu etmeye yetecektir. Yoksa, açılan müesseseler, kurslar, kültür lokalleri; yapılan seminer, toplantı ve konferansların hepsi birer vesileden ibarettir. Eğer biz yapılan bu faaliyetlerle büyük işler evirip çevirdiğimiz zannına kapılır; kendimizi ifade gibi bir kısım nefsani emeller peşinde koşarsak, kazanma kuşağında kaybetmiş ve bu arada asıl gayemizi de unutmuşuz demektir…

          Hâlbuki bütün bu gayret ve çabalarla eldeki imkânların santimi zayi edilmeksizin, şefkat çağrıları yapılmalı, insanlar arasında uzlaşı temin edilmeli, kardeşlik ve barış köprüleri kurmaya çalışılmalı; hâsılı İslam’ın sevgi ve saygı dolu özellik ve güzellikleri, tüm insanlığa duyurulmalı, böylece yanlış anlamalar düzeltilirken dahi kalb ibresi, hep Cenâb-ı Hakk’ın rıza ve hoşnutluğuna kilitlenmiş halde bulunmalıdır.”

          Tabii, fırsatlar kaçmadan, imkânlar uçmadan…

          Ahmed Şahin

        3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.