- Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
17 Eylül 2010: 20:29 #664860
Anonim
Yalan ve iftiraya genellikle doğrularla varılması mümkün görülmeyen birtakım hedeflere varılması, doğrularla gerçekleştirilmesi ihtimali olmayan amaçların gerçekleştirilmesi için baş vurulur. Tarih boyunca İslam karşıtlarının sık sık yalan ve iftiraya başvurmaları da doğruların onların çok fazla işlerine yaramamasından ileri gelmektedir. Yalan ve iftira günümüzdeki İslami oluşumların da en önemli baş belalarından biridir. Çünkü İslami oluşumların güçlenmesini, özellikle İslam davetinin kitlelere bütün açıklığıyla ulaştırılmasını çıkarlarına ve stratejilerine uygun görmeyen birtakım çağdaş güçler İslami hareketleri yıpratmak, toplum karşısında zayıf düşürmek için yalan ve iftiraya çok sık başvurmaktadırlar. Özellikle günümüzde iletişim teknolojisinin hayli gelişmiş olması ve bu teknolojinin sağladığı imkanların çoğunun hala İslam karşıtı güçlerin elinde olması yalan ve iftira yoluyla yıpratma politikasının kitlelerde ciddi şekilde etkisini göstermesine yol açmaktadır.

Örneğin yakın zamana kadar Cezayir’deki o insanlık dışı vahşi katliamların İslamcılar tarafından işlendiği sanılıyordu. Çünkü bu ülkedeki cunta rejimi kendisinin gerçekleştirdiği o katliamları İslamcıların üzerine atıyor, onunla işbirliği içindeki basın yayın organları da bu yöndeki yalan ve iftiraların dünya kamuoyuna duyurulmasını sağlıyorlardı. Geçtiğimiz aylarda bazı insaflı basın mensuplarının biraz perde arkasını aralayarak olayların gerçek yüzünü ortaya çıkarmaya çalışmalarıyla katliamların gerçekte cunta rejimi tarafından işlendiği bazıları tarafından öğrenildi. Ancak çıkarlarını ve stratejilerini İslam karşıtlığı, dolayısıyla yalan ve iftira üzerine bina etmiş olan basın yayın organlarının gerçekleri gün yüzüne çıkarmaktan kaçınmaları sebebiyle hala birçokları bu katliamların İslamcılar tarafından işlendiğini sanmaktadırlar.
Eski Uganda devlet başkanı Udeyy Emin (bilinen adıyla İdi Amin) Amerika’nın güdümündeki basın yayın organları vasıtasıyla dünya kamuoyuna insan eti yiyen bir yamyam olarak tanıtılmıştı. Oysa bu kişi belki onun dönemindeki Afrikalı liderler arasında insana saygı ve insani değerlere önem verme konusunda en ileri düzeyde olan kişiydi. Ancak onun İslami hassasiyet taşıması, Uganda’daki Müslüman halkın haklarını savunması ve Amerika’nın bu ülke üzerindeki hesaplarını bozması yüzünden basın yayın organları vasıtasıyla yürütülen yalan ve iftira kampanyaları sonucu, hakkında o çirkin imajların zihinlere yerleştirilmesi sağlanmıştı.
Yüce Allah Müslümanlardan yalan ve iftiralar karşısında dikkatli olmalarını istiyor ve bu konuda nasıl bir tavır sergilemeleri gerektiği konusunda kendilerini bilgilendiriyor. Bu konuda hepimizin bildiği temel ölçü Hucurat suresinin altıncı ayetinde yer almaktadır. Bu ayette mealen şöyle buyurulur: “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun aslını araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.” Bugün bu ölçüyü özellikle İslam karşıtı basın yayın organları karşısında büyük bir özen ve dikkatle uygulamamız gerekmektedir. Çünkü bunlar fasıklıktan da öte inkarcılıklarıyla, İslam karşıtlıklarıyla öne çıkmaktadırlar. Ayrıca İslami bilinçlenmenin önünü kesmek isteyen birtakım yönetim sistemlerinin stratejik bir biçimde uyguladıkları yalan ve iftira yoluyla yıpratma politikaları karşısında bu ölçü bizim zihnimizi açmalıdır.
Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Aişe (r.a.)’ye iftira atılması (ifk) olayıyla ilgili ayeti kerimeler üzerinde de etraflıca düşünerek kendimiz için çok önemli hayat prensipleri çıkarabiliriz. (Bkz. Nur suresi, 24/11-21) Bu ayetlerden birinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onu duyduğunuzda mü’min erkeklerle mü’min kadınların kendileri hakkında hayır düşünmeleri ve: “Bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?” (Nur, 24/12) Burada dikkat edilirse, mü’minlerin bu tür iftiralar karşısında “kendileri hakkında” hayır düşünmelerinin gerektiği vurgulanıyor. Niçin özellikle “kendileri hakkında” deniyor. Çünkü iftiraya maruz kalan kişi içlerinden biridir. Mü’minler, “ben” değil “biz” mantığıyla düşünürler. Bu sadece yaşadığımız çevre için değil tüm ümmet için geçerli olması gereken bir anlayıştır. Mü’min olmayanlar mü’minlerin şeref ve haysiyetlerine yakışmayan bir haber getirdiklerinde önce “iman kardeşlerimiz” hakkında hayır düşünmeli ve getirilen haber adil şahitlerle ya da güvenilir delillerle ispat edilinceye kadar o habere kesin bilgi gözüyle bakmamalıyız. Hatta: “Beraeti zimmet esastır” hükmü gereğince kardeşlerimiz hakkında herhangi bir şüpheye, zanna kapılmaktan da kaçınmalıyız. Çünkü Yüce Allah: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Şüphesiz bazı zanlar günâhtır” (Hucurat, 49/12) diye buyurmaktadır.
Yazının başında da belirttiğim gibi günümüzde mü’minlerin, yalan ve iftiralar karşısında çok daha dikkatli ve hassas olmaları gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim’in ve Resulullah (s.a.s.)’ın bu konuda koyduğu ölçülere çok daha büyük bir dikkatle uymaları zorunludur. Çünkü günümüzde iftiralar basın yayın organları vasıtasıyla çok kısa süre içinde “haberi meşhur” haline getirilebilmektedir. Çağımızda İslam karşıtı güçlerin İslami oluşumları yıpratmakta en çok başvurdukları metod da yalan ve iftiralarla karalama metodudur.
Bizi bu ayki yazımızda bu konu üzerinde durmaya iten, geçtiğimiz ay Filistin’de yaşanan bir gelişme oldu. 29 Mart 1998 Pazar günü Filistin’in Batı Yaka bölgesindeki Ramallah kenti yakınlarında içerisinde bir bomba patlamış bir araç bulundu. Aracın içinde tanınamayacak halde bir ceset vardı. Araştırmalar sonucu cesedin Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS)’ın askeri kanadı durumundaki İzzettin Kassam Birlikleri’nin Yahya Ayyaş’tan sonra ikinci mühendisi diye bilinen ve onun görevini yürüten Muhyiddin Şerif’e ait olabileceği anlaşıldı. Bunun üzerine babası çağrıldı ve onun teşhisiyle cesedin Muhyiddin eş-Şerif’e ait olduğu anlaşıldı. Filistin özerk yönetim polisi önce bu kişinin bir “intihar saldırısı”na giderken bombanın kazayla arabasında patlaması sonucu öldüğünü iddia etti. Ancak yapılan otopsi sonucunda cesedinden tabanca kurşunları çıkınca onun önce tabancayla öldürüldüğü sonra da kamuflaj için cesedinin bir arabaya konup içinde bomba patlatıldığı bildirildi. Özerk yönetim ilk açıklamasında cinayetin arkasında İsrail’in olduğunu söyledi. Zaten Muhyiddin eş-Şerif İsrail tarafından uzun süreden beridir birinci derecede aranan kişi ilan edilmişti. Dolayısıyla onun şehid edilmesi karşısında ilk akla gelecek şey cinayetin İsrail istihbaratı tarafından işlenmiş olacağı ihtimaliydi. Ancak özerk yönetimin bu açıklaması üzerine Netanyahu kendilerinin olayla hiçbir ilgilerinin olmadığını ileri sürdü ve özerk yönetimi de açıklamalarından dolayı tehdit etti. Ayrıca İsrail’in cinayet şebekesi MOSSAD’ın bazı üst düzey yetkilileri Filistin özerk yönetiminin ileri gelenlerini ziyaret ederek cinayeti kendilerinin işlemediklerini iddia ettiler. İsrail’in bunu iddia etmesinin sebebi HAMAS’ın intikam eylemlerinden ve Filistin halkının protestolarından korkmasıydı. Çünkü daha önce Yahya Ayyaş’ın şehid edilmesi üzerine gerçekleştirilen intikam eylemlerinde işgalcilerden 72 kişi ölmüş 300′den fazla kişi de yaralanmıştı.
Netanyahu’nun söz konusu tehditleri ve MOSSAD’ın ileri gelenlerinin ziyaretlerinden sonra özerk yönetim hemen ağız değiştirerek Muhyiddin eş-Şerif’in HAMAS’ın kendi içindeki bir iç hesaplaşma neticesi öldürüldüğünü iddia etti. Ama özerk yönetimin bir gün yaptığı açıklamanın ertesi günkü açıklamasını tutmaması, hatta bu yönetimin üst düzey yetkililerinden birinin söylediklerinin diğerinin söylediklerine tamamen ters düşmesi iddiaların sırf İsrail işgal rejimini temize çıkarma amacına yönelik iftiralardan ibaret olduğunu gözler önüne seriyordu. Bundan daha ilginci ise olayın tek görgü şahidi ilan edilen Gassan el-Addasi’nin kendisinden istendiği gibi şahitlik etmesi için zindana atılması ve işkenceye maruz bırakılmasıydı. el-Addasi’nin zindandan bir arkadaşına yazdığı mektup bu gerçeği bütün açıklığıyla gözler önüne serdi. Öte yandan Gassan el-Addasi’nin ailesi de basına yaptığı açıklamada çocuklarının olaya hiçbir şekilde şahit olmadığını, bilakis özerk yönetim yetkililerinin oğullarını şahitliğe zorlamak amacıyla işkence ettiğini bildirdi. Bunun yanı sıra bizzat Muhyiddin eş-Şerif’in ailesi de kendilerinin HAMAS mücahitlerine güvendiklerini, Arafat yönetimin iddialarının İsrail’i kurtarma amacına yönelik iftiralardan ibaret olduğunu dile getirdi. Bütün bunlar Arafat’ın yüzünü kara çıkaran gelişmeler oldu. Ama ne yazık ki Türkiye’deki laik basın yayın organları Türkiye dışındaki İslami akımları yıpratma amacına yönelik yalan ve iftiraları kesin haberlermiş gibi kamuoyuna yansıtırken bu haberlerin asılsızlığını ortaya koyan gelişmelerden hiç söz etmek istemiyorlar. Onun için bu tür basın yayın organlarının Türkiye sınırları dışında yaşayan mü’min kardeşlerimiz hakkında verdikleri haberlere son derece ihtiyatlı yaklaşmamız gerektiğini asla unutmamalıyız.
Kaynak: İslami Haber
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.