• Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #661744
    Anonim

      Her şey Allah için malumdur, ama insanlar için belli değildir.
      Öyle ise insan açısından başı ve sonu belli olmayan
      bir alemin içindeyiz.
      İnsan, kaderin iradeye bakan boyutunu kendi çizer.
      Bu çizilen boyutu Allah’ın önceden bilmesi
      bu boyutu değersizleştirmiyor, sürprizini bozmuyor.
      Öyle ise insan canibinden belli bir durum yoktur ki,
      varlık manasız olsun.


      Allah canibinden meseleye bakacak olursak,
      Allah bu mahlukatı kendi isim ve sıfatlarını görmek
      ve göstermek için yaratmıştır.
      Allah’ın isim ve sıfatları içinde sadece ilim sıfatı yok,
      diğer binlerce isim ve sıfatları da kendi mana ve hükmünü
      gerçek ve mevcut bir alemde sergilemek istiyor.
      Öyle ise Allah’ın her bir isim ve sıfatı
      kendini ilan ve izhar etmek için
      bu alemin yaratılmasını gerektiriyor.


      Diğer bir husus; nasıl ki,
      insanın mahiyetinde her bir duygunun ayrı bir lezzeti
      ve ayrı bir keyfi varsa, tabirde hata olmasın-
      Allah’ın şuunat denilen bir çok İlahi keyfiyetleri
      ve sıfatları vardır ki bunların da kendi şanına
      ve münezzehiyetine layık ve münasip bir şekilde
      lezzeti kudsiyeleri vardır.
      İşte bu keyfiyet ve sıfatlar
      kainatın ve mahlukatın yaratılmasını iktiza ediyorlar
      ve kainat içinde değişimi ve hareketi lüzumlu kılıyorlar,
      her şeye sonsuz bir mana ve hikmet takıyorlar.

      Nasıl ki, bir ressam,
      kendi resimlerini sergilemek için bir sergi açar.
      Bu sergide önce kendi aşina bakışı ile bir lezzet alması var,
      sonra başkaların takdir ve tahsin etmesinde de ayrı bir lezzet var.
      Her iki lezzet bu serginin açılmasını gerekli kılıyor.
      Aynı şekilde Allah, şu kainat sergisini kendi mukaddes nazarına
      ve sonra da başka nazarlara takdim etmek için
      ihzar ediyor, yaratıyor.

      İnsan, küçük hevası ve basit duygularını
      şu kainatın yaratılış sebebi sayarsa ve öyle bakmaya çalışırsa
      elbette abes ve hikmetsizlik karmaşasına saplanır.
      Kainatın yaratılmasında ve sonrasında insana bakmayan
      insanı ilgilendirmeyen milyarlarca sebepler hikmetler vardır.
      Biz bunları nazara almadan,
      sadece kendi basit hevamız eşliğinde
      mevcudatın yaratılmasına bakacak olursak,
      her şey çok abes ve saçma bir hale gelir.

      Mesela bir deprem oluyor
      insan bu afete kendi basit nazarıyla bakınca
      o zaman sadece depremin yıkımını görür
      daha ötesine geçemez..
      oysa insan için afet olan o depreme
      alem-i kainat boyutundan bakıldığında
      birçok faidesi ve sebebleri vardır…
      örneğin denizlerin temizlenmesini sağlamak gibi…
      bizim için dünya nasıl bir alem ise
      balıklar ve diğer bütün deniz canlıları için
      denizler bir alemdir…
      bizim için afet olan o alemin ahalisi için
      bir nevi mükafattır…

      yada dünyanın çeşitli yerlerinde volkanlar patlıyor
      insanlar için dehşet verici korkunç manzaralar peydah oluyor
      oysa o iklimde yaşayan insan dışında bir çok
      gözle görülen görülmeyen organizmanın yaşamını sağlayan
      dünyanın en zengin tarım arazileri ve minarelleri
      o coğrafyalardadır…
      ve diğer bir boyuttan bakarsak
      kraterlerden büyük bir hararetle çıkan
      oksijen ve hidrojen gazları su buharı haline gelmekte
      ve suya dönüşmektedirler
      hatta ilim adamları;
      atmosferin ve suyun büyük bir bölümünün
      volkan patlamaları neticesi ortaya çıktığını söylerler….
      yani aslında bir volkan patladığında,
      yer altındaki nimetler yeryüzüne çıkmış olur…
      işte buda insana göre afet sayılan bir olayın
      bambaşka bir zaviyeden bakıldığında
      mükafat ve hayat vesilesi olduğunun kanıtıdır..

      bu örnekler daha da artırılabilir
      bilinmesi gereken gerek kainatın yaratılmasında
      gerek yapılandırılmasında
      insandan başka birçok sebeb ve hikmetler vardır…
      insan sadece kendi nazarıyla ve kendi aleminden
      basit bir şekilde bakmaya ve anlamaya çalışırsa
      elbet yanılacaktır…

      şimdi kader bahsiyle alakalı
      çok kafalara takılan başka bir mevzuya bakalım…
      “Başımıza gelen musibetler,
      geçmişte işlediğimiz günah ve hataların karşılığı mıdır?”

      İnsanın başına gelen sıkıntı ve musibetleri,
      sadece işlenen günah ya da kusura bağlamak,
      sadece ondan bilmek doğru olmaz.
      Allah insana hiçbir günah ve kusur olmadan
      sırf bir tecrübe ve imtihan olsun diye
      musibet ve sıkıntı verebilir.

      Mesela, musibet ve sıkıntılar noktasında
      en ağır imtihana tabi tutulan peygamberler
      ve ondan sonrada alim ve evliyalardır.
      Halbuki peygamberler masum,
      alim ve evliyalar ise müstakim insanlardır.
      Demek musibetin tek sebebi günah ve kusurlar değildir.
      İnsan Allah’ın mülkü olmasından dolayı
      Allah’ın insan üstündeki tasarrufunda
      bir haksızlık ve zulüm olması imkansızdır.
      Üstad Hazretleri bu hususa şu şekilde işaret ediyor;

      “Cenâb-ı Hak, insana giydirdiği vücut libasını
      san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış;
      o vücut libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder,
      tağyir eder, muhtelif esmâsının cilvesini gösterir.
      Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor,
      ve hâkezâ…”Mülkün mâliki, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.”

      İnsanının vücudu Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği
      bir model ve mahaldir.
      Allah’ın isim ve sıfatlarının manaları ve hükümleri
      bir birlerinden başka ve farklı oldukları için
      tecellileri de başka ve farklı olarak
      insan vücudunda tezahür edecektir.

      Mesela, Allah’ın Şafi ismi
      kendini insan vücudunda göstermek için
      hastalığı gerekli kılar ve insan hastalanır,
      şifayı da Şafi isminden dilenir.
      Mümit ismi de vücudun vakti gelince
      ölmesini ister ve öldürür.
      Musavvir ismi insan vücudunda
      tasvir hakikati ile tebarüz etmek ister
      ve her aza ve organa bir şekil bahşeder.

      Bütün bu isimler tecelli ederken
      insan vücudu sürekli hareket ve değişimlere maruz kalır,
      yani zahmet ve sıkıntıya girer.
      Ama Allah bu sıkıntı ve zahmetin karşılığını
      insana varlık, hayat, ruh, insaniyet, İslamiyet, iman gibi
      nimetleri vererek zaten ödemiştir.
      Yani insan bir çeşit modellik ve mankenlik ücretini
      peşinen aldığı için,
      bu hareket ve sıkıntılardan şikayet etmeye hakkı yoktur.
      Tıpkı terzinin ücret karşılığında tuttuğu model üzerinde
      elbise provası yaparken modele verdiği zahmet gibidir.
      Modelin terziye ;
      “Neden beni oturtup kaldırmak ile zahmet veriyorsun?”
      demeye hakkı yoktur.
      Zira modelin görevi terzinin ustalığına
      model ve prova olmaktır.

      İnsan bu dünyaya istirahat etmek
      ve lezzet takip etmek için değil,
      ibadet ve kulluk için gönderilmiştir.
      İbadet ve kulluk da iki türlüdür;
      birisi müspet diğeri ise menfidir.
      Müspet ibadet, Allah’ın kitabında bildirdiği
      emir ve yasakların hepsine ittiba etmeye denir.
      Menfi ibadet ise, insanın hayat yolculuğunda
      karşılaşmış olduğu musibet ve sıkıntılardır.
      İnsan bu musibet ve sıkıntıları sabır ve tevekkül ile karşılar ise,
      hayatını büyük bir sevap ve ibadet kaynağına çevirmiş olur.
      Zaten insanın dünyaya geliş gayesi de ibadet ve kulluk olmasından,
      bu musibet ve hastalıklar insan için tam bir fırsat oluyor,
      geliş gayesine kuvvet veriyor.

      üstelik Bu menfi ibadetlere
      riya ve gösteriş girmediği için halis bir ibadet oluyor.
      Halbuki müspet ibadetlerde riya ve gösteriş tehlikesi sürekli vardır.
      Bu musibetler insan için hem olgunlaşma vasıtası,
      hem de sevap kaynağıdır.

      Bir diğer soru ise cinayet intihar gibi
      insanın işlediği birsürü günahlar hatalar var
      birçok insan Allah yazdıysa ve herşeyi zaten biliyorsa
      o zaman insan nasıl sorumlu tutulur diyor
      işte bu sual kafaları bulandırıyor..

      şimdi düşünelim ki ; bir öğretmen sınav yapacak
      sınavı yapmadan evvel sınıfta kimlerin iyi
      kimlerin kötü not alacağını bilir ve sınav yapıldığında
      öğretmen bildiği için mi o öğrenciler kötü not alır
      öğretmen elbet öğrencisini tanır
      lakin sınava müdahale etmez..

      veya bir anne düşünelim;evladının yüksek sesten
      belirli hayvanlardan korktuğunu biliyor
      birlikte dışarıya çıktılar,
      çok ileriden köpeğini gezdiren bir adam geliyor
      anne daha onları uzaktan gördüğü anda
      çocuğun ağlayacağını biliyor..
      sonra yanyana gelindiğinde çocuk ağlamaya başlıyor
      şimdi o çocuk annesi istediği dilediği için mi ağlıyor ?
      Annenin bunu bilmesi çocuğun ağlamasını murad ettiğini gösterir mi?
      yada öğretmenin öğrencilerini bilmesi,
      kötü not almalarını istediği sonucunumu çıkarır ?

      şöyle bir soru sorulabilir bu noktada;
      verdiğimiz örnekler her zaman yüzde yüz isabet etmez
      yani öğretmen 10 kişi başarısız olacak der
      ve kötü not alan 7 kişi çıkar.
      burada öğretmenin yanılma payı olduğunu görürürüz
      lakin bu örneklemeleri sınırlı kapasitesi olan
      insan üzerinden yaptığımız için yanılma payları gayet doğaldır
      Allah içinse yanılma payı diye birşey yoktur..!!
      Allahın kulunu bilmesi;
      haşa günah ve hatalarını murad etmesi demek değildir..
      sonsuz kudret sahibi bir yaratıcının
      kulunu bilmemesi düşünülebilir mi…

      Allahım bize esbabın hikmetlerini göster
      İhlasın nuruyla nurlandır
      İlminle kemale erdir isminle mağfirete
      Eşref-i mahluk olmanın şerefine mazhar eyle
      Mevkimizi yükselt takva sahibi bahtiyarlardan eyle…
      Hamdımızı duamızı daim kıl…
      Senin herşeye gücün yeter…
      Elhamdülillâhi Rabbil Alemin…

      El Fatiha Meas Sâlavât….


      #811376
      Anonim

        Allah razı olsun..

      2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.