Hicret, Allah yolunda bir yerden başka bir yere göç etmektir. Bizler hicret deyince; Sevgili Peygamberimiz (sas)’in, sahabesiyle birlikte Mekke’den Medine’ye yaptığı yolculuğu hatırlarız.
Çünkü artık, Mekke’de Müslüman olarak yaşamanın imkânı kalmamıştır. Orada bakışlar sert, sözler kırıcı, eziyetler bin türlüdür.
Öyleyse tıpkı Hz. İbrahim gibi, “Ben Rabb’ime gidiyorum…” diyerek, kardeş bir beldeye doğru yola çıkılmalıdır. Oynadıkları sokakları, bahçeleri, tırmandıkları ağaçları, yıldızlı geceleri, evlerini ve ailelerini geride bırakırlar bir bir.
Varılacak yerde kardeşlik ve esenlik vardır. Mekke’de yaşanan acılardan sonra, kırgınlıklar, düşmanlıklar ve eziyetlerden sonra, ne kadar da özlenen bir haldir bu.
Üstelik bu gidişte Yüce Allah’ın rızası, O’nun vaat ettiği bağışlanma, rahmet, bol rızık, hiçbir gözün görmediği ödüller ve Cennet vardır.
İşte böylesine kutlu bir yolculuktur hicret.
Güvercinler yuva yaparak katılır bu yolculuğa.
Örümcekler ağlarını örerek.
Verebildiği ne varsa onu verir herkes.
Hz. Ebu Bekir dostluğunu,
ensar, gönlünü verir.
“İşte bu evim, yarısı Senin.
İşte bu ekmeğim, yarısı senin.
İşte bu suyum, yarısı senin.
İşte bu sevgim, işte bu yurdum hepsi senin!..” derler, hicret edenlere.
Aynı Rabb’i sevmiyor muyuz zaten?
Aynı Peygamber’in ümmeti değil miyiz?
Kardeş değil miyiz?
Öyleyse: “Hoş geldin, buyur evime, ülkeme”.

Hicret hüzündür, vatandan ayrılırken.
Hicret büyük bir ümittir, sevinçtir, kardeşliğe kavuşurken.
Asıl yurdumuz, kalbimizde yaşayan imandır.
Bizi Sevgili Peygamberimiz (sas)’e, muhacirlere, ensara ve Medine’ye bağlayan işte bu kuvvetli bağdır.
O gün bugündür de hicretimiz sürüp gider, şehirlerden şehirlere, kalplerden kalplere…