• Bu konu 3 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
5 yazı görüntüleniyor - 1 ile 5 arası (toplam 5)
  • Yazar
    Yazılar
  • #649698
    Anonim

      l.Tevhîd: “La ilahe
      illellah” (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” cümlesidir. Zikirlerin
      en fazîletlisidir. Zira o, müsbet ve menfîden ibarettir.
      Menfî; “La ilahe” -hiç bir ilah yoktur- La teayyün alemine, isbat
      “İllellah” -Ancak Allah vardır.- ise “Teayyün” alemine aittir. Buna
      göre Kelime-i Tevhid bilinen ve bilinmeyen alemleri bir araya
      toplamakta, yüce Allah’ın “Sıfat-ı Selbiyye” ve “Sıfat-ı Sübütiye” sini
      kapsamaktadır.
      Allah ism-i şerîfi ise, Cenab-ı Hakk’ın ulühiyet mertebesine aittir.
      Allah Teala’nın bütün isimlerinin mertebeleri ulühiyet mertebesi taksim
      olunur. Çünkü orası, “Makamı Vahidiyyet” yani birlik makamıdır.
      Mesela, devletin makam ve mertebeleri, o devletin varlığına
      bağlıdır. Yani devlet başkanı olacak zatın, devletin başkanlık makamına
      oturmadan önceki durumu .”Zat-ı Ehadiyyet”, tekliktir. Devlet
      başkanlığı koltuğuna oturduğu zaman “Ehadiyyet” teklikten “Vahidiyyet”,
      yani birlik makamına inilir. Saltanat ve gücü o makamdan aşağıya doğru
      taksim olunur.
      Her rütbenin belirlendiği gibi, mesela: Başbakanlık,
      Şeyhu’1-Islamlık ve kadılık… gibi, “Zat-ı Ehadiyyet-i İlahiyyesi” de,
      “Vahidiyyet Mertebesi” olan uluhiyete indikten sonra, isimlerinin ve
      sıfatlarının mertebeleri meydana çıkar ve bu mertebelerin sahibi belli
      olur. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatları “Ehadiyet Mertebesi” nde
      iken taksim olunmaz, bilinmez.
      Bunun içindir ki, Mekke-i Mükerreme fetholunmadıkça “Fena Sırrı”
      meydana gelmedi. Medine-i Münevvere ye hicret etmedikçe de “Beka Sırrı”
      na kapı açılmadı. İşte bu “Beka” ve “Fena” dan sonra vezirlik mertebesi
      belli oldu. Tıpkı yeryüzüne Ebu Bekir (r.a.), gökyüzüne de Cebrail ve
      Mikail'(a.s.)in vezirlik ettikleri gibi. Savaş kararları ve diğer işler
      de bu ilahî sırların meydana gelmesinden sonra vuku bulmuştur.
      “Fena” ve “Beka” itibariyle insana, insanların en kemale ermişi
      denir. “Fena” makamı, “Ev edna” makamına bakar. Ev edna ve beka
      makamlarından sonra “Kab’e Kavseyn” makamı gelir. Nitekim yüce Allah
      (c.c.) şöyle buyurdu:
      ” Sümme dena fe tedella.”
      “Sonra yaklaşmış ve inmiştir.”(Necm: .
      Yakınlık ve uzaklık, “Ev edna” makamına yükselmeye bağlıdır. “Fe
      tedella”, Ev edna’dan “Kabe Kavseyn” makamına inişe göredir. Bu
      makamların birincisi kişinin yokluğu, ikincisi ise manevî sarhoşluktan
      kurtularak kendine gelmesidir. Çünkü kulda, Zat-ı ilahiyye de
      fena/yokluk, sıfat-ı ilahiyede mahvolma, ef’al-i ilahiyede yine yokluk
      meydana gelir. Sırası ile on kısım fena makamı, üç. kısım da beka
      makamı vardır.
      İnsan-ı kamilin ilmine ilm-i ilahî denir. Bu ilmin kaynağı ulühiyet
      makamıdır. Bu makamın yukarısı “Alemü’lğayb” olan Zat-ı Ecell-i Ala’yı
      kapsayamaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah (c.c.) şöyle buyurdu;
      “Fa’lem ennehü la ilahe illahü.”
      “Bilmiş ol ki, O’ndan başka ilah yoktur. Ancak Allah vardır.”
      Kamil insanın ilminin bağlı olduğu yer “Ulühiyyet makamı”dır. Esma
      ve sıfatlar bu mertebeye bakarlar. Güç ve kuvvetlerini oradan alırlar.
      Çünkü bu makamın üstünde isim ve resim yoktur.
      Nitekim Sultan-ı Azam, saltanatının mertebesine göre tanınır. Onun
      ötesini ilim kapsamaz. Çünkü O, “Meçhü’lü Mutlaktır”. İnsan-ı kamile
      “Alim-i İlahî” (Allah’ın sıfatlarına ait ilimlerin alimi, zata ait
      bilgilerin alimi) denmez. Çünkü, Zat’a ilim taalluk etmez. Zat-ı
      müşahede edeyim diyen, ancak şimşek gibi müşahede eder ki, bu da bir
      anda meydana gelir. Eğer bu hal sürekli devam edecek olsaydı insan
      tecellînin şiddetinden kül kesilirdi.
      İlahî sıfatların tecellîleri böyle değildir. Kemal ehli insanlar,
      yüce Allah’ı daima sıfat aynasında müşahede ederler. Bundan ötürü
      onlara bir zarar da gelmez. Sıfat aynasından müşahede, dolunayın yüzüne
      bakmaya benzer. Zatım müşahede ise güneşin yüzüne bakmak gibidir. Bu
      ise mümkün değildir. Çünkü gözler kör olabilir.
      Herkese olan ilahî tecellî, yüce Allah’ın Rabb’lığı iktizası olan
      tecellîsidir. Hususî insanlara bazen Zatî tecellî olabilir. Bu, şimşek
      gibi anidir; bir anda meydana gelir.
      Rubübiyetin tecellîsi aynada olan tecellîdir. Şimşek şeklinde olan tecellî böyle değildir. Onda perde diye birşey düşünülemez.
      Ulühiyette iki itibar vardır:
      1. İbadet karşılığı olan ulühiyettir ki, bu Allah’ın fiillerine bakar.
      2. Kulluk karşılığı ulühiyet ise, Zat’a aittir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyuruyor:
      “Ya eyyühennasü’büdu Rabbe-küm…”
      “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk
      ediniz ki, O’na karşı gelmekten korunmuş olabilesiniz. ” (Bakara: 21)
      Başka bir ayette de şöyle buyuruyor:
      “Eleysellahü bi kafin abdehü.”
      “Allah, kuluna yetmez mi?..” (Zümer: 36)
      Bu ayetteki zamir Cenab-ı Hakk’ınhüviyetini göstermektedir. Bu
      sırlar çerçevesinde ibadet eden kul, gerçek ve kamil bir kuldur. Allah
      Teala onun her istediğini ihsan buyurur. Bu mertebede bulunan bir kul,
      diğer kulların arzu ve isteklerini yerine getirir. Bu kul artık iki
      kanatlı olmuştur. Dünyanın nizamı bu kulun varlığı ile meydana gelir.
      O, Şerîat, Tarîkat, Hakikat ve Ma’rifette irşadda bulunabilir.
      Tevhîd kelimesinin evveli menfî, sonu isbattır. Bir binanın temeline
      benzer. Atılacak bir temelin binayı çekebilmesi, temelin atılış şekline
      bağlıdır. Aksi halde bina çöker. Kur’an-ı Kerim’de bu manaya şöyle
      işaret edilmiştir:
      “Femen yekfur bittağüti ve yü’min billahi…”
      “… Puttan inkar edip Allah’a inanan kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa (İslama) yapışmıştır…” (Bakara: 256)
      Tağüta küfür (inkar), Allah’a iman üzerine tercih edilmiştir. Çünkü
      küfürden kurtulmadıkça yüce Allah, tevhîd edilemez. Tağüta küfür demek!
      Açık ve gizli şirklerden temizlenmektir. Çünkü tağut nefis, şeytan,
      putlar ve bunların benzerleri olan diğer şeylere de şamildir.
      Çünkü O’nun koyduğu prensiplerden başkası sapıklık ve azgınlığa
      birer sebep teşkil eder. Kul bu küfre (inkara) erişmedikçe Firdevs
      cennetine giremez. Nitekim bazı büyükler:
      “Cennetü’l Firdevsi lil Kafiri”
      “Firdevs cenneti, tağütu inkar edenlere mahsustur” demişlerdir. Yani
      şeriatın kafirine (inkarcısına) cennet yoktur. Böyle olunca o firdevs
      cennetinin yüzünü hiç göremez.
      Gerçek tağut kafirine (inkarcısına) gelince, o en yüksek mertebe ile
      şereflenmiştir. Çünkü o imanın zirvesine ulaşmıştır. Bunu ciddî şekilde
      anlamalısınız.
      Ezanın sonunda müezzin “Allah’ü Ekber, Allah’ü Ekber” dediğinde
      cemaatin “La ilahe illallah” demesi Cenab-ı Hakk’ı tenzih içindir.
      Yoksa Allah’ın büyüklüğünü red için değildir.
      2. Tevhid:
      “La ilahe illa ente sübhaneke innî küntü mine’z-zalimîn.”dir.
      “… Senden başka ilah yoktur. Sen münezzehsin. Doğrusu ben haksızlık edenlerdenim…” (Enbiya: 87)
      Bu tevhid, huzur ve müşahede edenlerin tevhididir. Yunus
      Aleyhisselam’ın, denizin dibinde, balığın karnında iken yaptığı
      tevhiddir. Bu ilahî hitaptan anlaşıldığına göre, Cenab-ı Hakk’ın, aşağı
      yukarı diye bir bağlantısı yoktur. O, bütün kainatı kuşatmıştır. Çünkü
      Yunus Aleyhisselam’ın, denizin dibinde iken muhatabı Allah Teala’dır.
      Allah Resulü (s.a.v.)nün de en yüksek mertebe olan “A’layı İIliyyîn” de
      muhatabı Cenab-ı Hakk idi. O,
      “Lauhsıy senaen aleyke”, “Seni gerçekten medhedemedim” demek suretiyle o anda Zat-ı Kibriya’yı müşahede etmişti.
      Bir ayet-i kerîmede:
      “Fe eynema tüvellü fe semme vechüllahi.”
      “…Nereye dönerseniz Allah’ın yönü orasıdır…” (Bakara: 115)
      Ayet-i kerimenin gereği, umum tecellîden ötürü en yukarıda olanlar
      a’lada, en aşağıda olanlar da en aşağıda tecellînin olmasını isterler.
      Mesela, insanın sırrı a’lada, bedeni esfeldedir. Yaratılışları gereği
      her ikisi de Hakk’ı talep ederler. Hakk Teala ulvîde ve aşağılarda
      tecellî etmektedir. Zira her mahlukun Hakk’a bağlanma durumu vardır.
      Çünkü onsekizbin alem muhtelif varlıklarla doludur. Hiçbir karış yer
      yoktur ki, orada ruhlar topluluğu veya cesetler topluluğu olmasın. Yüce
      Allah, kainatın tümünü ve cüz’îsini kuşatmıştır. O, her nerede talep
      edilse orada bulunur. Nitekim Fahri Kainat Efendimiz (s.a.v.) bir
      hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
      “Allahümme ente’s-sahibü fi’s-seferi vel halîfetü fi’l-ehli”
      “Allah’ım! Sefer halimizde sahibimiz, evilmizde de vekilimiz
      Sensin.” Bu hadis-i şerif, yukarıda söylenenleri çok güzel
      açıklamaktadır. Evimizde ve yolculuğumuz sırasında Cenab-ı Hakk’ın
      bizim vekilimiz ve sahibimiz olmasına hiçbir şey engel değildir. Onun
      için ev ile sefer hali birdir. Çünkü uzaklık ve yakınlık bize göredir.
      Biz sınırlıyız. Hakk ise mutlaktır. Onun için uzaklık ve yakınlık
      düşünülemez.
      Güneş doğduğu zaman ziyası yeryüzünü aydınlatır. Ona göre yukarı ve
      aşağı, deryalar ve sahralar birdir. Merkezde bulunan bir noktanın diğer
      noktalara teveccühü gibi. İşte bunun için Kabe tavaf edilir. Yani
      etrafında dönülür. Bir yerde durulmaz. Çünkü Kabe Cenab-ı Hakk’ın
      mutlak birliğinin sırrıdır. Itlakta ise bir tek yön ile bağlanma
      olamaz. Böylece tavaf ile namaz arasındaki fark anlaşılmış olur. Zira
      tavafın zahir ve batını mutlaktır. Namazın ise batını mutlak, zahiri
      mukayyeddir. Ve hem namaz, Kabe gibi ıtlak sırrına nazır değildir. Zira
      namaz, ahvalden ibaret olan bir ilahî münacattır.
      Netice olarak, insan vech-i mutlaktan bakmaya muktedir olmadıkça
      kayd (bağlantı) dan kurtulmaz. Bu hal ancak bütün makamları geçmekle
      mümkün olur. Gel, sen de kendini bütün bağlantılardan kurtarıp ıtlak
      çöllerine sal! Şühüd deryasına dal!
      3.Tevhid:
      “La ilahe illa ene” “Benden başka bir ilah yok ancak, ben varım.”
      dır. Bu tevhid şekli, “Cem makamı’ında bulunanların Hakk’ın lisanından
      yaptıkları tevhiddir. Nitekim Musa (a.s.)’nın ağacından “İnnî
      enellahü”, “Şüphesiz ben Allah’ım” (Ta-Ha:14) sözü meydana gelmiştir.
      Zira ağaç hakikatte diğer eşya gibi kendine ait bir ruh taşıyordu. O
      ruh onda daha ilk tecellîde meydana gelmişti. Kalp gözleri açık
      olanlar, bütün eşyada hayat olduğunu, işitme, duyma ve görme
      bulunduğunu idrak ederler. Gözleri perdeli/kör olanlar bunu idrak
      edemezler. Bazı büyükler şöyle demişlerdir’.
      “Ve lestü üdrikü min şey’in hakîkaten. Ve keyfe üdrikuhü ve en-tüm fîhi.”
      “Ben hiç bir nesnenin içyüzünün ne olduğunu idrak edip kavrayamam.
      Onu nasıl kavrayabilirim ki, Sensiz hiç Bir şey yoktur ki, Sen onda
      tecellî etmiş olmayasın. Ey Rabbim! Senin her zerrede özel bir tecellin
      vardır. Eğer ben o zerreyi kavrarsam Seni kavramış olurum. Çünkü Seni
      hakikatin ve künhün île anlamak mümkün değildir.
      “Cenab-ı Hakk’ın tecelli ettiği bir şeyi gereği gibi anlamak kolay
      değildir. Ancak anlaşılan bazı şeylerdir. Bunlar da hakîkatların gerçek
      yüzüdür ki, bunlar Hakk’ın isim ve sıfatlarına nazırdır. Zira bunlar,
      Zatın nisbet ve izafetidir. Nisbeti bilmek, mensup olduğunu tam olarak
      bilmeyi gerektirmez.
      Sultan-ı Azamın bilinmesi saltanatı yüzündendir. Eğer nisbet
      olmasaydı hiç bilinmezdi. İnsan ve insanın gayrı bile tam manası ile
      anlaşılmamıştır. Bunun içindir ki, ” nefsim bilen, Rabb’ini tanır.”
      buyurulmuştur.
      Burada tanıma, ma’rifet olarak tabir olundu. Ma’rifet cüz’iyyatı
      bilmeye taalluk eder. Nefsin tanınması cüziyyet üzerinedir, külliyet
      üzerine değildir.
      Eğer nefis tamamı ile bilinseydi, Hakk’ta tamamiyle bilinirdi. Bu
      ise mümkün değildir. Bir ağaçtan hayat sırrı ve kelamın meydana gelmesi
      O’nun mazhariyetindendir. Çünkü ağacın “İnnî enallah”, “ben Allah’ım”
      demesi caiz oldu. Bütün eşyalar için de bu böyledir.
      Özellikle şunu belirtmek isteriz ki, insan, yaratılışı bakımından
      bütün yaratılmışların en mükemmelidir. Çünkü insan, Cenab-ı Hakk’ın
      Cemal ve Celal sıfatlarının camii, hakaik-i imaniyye ve kevniyyeyi
      muhittir (kuşatmıştır). Bu mazhariyetlere nail olmasına rağmen “İnnî
      enellah” demesi doğru değildir. Nitekim şeriatta şöyle buyurulmuştur:
      Allah Teala kulunun dili ile “Semiailahü limen ham’ıdeh-Allah,
      kulunun hamdını işitti” buyurur. Yani bunun açıkça manası şudur:
      Cemaata “Semi-allahü limen hamideh” diyen Allah Teala’dır. Zahirde
      söyleyen bir imam ise de. Bazı kalp gözü açık olan Allah dostları, o
      makamda bulunan ile Rasülüllah olarak görüşürler ve Kur’an-ı O’nun
      ağzından dinlerler. Hallac-ı Mansür’un “Ene’l-Hakk”, “Ben Hakk’ım”
      demesi bu makamın iktizasıdır. Böyle bir makama ulaşan kimsenin sırrını
      gizlemesi gereklidir. Aksi halde Mansur’un başına gelen kendi başına da
      gelebilir.
      Ağaçtan böyle bir kelamın, yani “Ene’l-Hakk” sözünün meydana gelmesi
      ile alemin nizamında bir bozukluk meydana gelmez. Fakat insanda meydana
      gelecek olursa büyük fitnelere sebep olur. Gerçi böyle bir kelam, ancak
      Hakk’ın Zatında tamamiyle fanî olmuş, kendisinde kulluktan hiçbir nişan
      kalmamış kimseden zuhur eder.
      Gerçi “Ene’l-Hakk” diyen zahir görünüşü itibariyle (insanların avam
      tabakasına göre) o bir İnsandır. Özellikle münkir olanlar o kelamı
      işitince hak olan cismi mahluk sanırlar. Halbuki Hakk, yaratandır,
      yaratılan değildir. İşte onlar bunu idrak edemezler. Ne var ki, böyle
      bir sözün söylenmesinin doğruluğu delilleri ile İsbat edilse bile
      söylenmesi yasaktır. Zira bazı büyükler:
      “Allah’ın kulu olmağa çalış, yoksa kullarının tanrısı olmağa
      çalışma. Yani kendini tanrı süretine koyup “Ene’l-Hakk” dersen,
      insanları kendi aleyhine çevirirsin. Sana gereken ise halkın yüzünü
      Hakk’a çevirmektir. Sana ve başkasına değil.” demişlerdir.
      Ey arif!
      Eğer anlayabilirsen bu çok acaip bir makamdır. Gerçi sen Hakk’ın
      aynasısın. Bunu gözü olan görür. Mertebesinin ne olduğunu bilir.
      “Ene’l-Hakk” demene bir hacet kalmaz. Böyle bir iddiada bulunmak,
      devlet başkanının “Ben devlet başkanıyım” demesine benzer. Halkın,
      kendisinin saltanatını kabul ettikten sonra, “Ben devlet başkanıyım”
      diye iddiada bulunmasına gerek yoktur. İnkar karşısında dava, ancak
      şahitler ile isbat edilir. Burada ise “Ene’l-Hakk” diyen kimsenin bu
      sözü kabul edilmez. Çünkü kul, Halik değil, mahluktur. Bununla beraber
      birçok ilahî sırları taşımaktadır.
      Yüce Allah, kul ile mukayyed olmaktan münezzehdir. Kulun ilahî
      sırlarına mazhariyeti kendi hesabı iledir. Hakk’ın hesabı ile değildir.
      Eğer kulun zannına göre olsaydı, kulun ona gücü kafi gelmezdi. Bunu
      açıklamak için bir misal vermek gerekir.
      Ay, Güneşin mazharıdır. Aydınlığını, onun aydınlığından alır. Cismi,
      güneşin cisminden daha küçüktür. Güneş kendi büyüklügüne göre Aya
      tecelli etmistir. Ayın cürmüne göre ona aydınlık yansıtmıştır. Eğer
      Güneş kendi cürmünde olan zîyanın tümü ile Aya aksetseydi, küçük büyüğe
      zarf olmuş olurdu. Bu ise imkansızdır.
      Bu durumda olan Ay, Güneşten aldığı ziyaya göre, “Ene’l-kamer – Ben
      Ay’ım.” diyecek yerde, “Ene’ş-şems -Ben Güneşim” dese bu söz bir yönden
      doğru, bir yönden de doğru değildir. Çünkü, her bakımdan “Ben Güneşim”,
      demesi kesinlikle doğru değildir. Ona, eksikliğini anlayarak “Ben Ayım”
      demesi gerekir. “Ben Güneşim” davasından vazgeçmelidir.
      Daha açık bir ifade ile kulun, “Ben kulum” demesi gerekir. Efendimiz
      (s.a.v.)e mi’racta vakî olan şey de budur. Bunu anlayan kul,
      “Ene’l-Hakk” sevdasından hemen vazgeçmelidir.
      Allah Rasülü (s.a.v.) hakkında nazil olan ayet-i Kerîmeye gelince, yüce Allah şöyle buyuruyor:
      “Vema rameyte iz rameyte velakinnallahe rama…”
      “Onları sen öldürmedin, Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah. atmıştı…” (Enfal: 17)
      Taş parçalarım zahirde atan Allah Rasülü (s.a.v.) idi. Fakat batında
      atan ise Cenab-ı Hakk’tı. Hakk, zahirde süret-i Muhammed’de zahir
      olmuştu. Çünkü o, “Mazhar-ı Tam” idi. Kamil insanların mazhariyeti
      tamdır. Zira tecellîde mazhariyet, herkesin aynasında bir değildir.
      Bazı kimse çok alim, bazı kimse de az alimdir. Yüce Allah Kur’an-ı
      Kerim’de şöyle buyurmuştur:
      “Ve fevka külli zî ilmin atîmün.”
      “Her bilenin üstünde daha iyi bilen birileri vardır.”
      4. Tevhîd “La ilaheilla hu” dür.
      Bu tevhid, hüviyet-i ilahiyeye nazırdır. Hüviyyet-i teayyünat-ı
      ilahiyyenin evvelidir. Bunun alt tarafında bulunan bütün taayyünler
      O’na tabîdir.
      Bu hüviyetin yukarısına “Zat-ı Baht” denilir. Orada teayyün olmaz. Çünkü “Gayb-ı Mutlak” mertebesidir.
      Allah (c.c.)ın Zat-ı, “Hafa”dan (bilinmemezlikten), isim ve
      sıfatları ise açıkça bilinmekten ibarettir. Yani Zat’ının bilinmesi
      isim ve sıfat aynasından olup, doğrudan değildir. O’nun nurunu doğrudan
      görmek mümkün değildir. Çünkü gözler O’na bakamaz. Fanî, Bakî olana
      nasıl bakabilir? İşte bunun içindir ki, yüce Allah, Musa'(a.s.)ya:
      “Len teranî”
      “Muhakkak sen beni göremezsin” buyurdu. Yani, “Ey Musa! Sen Beni
      beşeriyet gözü İle göremezsin. Beni gören yine Benim gözümdür. Senin
      sırrının gözüdür.”
      Allah’a, Allah ile bak. Musa ile bakma. Çünkü öyle göremezsin. Fanî
      olan göz yarasaya benzer. Onun Güneşin aydınlığına bakmaya hiç takati
      yoktur.
      Kelime-i Tevhid’in mertebesi daha çok gündüze benzer. Çünkü gündüzde
      kelime gibi terkib vardır. Çünkü varlıkların sıfat ve durumları
      gündüzleyin belli olur ki, bu durum sıfat ve kesrete nazırdır. Tek
      isimlere münasip olan gecelerdir. O, “Zat alemine dairdir. Zat’ta ise
      terkip yoktur. (Müfred isimler gibi).
      Halvet olan salik, şeyhinin işareti ve İrşadı üzerine hareket eder.
      Müfred isimlerden maksad “Esma-i Hüsna -Yüce Allah’ın en güzel
      isimleri” dir. Bütün itibariyle oniki adede indirilmiştir. Yedi adedi
      fena’ya, beş adedi beka’ya aittir. Fena makamına ait olan isimler
      şunlardır:
      1. La ilahe illallah,
      2. Allah,
      3. Hu,
      4. Hakk,
      5. Hayy,
      6. Kayyum,
      7. Kahhar,
      Burada “La ilahe illellah” yedi adet esma içine sokulmuştur. Bunun
      sebebi, bu tevhid kelimesinin müsbet ve menfiye şamil olması
      dolayısıyladır. Bununla zikretmek, Allah, Allah… Hu.. Hu.. diyerek
      zikretmekten daha faziletlidir.
      Menfî, yani “La ilahe”, bir binanın temeli gibidir. Müsbet, yani “İllellah” menfî üzerine konulmuştur. Çünkü
      “Et-tahliyetü mukaddemün alettahliyeti”, “Boşaltmak, doldurmaktan önceye alınmıştır.”
      (Muhammedün Resülüllah) sırrı (La ilahe İllellah) sırrından.sonradır. Çünkü
      (La ilahe İllellah) fiilleri, sıfatları, Hakk’ın Zat’ının
      fiillerinde, sıfat ve Zat’ında ifna (yok etmek) dir. (Muhammedün
      Resülüllah) ile meydana gelen fiilleri, sıfatları Hakk’ın Zat’ında ibka
      etmektir.
      Tarikat ehlinden bir kısmı dönerek zikrederler. Bu ya gerçek bir
      vecd ile veya göstermelik olarak yapılır. Gerçek bir vecd ile
      yapılmayan zikir, oyun oynamaktan ibaret sayılır. Dönerek yapılan
      zikir, ilk yaratılan felekten alınmıştır.
      Allah Teala’nın ilk yarattığı nesne yuvarlaktır. Adına “Felek” denmiştir.Böyle olmasının sırrı:
      “Ve ileyhi türcaün” “… Ve O’na döneceksiniz” ayetinin sırrında gizlidir.
      Suluk denilen manevî yolculuk, yuvarlak bir daireyi tamamlamaktır.
      Dairenin sonu evveli île birleşmektedir. Eğer böyle olmayıp doğru bir
      hat olsaydı, hiç bir mahluk’un Hakk’a ulaşamaması gerekirdi. Bu ise
      mümkün değildir.
      Şu gerçeği iyi anlamak lazımdır:
      Bütün ihtiyaçlar Hakk’tan istenmelidir. Daha sonra da Kutbu’l –
      Vücud’dan… Çünkü kutub, Allah-Teala’nın “Güzel İsimlerinin tamamına
      mazhar olmuş yüce bir zattır. İşte bu yüzden, perdesiz isteme gücüne
      sahip olmayan kimse, ilahî tecellîlere mazhar olmuş kişiyi vesîle
      yaparak, ihtiyacını dileklerini Cenab-ı Hakk’a arzedip öyle
      istemelidir. Ne kadar iman ehli varsa bunların tümüne ilahî feyz ve
      nurlar kutbun kalbinden taksim olunur. Çünkü onun kalbi Hakk’ın
      nazargahıdır. Bundan müstağnî olarak birlik okyanusundan feyz almak
      imkansızdır.
      Bunun için Tecellî-i İlahiyyeye mazhar olmayan kimseyi vesîle yapmak
      doğru değildir. (Evliyanın himmeti Allah’ın rızasını tahsil edenler
      içindir. Eğer bir kimseden Hak Teala razı değil ise o kimse hangi
      velinin ziyaretine giderse gitsin o velinin ruhu ona buğzeder, sevmez.
      Çünkü Allah Teala: “Ben müttaki kullarımın dualarım kabul ederim”
      buyurmuştur. Eğer Allah (c.c.) bir kulundan razı ise bütün
      Peygamberlerin ve Evliyaların ruhu ona himmet ve dua ederler.)

      #732771
      Anonim

        cicekli_Demet_guzel.gifKalbini Cennet bağı yap, çeşme-i tevhîd ile,
        Ruh bağçesi gülşen eyle, gonca-i tevhîd ile!

        Hem mekânsız, hem zamansız, nihâyetsiz yolları,
        Kat’ider gönül erbâbı, kuvvet-i tevhîd ile.

        Her ne kadar, yüz karası, yapdıysa isyân sende,
        Temizlenir her yerin, sâbûn-i tevhîd ile.

        İns ve Cin âlemlerini, aşarak arşa çıkar,
        Kim ki mi’râc eylediyse, cezbe-i tevhîd ile

        Ey Niyâzi! Ârif-i billâh gönülden kaldırır,
        Yetmiş bin perdeyi hep, bir lem’a-i tevhîd ile.

        #732765
        Anonim
          ARİF;105875 wrote:
          cicekli_Demet_guzel.gifKalbini Cennet bağı yap, çeşme-i tevhîd ile,
          Ruh bağçesi gülşen eyle, gonca-i tevhîd ile!

          Hem mekânsız, hem zamansız, nihâyetsiz yolları,
          Kat’ider gönül erbâbı, kuvvet-i tevhîd ile.

          Her ne kadar, yüz karası, yapdıysa isyân sende,
          Temizlenir her yerin, sâbûn-i tevhîd ile.

          İns ve Cin âlemlerini, aşarak arşa çıkar,
          Kim ki mi’râc eylediyse, cezbe-i tevhîd ile

          Ey Niyâzi! Ârif-i billâh gönülden kaldırır,
          Yetmiş bin perdeyi hep, bir lem’a-i tevhîd ile.

          Şahane…..

          #732766
          Anonim

            la ilahe illallah.
            güzel paylasım olmuş kardeş.
            allahrazı olsun.
            selam ve dua ile.

            #732768
            Anonim

              cok güzel bir paylasim olmus allah razi olsun ömrünüz hayirli olsun

            5 yazı görüntüleniyor - 1 ile 5 arası (toplam 5)
            • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.