- Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
8 Ağustos 2008: 20:41 #640351
Anonim
Bir bahar gibi başlar herşey; güzel tasavvurlar, tatlı düşünceler ve zümrütten hayâllerle.. Her güzel başlangıç, neticeye ermenin ilk şartı ve ilk sebebi olması itibariyle de zevkli ve ümit vericidir. Ancak, pekçok güzel başlangıç vardır ki “baharı görmeden hazana” erer de, geride kırağı vurmuş bir sürü yıkık rûyâ bırakır gider
Başlatılan her hayırlı iş, her hayırlı teşebbüs, kadirşinas mirasçılar ve birleri binlere ulaştırma sevdâlısı nesiller sayesinde varlığa erer ve süreklilik kazanır. Ve Şayet o işve teşebbüs, serpilip bağrında gelişebileceği bu ideâl kadroyu ve bu karasevdalıları bulamazsa, samyeli vurmuş gibi kurur ve yerle bir olur.
Mısır’dan Roma’ya, ondan da bütün doğu medeniyetlerine ve hattâ Osmanlı İmparatorluğuna kadar, bilumum umrân-ı âlem (1) aynı kader çizgisinde doğmuş, aynı platformda gelişmiş ve aynı hazin âkıbetle kadavralaşarak tarihe mal olmuştur. Bir bakıma böyle olması zarurî ve tabiîydi; zira, kendilerini devamlı kılacak, özlerini, çoktan yitirmişlerdi. Evet, bir şeyin var olması, şekillenmesi ve olgunluk çağına ermesi için ne kadar cehd ve gayret gerekli ise, hayatiyetini deÂvam ettirmesi ve varlığını sürdürmesi için de en az o kadar, belki daha fazla safvet, öze bağlılık, aşk ve vecde ihtiyaç vardır.
Bir tomurcuk, bir yumurta, bir yavru binbir zorluklarla meydana gelir ve varlığa erer. Sonra küçük bir ihmâl, az bir gaflet ve ehemmiyetsiz bir arıza ile mahvolur gider de, ne bahar bekleyen tomurcuktan, ne yığın yığın müşkülleri aşarak ortaya çıkan yumurtadan ne de yavrudan eser kalmaz. Toplum hayatı da öyledir. Bin meşakkatle elde edilen zaferler; debdebe ve ihtişama ulaşan medeniÂyetler; göz kamaştırıcı ümranlar, beklenmedik bir kırağı ile yerle bir edilir de, esefli birer rûyâ, hasretli birer hayâl olur giderler.
Nedendir bu çözülüş ve çöküşler? Nedendir önüne geçilmez gibi işleyen bu hâdiseler? Acaba, toplumları ve medeniyetleri, bu âfetlere karşı koruyacak bazı seralar bulunamaz mı?. Bulunamazsa, insanın cemaddan ne farkı kalır?
Üst üste bu sorular, hazandan ürkmüş bir dimağın istifhamlarını aksettiriyor. Belki daha bir sürüsünü bunlara ilave etmek de kabildir. Ne var ki, kalbleri tereddüt ve şüpheler içinde bırakmamak için böyle bir tasvire girişmeyi uygun bulmuyoruz.
Evet, vakıa, her fert gibi, her toplumun da belli bir ömrü ve takdir edilmiş bir eceli vardır. Müddetini dolduran her fert ve toplum, büyük veya küçük bir sebeple (elveda) ederek ayrılır gider. Ve kimse onu durduramaz. Her varlık bu mihÂnet evine birer birer gelir, birer birer gider; bu geliş ve gidişte fertleri, milletler ve devletler takip eder. Gelenler bir yığın çâre ve tedbire dayanarak gelir. Ama gidenler, sezilmedik sebeplerle ve sessizce silinir gider.
Evet, sıhhatli bir toplum, onu teşkil eden fertlerin iç derinliği ve kalbî, ruhî hayatıyla mevcut sayılır. Ve varlığını, canlılığını da ancak onlar sayesinde devam ettirebilme durumundadır. Denebilir ki, toplum, tamamen aile cüz-i fertlerinin (5) ve fert izotoplarının hâl ve keyfiyetine göre şekillenmekle ve buna göre yönlenmektedir.
Bu itibarla, fertlerde mevcut olan her güzellik, her kıymet ve her değer katlanarak topluma akseder. Aksine, onlardaki her uygunsuzluk, her yetersizlik de, bir fezîa ve bir facia olarak toplumun yolunu keser ve onu derinden derine yaraÂlar.
Buna binaen, fertleri içten içe yanmış ve karbonlaşmış bir toplumda, ne canlılık, ne sıhhat ve ne de elde ettikleri nimet ve imkânları değerlendirerek, yeni lütuflara liyâkat kazanma ve yeni ufuklara doğru açılma asla söz konusu deÂğildir. Bilakis, fertlerdeki bu iç çözülme, önce onlarda, sonra da toplumun bütün kesimlerinde zincirleme hüsranlara yol açacaktır ki, bu da, o toplumun kendi perspektifinde yok olması demektir.
“Bu şundandır; Yüce Yaratıcı, bir topluma bahşettiği nimetlerini, o toplum kalbî ve ruhî durumunu değiştirme dikçe (geri alacak ve) değiştirecek değildir”, (k)
Yani, o cemaat, kendisine bahşedilen nimetlere mazhar olduğu andaki, safvet, saÂmimiyet, azim, kararlılık ve hasbîlik gibi yüce hasletlerini yitirmedikten sonra, ilahî âdete göre, o nimetlerin alınması ve o toplumun derbederliği asla, söz konuÂsu değildir. Aksine, bir heyet-i içtimaîye (6) kendini yücelten ve ayakta tutan bu üstün vasıflan kaybedince, orta sütun çökmüş ve toplum çatısında tamiri imkânsız yıkıntılar meydana gelmiş demektir.
Onun içindir ki; bizler asırlardan beri devam edegelen sarsıntı ve çöküntüleÂrimize, dışta sebepler arama yerine, insanımıza iç-murâkabe, kendi içinde derinleşme ve kendi kendini keşfetmeyi tavsiye ediyoruz. Ve yine onun içindir ki; makam ve mansıba dübeşte olmayı, öldürücü zehir sayıyor ve hayali zaferlerin ganimetini paylaşma uğrunda verilen kavgalara, cinnet nazarıyla bakıyoruz. Ve yine onun içindir ki, bu yüce davaya gönül vermişler arasında, şahsi çıkar arayanÂları ve şahsî refah peşinde koşanları, bu güzîde topluluk içine sızmış zararlılar addediyor, onlardan ve düşüncelerinden uzak kalmağa çalışıyoruz.
Ne mutlu, geleceğin dünyasını kuracak hasbilere! Ne mutlu, kutsiler pazaÂrında insanlık uğruna ateşlere atılanlara ve çarmıha gerilenlere! Bin muştu olsun, şahsî haz ve zevklerini içinde yaşadıkları topluma feda edenlere.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.