• Bu konu 4 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
6 yazı görüntüleniyor - 1 ile 6 arası (toplam 6)
  • Yazar
    Yazılar
  • #661505
    Anonim

      Mehmet Kırkıncı Hoca’nın Hatıralarından bazı bölümler

      Yine bir gün ders okurken bazı dini ıstılahlar geçti. ‘Tercih bila

      müreccih’, ‘tereccuh bila müreccih’. ‘külli’, ‘cüz’ gibi tabirleri üzerinde

      biraz sohbet ettik. Sonunda bana:

      ”Sen bunları nereden biliyorsun?” dedi.

      Ben de:

      ”Biz ilm-i kelam okuduk, bunlar ilm-i kelam ıstılahlarıdır, mütekellim

      alimlerinin kullandıkları ıstılahlardır” deyince,

      ”Gerçi bunlar medreseleri kaldırdılar, fakat Üstad Risale-i Nur’lar ile hem

      medreseyi, hem mektebi, hem de tekkeleri ve zaviyeleri birleştirdi” diyerek

      bana şu soruyu sordu:

      ”Siz okuduğunuz İlm-i Kelam ile Risale-i Nur’u kıyaslarsanız, nasıl bir

      sonuç çıkarırsınız?” Kendisine şöyle cevap verdim:

      ”Zübeyir Ağabey, Üstad ilm-i kelamı çok zenginleştirdi. Ve ondaki çok ince

      meseleleri misallerle herkesin anlayabileceği seviyeye getirdi. Mesela,

      ilm-i kelamın konularını, anlatmış ki, yedi yaşındaki çocuk da anlıyor,

      yetmiş yaşındaki adam da anlıyor; ilkokul mezunları da anlıyor, yüksek

      tahsil sahipleri de. Çünkü, Üstad Risale-i Nur’u üslub-u mücerret’ten ziyade

      ‘üslub-u müzeyyen’ ile yazmıştır. Normal bir insan ilm-i kelamı okuyunca

      sıkılır, ama Üstad, Risale-i Nur’da bu hakikatleri misallerle

      zenginleştirdiği için insanlar bunları zevkle okuyorlar. İlm-i kelamda da

      misaller vardır ama bunlar mantığa dayalı ve anlaşılması zor misallerdir.

      Üstad’ın misalleri ise gayet kolay ve herkes tarafından

      anlaşılabilmektedir” şeklinde cevap verdim.

      Bu sözlerime çok sevindi ve Münazarat’tan konumuzla alakalı bir bölüm okudu:

      ”İslamiyet hariçte temessül etse; bir menzili mekteb, bir hücresi medrese,

      bir köşesi zaviye, salonu dahi mecma-ül küll.. biri diğerinin noksanını

      tekmil için bir meclis-i şüra olarak, bir kasr-ı meşid-i nurani timsalinde

      arz-ı didar edecektir.”

      Ben devam ettim:

      ”Mesela, ‘Haşir Bahsi’ ilm-i kelamda en zor anlaşılan meselelerden biridir.

      Fakat Üstad, 10. Söz ve 29. Söz ile bunu en makul ve çok kolay anlaşılabilir

      bir hale getirmiş. Üstad müceddid olduğu için ilm-i kelam meselelerini

      anlatmada da bir tecdid yapmıştır. Bu tecdidin esası, asrın fehmine göre

      kalp ile aklı birlikte nazara alması, eserlerinde her ikisini de tatmin

      edecek bir üslup kullanmasıdır. Akla uzak görünen meseleleri harika

      misallerle akla yakınlaştırmıştır. Nitekim kendisi de: ”Sırr-ı temsil

      dürbiniyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi” buyurmaktadır.

      SAİD MERT

      #768384
      Anonim


        Zübeyir Ağabey hayatının her anında ibadetine ve feraizine dikkat ederdi.
        Çok az istirahat ederdi. Ya namaz kılar, ya Kur’an, ya Cevşen veya Risale-i
        Nur okurdu veya okuturdu. Hastayken bile bu adetini terk etmezdi. Riyadan
        çok korkardı. Güzel bir şey yaptığı zaman diğer Nur Talebeleri’ne atfederdi.
        Bir meşakkat geldiği zaman da kendi üzerine alırdı. Üstad’ın ”hizmette
        ileri ücrette geri” diye ifade buyurdukları hakikate tam masadak olmuştu.

        .

        Bir gün Ankara’a kendisiyle birlikteydik. Gece polisler medreseyi bastılar.
        Orada teksir makinesi ve Risale-i Nur’lar vardı. Bunların tamamının
        kendisine ait olduğunu söyledi ve polisler Zübeyir Ağabey’i alıp götürdüler.

        İrfandan ve ubudiyetten aldığı sürur ve neşeyi cennetlere değişmezdi.
        Okumadan aldığı feyzi, başka hiçbir şeyden almazdı. Gerçekten de okuduğu
        zamanlar çok neşeli olurdu. Bazen sağ elini kaldırır ve yüzüme bakarak
        ”Maşallah! Bakın Üstad burada ne demiş!..” diyerek dikkatimizi çeker ve
        sözünü ettiği kısmı bize de dinletirdi.

        .

        Malaniyattan ve gıybetten çok nefret ederdi. Yanında kimsenin gıybet
        etmesine müsaade etmezdi.

        Bir defasında da kendisinden şöyle bir hatıra dinledim:

        ”Bazı günler Üstad ile birlikte kıra giderdik. Üstad Hazretleri bizden ayrı
        bir kenara çekilir, o ihtiyar halinde bazen bir saatten fazla vecd ile dua
        ederdi. Dua ederken, yer yer yüzü dizlerine değecek gibi olurdu. Kendine
        gelen meşakkatlerden ve ıstıraplardan kesinlikle şikayet etmezdi. Bir
        sıkıntıyla karşılaştığı zaman ”Bunun altında bir Rahmet-i İlahiye vardır”
        derdi.

        Zübeyir Ağabey bir gün bana şunları söyledi:

        ”Bu Kur’an ve iman hizmeti bizim için farz-ı ayn’dır. Üstad’ı tanımayanlar
        ve hizmetini bilmeyenler bizim kadar mesul olmazlar.”

        #768385
        Anonim

          Zübeyir Ağabey Üstad’ımızın meşverete çok önem verdiğini sık sık anlatırdı.
          Üstad, medreseye basit bir malzeme almak icap etse bile, hepimizi toplar ve
          tek tek fikirlerimizi sorardı. Üstad’a hürmeten konuşmama yolunu seçen
          kardeşlere ”Bektaşilik yapma! Fikrini beyan et” derdi.

          .

          Bir gün Zübeyir Ağabey’e:

          ”Sadakati nasıl anlayacağız?” diye sordum. Parmağını rahlenin üzerindeki
          Nur Risaleleri’nin üzerine bastırarak:

          ”Bana deseler ki, ”Zübeyir bu kitapları okursan cehenneme, okumazsan
          cennete gideceksin. Ben yine de bu kitapları okur ve cehenneme giderim”
          dedi. Bu cevap benim hayretime mucip oldu.

          Daima, ”Bu hizmetin berraklığını ve safvetini her zaman ihlasla mahafaza
          edeceğiz” derdi.

          Yine bir gün şöyle demişti:

          ”Ahval-i aleme nazar-ı ibret ile bakarsak görürüz ki, insanların çoğu
          dünyaya aşıktırlar. Saadeti kimisi servetin ihtişamında, kimisi siyasetin
          cazibesinde, kimisi de şan, şöhret ve rütbeye arıyorlar. Fakat bulamıyorlar.
          Çünkü bunların birer gölge olduğunu bilemiyorlar. Bu uğurda gerekirse
          canlarını da feda ediyorlar. Bunların birçoğu milletimizin üstüne çöken
          gaflet ve küfür bulutlarını hissedemiyorlar.”

          .

          1960 ihtilali münasebetiyle Sivas Kampı’ndan çıktıktan bir süre sonra
          İstanbul’a gittim. Zübeyir Ağabey kamptan sual etti. Olanları anlattım.
          Bunun üzerine bana şunları söyledi:

          ”Biz bir daha dünyaya gelecek değiliz. Onun için imanlı ve faziletli
          insanlar yetiştirerek bu millete yardımcı olmalıyız. Gayretimizi,
          çalışmamızı Risale-i Nur’un neşrine hasretmeliyiz.”

          Zübeyir Ağabey, Risale-i Nur’un en çok iman, ahlak ve uhuvvet konuları
          üzerinde durduğunu söylerdi. Bu konuda şunları anlatırdı;

          ”Fazilet, iman ve ahlakın birleşmesindedir. Üstadımız buna çok ehemmiyet
          verirdi. Meselemiz, çekici daima bu noktaya vurmaktır. Nasıl Üstad ahrete
          teşrif edinceye kadar bütün meşakkatlere ve sıkıntılara katlanarak hizmet-i
          imaniyesinden geri durmadıysa, biz de manevi mücahedemizde onu örnek
          alacağız. Biz de bu şekilde hizmet edeceğiz. Allah’ın lütfu bizim
          yanımızdadır. Sabırla, okumakla, tefekkürle, ibadetle, muhabbetle, uhuvvetle
          çalışacağız. Çünkü Tevfik-i İlahi uhuvvetin yanındadır.

          Karşımızda bulunan dinsizlik cereyanı ve gizli zındıklar birlik
          içindedirler. Bu yüzden de kuvvetliler. Bizim de bu manevi cihatda muvaffak
          olabilmemiz için azami gayret, fedakarlık, tesanüd ve uhuvvet üzere olmamız
          icabediyor.

          Bu davanın tahakkuku için büyük fedakarlıklar lazımdır. İman hizmetini
          hayatımızın gayesi bilmeliyiz. Yememiz, içmemiz, yaşamamız hep bu dava için
          olmalı. Cenab-ı Hak’tan azami ihlas, azami sadakat, azami fedakarlık, azami
          sabır, azami tahammül istememiz lazım.”

          (Hatta bu duayı bana yazıp vermişti.)

          Devamla:

          ”Üstad Hazretleri hayatını bu milletin imanı uğruna harcamıştır. Bu ne ulvi
          bir şereftir! Hayatı boyunca, hapislerdeyken, sürgünlerdeyken kalemi elinden
          bırakmamış ve bu külliyatı bize mal etmiştir” dedi.

          #768386
          Anonim


            Zübeyir ağabey bazen bize Üstad ile ilgili hatıralarını anlatırdı. Bir gün
            şöyle bir hatıra anlattı:

            ”Bir bayram öncesi Üstad Hazretleri, ‘Zübeyir, biz kıra gideceğiz. Siz
            burada kalın da temizlik yapın’ dedi. Biz birkaç arkadaş medresede kaldık ve
            temizliğe başladık. Kilerde iki üç senedir bekleyen bozuk florasan lambaları
            vardı. Kardeşlerden biri ‘Zübeyir Ağabey, bunları ne yapalım?” diye sordu.
            Ben de işe yaramazlar diye, kırıp çöpe atmasını söyledim. O da öyle yaptı.

            Akşam Üstad’ımız kırdan döndü.

            ‘Ne yaptınız Zübeyir? İyice temizlediniz mi buraları? Dedi.

            ‘Temizledik Üstad’ım’ dedim.

            ‘Aferin Zübeyir’ dedi ve

            ‘O florasanları ne yaptınız?’ diye sordu.

            ‘Üstad’ım onlar iki üç senedir öylece bekliyorlardı. Bozuktular, tamir de
            edilemezlerdi. Biz de kırdık attık’ dedim.

            Üstad Hazretleri, hafifçe başını sallayarak, ‘Fesübhanallah.’ dedi, ‘Bu
            insanoğlunun ruhunda da meylüt-tahrip varmış.’

            Üstad’ımız tahribe o kadar karşıydı ki, yumurtayı yerken kabuğunu tamamen
            soymaz, kırmamak için küçük bir delik açar ve buradan tabağa dökerek pişirir
            ve yoğurtla beraber yerdi. Yumurtanın kabuğunu da ezmezdi. Onun bu
            hassasiyeti, bizde ‘insana hizmet eden eşyanın da ihtirama layık olduğu’
            kanaatini uyandırırdı.”

            .

            Zübeyir Ağabey, Üstad’ın hizmetini ve davasını hayatının en büyük gayesi
            edinmiş, mümtaz bir şahsiyetti. Aklını, ruhunu ve hissiyatını tamamen
            Risale-i Nur’a vermişti. Üstad’dan aldığı himmetin şevkiyle sürekli Risale-i
            Nur’un neşrini düşünürdü. Her şeyiyle Risale-i Nur’da fani olmuştu. Onda,
            ihlas ve sadakatin eşsiz bir şaheserini gördüm.

            ”İnsanın fikri neyse, zikri de odur.” Diye meşhur bir söz vardır, Zübeyir
            Ağabey’in konuştuğu bütün şeyler; Üstad, Risale-i Nur, Nurların neşri ve
            medreselerdi. Üstad’dan aldığı hamiyet ve fedakarlık dersini ömrünün sonuna
            kadar uyguladı, uygulattı, yaşadı ve yaşattı. Bizlere de bu konuda hep
            Üstad’ı örnek gösterirdi.

            Bir başka görüşmemizde şu hatırasını anlattı:

            ”Üstad’ımız, bazen elini benim göğsüme vurur ve ‘Buradan bir endişem yok.
            Buradan eminim’ der ve sonra elini kafama dokundurarak, ‘Fakat burası çok
            mühim ve burası lazım’ derdi.”

            Üstad’ın bu sözünü şöyle açıkladı:

            ‘Çünkü sadece hulus-u niyet fayda vermez. İyi düşünmek lazım. Üstad’ımız,
            Efela tefekkerun, Efela ya’kilun ayetlerini sık sık nazara verip bizi
            tefekküre teşvik ederdi.”

            Başka bir görüşmemizde de bana bu manada şöyle bir tavsiyede bulundu:

            ”Rüyamda şu zatları gördüm.” Diyerek akıldan ziyade hayal üzere hareket
            eden tipleri etrafında barındırma. Hizmette hayali değil, aklı ve hikmeti
            ölçü alan kimseleri tercih et. Bizim mesleğimiz akla büyük önem verir.

            #768502
            Anonim


              Zübeyir Ağabey’den son bir hatıra daha anlatmak isterim:

              Ankara’da bir ameliyat geçirmiştim. O sırada Zübeyir Ağabey İstanbul’dan
              Ankara’ya telefon açmış ve Said Özdemir Ağabey’e:

              ”Hocam hastaneden çıkınca İstanbul’a getir” demiş. Ben taburcu olunca Said
              Özdemir Ağabey beni İstanbul’a götürdü.

              Zübeyir Ağabey, daha rahat edebileceğim düşüncesiyle beni Bekir Berk
              Ağabey’in Çemberlitaş’taki Kiğılı Pasajı’nda bulunan yazıhanesinde misafir
              etti. Kendisi Süleymaniye Camii yakınında bulunan Kirazlı Mescid’teki
              medresesinde kalıyordu. Her gün yazıhaneye geliyordu. Bir gün Bekir Berk
              Ağabey, ”Hocam, ben İşaratü’l-İcaz’ı çok merak ediyorum. Senin burada
              kaldığın sürede geceleri İşaratü’l-İ’caz’ı beraberce okuyabilir miyiz?”
              dedi. Ben de kabul ettim. Geceleri beraber okuyorduk. Ders bitince bana,
              ”Sen yat. Ben okuduğumuz yeri bir daha gözden geçireyim” diyordu.

              Bir gün Mustafa Polat koltuğunda çantasıyla saat on civarı, Avukat Bekir
              Berk’in yazıhanesine geldi. O zamanlar haftalık İttihat gazetesini
              çıkarıyordu. Zübeyir Ağabey’in her gün yazıhaneye geldiğini bildiği için:

              ”Hocam, Zübeyir Ağabey geldi mi?” diye sordu. Henüz gelmediğini söyledim
              ve ”Hayırdır?” dedim.

              ”Papa Türkiye’ye geliyor. Şevket Eygi Yeni İstiklal gazetesinde, Papa
              hakkında ağır sözler yazmış. Acaba biz ‘İttihad gazetesine bu konuda neler
              yazalım?” diye sormaya geldim” dedi.

              ”Şevket Eygi iyi yapmış, sende benzer şeyler yaz” dedim. ”Olmaz Hocam! Bu
              çok mühim bir mesele. Korkarım hata yaparız. Zübeyir Ağabey’e danışmam
              lazım” dedi.

              Biraz sonra Zübeyir Ağabey geldi. Mustafa Polat durumu anlatınca:

              ”Ne yazacaksın, elbette hoş amedi edeceksin. ”Hoş geldin, sefa geldin!”
              diye yazacaksın” dedi ve ilave etti:

              ”Üstad’ımız da 1952’de İstanbul’a geldiğinde Büyük Ada’ya giderek
              Athenagouras’ı ziyaret etmişti.

              ”Eğer onun hakkında iyi şeyler yazmazsanız Fener Patriğinin yanına gider.
              Bu memleket aleyhinde menfi kararlar alırlar” dedi.

              Mustafa Polat da, Papa hakkında güzel bir yazı kaleme aldı.

              Bir zaman sonra bir maslahat gereği Bekir Bey ile birlikte Başbakan Süleyman
              Demirel’in ziyaretine gittik. Sohbetimiz sırasında bir ara şunları söyledi;
              ”Yahu bu Bakanlarımızın çoğu sıhhatli düşünemiyorlar. Papa geldiğinde,
              ”Sakın biz buna sahip olmayalım. Nereye giderse gitsin” dediler. Ben de,
              ”Papayı devlet olarak biz misafir edelim. Eğer biz ona sahip çıkmazsak
              Fener Rum Patriğine gider. Orada memleket aleyhine kararlar alırlar. Eğer
              onu biz misafir edersek, biz de onunla gideriz. Hiç olmazsa konuştuklarını
              dinleriz” dedim. Fakat bunu kabul ettirmekte çok zorlandım” dedi. O
              bunları söylerken Zübeyir Ağabey’in sözleri aklıma geldi. Süleyman Bey bir
              politikacı ve devlet adamı olduğu için bunu bilmesi normaldi. Ama Zübeyir
              Ağabey’in bunu anlamasına çok hayret ettim.

              #768503
              Anonim


                Zübeyir Ağabey ”Tarikatçılarla aranız nasıl?” diye sordu. ”Birbirimizle
                tam bir muhabbet içindeyiz. Yer yer ziyaretlerine gideriz. Zikir faslından
                sonra bize ders yaptırırlar” diye cevap verdim. Çok memnun kaldı ve ”Bir
                kimse İslamiyet’e bir saç teli kadar da hizmet etse onu takdir etmemiz ve
                kucaklamamız gerekir.” Dedi.

                Zübeyir Ağabey konuşmasına Üstad’dan şu hatırayı naklederek devam etti:

                ”Üstad’ın yanında kaldığımızka bir gün kapı çalındı. Dışarı çıktığımızda
                İsmet Paşa taraftarı, gazeteci İlhami Soysal’ı gördük. ”Bez Bediüzzaman’ı
                ziyarete geldim” dedi.

                Biz kendi kendimize, ”Üstad bunu kabul etmez” diyorduk.

                Üstad’ımıza haber verince, ”Gelsin, buyursun.” Dedi. Biz bunu duyunca
                şaşırdık. İlhami Soysal’ı içeri aldık. Üstad onu ayakta karşıladı. İlhami
                Soysal da Üstad’ımızın elini öptü. Soysal daha konuşmaya başlamadan
                Üstadımız söze başladı ve iman ile ilgili birçok hakikati anlattı. İlhami
                Soysal hiç konuşamadan sadece dinledi. Sonunda yine Üstad’ın elini öperek
                ayrıldı.

                Kendisinin naklettiğine göre İlhami Soysal, Bediüzzaman’ı ziyarete gelirken
                İsmet Paşa’ya danışmış. O da gidebileceğini, fakat Bediüzzaman’ın çok
                tesirli biri olduğunu, onun etkisi altında kalmamaya dikkat etmesi
                gerektiğini söylemiş.

                İlhami Bey gittikten sonra Üstad Hazretleri bizi yanına çağırdı ve şunları
                söyledi,

                ”Bir insanın İslamiyet’e düşmanlığı yüz ise onu doksandokuz’a indirmek
                hizmettir, hatta yüzbir’e çıkartmamak dahi hizmettir.”

              6 yazı görüntüleniyor - 1 ile 6 arası (toplam 6)
              • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.