- Bu konu 26 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
15 Temmuz 2012: 19:52 #805681
Anonim
اُولٰۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
1 Bu cümle, evvelki cümlenin neticesi ve aynı zamanda tekididir. Şöyle ki:Evvelki cümlede ahdi bozmak, sıla-i rahmi kesmek, arzda fesat yapmak gibi fasıkın cinayetlerini korkunç bir şekilde söyledikten sonra, bu cümlede evvelki tehdit ve korkuyu tekit için, fâsıkın cinayetlerinin netice ve cezasını şöyle beyan etmiştir: “O fâsıklar, âhiretlerini verip dünyayı aldıkları gibi, hidayeti dalâletle tebdil eden kafasız adamlardır.”
Şimdi üçüncü vazifeye geldik. Yani bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin heyetlerinden bahsedeceğiz.Evvelâ bunu bilmek lâzımdır ki, Kur’ân-ı Kerimin âyetleri ve âyetlerin cümleleri ve cümlelerin heyetleri, saniye, dakika, saatleri sayan saatin milleri gibidirler. Millerin her ikincisi birincisine yardım ettiği gibi, bir âyet bir maksadı takip ettiği zaman, cümleleri de o maksadın etrafında dolaşırlar; cümlelerin heyetleri dahi, cümlelerin izini takip ediyorlar. Vaziyetleri öyle bir noktaya gelir ki; halleri, lisan-ı hal ile şu beyti okuyor:
عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلٰى ذاَكَ الْجَمَالِ يُشِيرُ
Yani, “Söylediğimiz sözler ayrı ayrı ise de, senin hüsnün birdir. Bütün sözlerimiz, o hüsn-ü cemale işaret ediyorlar.” Bunun içindir ki, Kur’ân-ı Kerimin selâseti ve yüksek belâgati ve nakşındaki inceliği tabaka-i i’câza vâsıl olmuştur.﴿ اِنَّ اللهَ لاَ يَسْتَحْيِىۤ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا
2 ﴾
Bu cümledeki kelimelerin nüktelerinden bahsedeceğiz:﴾ اِنَّ ﴿ kelimesi, hem hükmün hakikate bağlı olduğuna, hem hükümde vâki olan tereddüd ve inkârların def’ine delâlet eder. Öyleyse bu اِنَّ âyetin başında zikredilen müteselsil tereddüdlere işarettir.
[NOT]Dipnot-1 İşte onlar hüsrana uğrayanlardır.
Dipnot-2 “Cenâb-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi küçük, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlûkla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terk etmez.” Bakara Sûresi, 2:26.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]ahdi bozmak: sözünde durmamak [/TD]
[TD]arz: yeryüzü, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[TD]beyan etme: açıklama, anlatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyit: iki mısradan oluşan şiir[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]def’: ortadan kaldırma[/TD]
[TD]delâlet etme: delil olma, gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fesat: bozgunculuk[/TD]
[TD]fâsık: yoldan çıkmış, günahkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heyet: bileşenler; cümlenin genel yapısı[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsn-ü cemâl: mâddî ve mânevî güzellik; Kur’ân’ın lâfız ve mânâsındaki güzellik[/TD]
[TD]hüsün: mânevî güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtivâ etme: içerme[/TD]
[TD]lisan-ı hâl: hal dili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteselsil: zincirleme, birbirine bağlı[/TD]
[TD]nakş: işleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[TD]selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıla-i rahm: akraba bağı, ilişkisi[/TD]
[TD]tabaka-i i’câz: mu’cizelik derecesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebdil etme: değiştirme[/TD]
[TD]tehdit: korkutma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekid: pekiştirme, sağlamlaştırma[/TD]
[TD]tereddüt: şüphe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâki: vukua gelme, ortaya çıkma, olma[/TD]
[TD]vâsıl olma: ulaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
[TD]اِنَّ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Temmuz 2012: 13:11 #805723Anonim
﴾ اَللهَ ﴿ kelimesi, bundan önce zikredilen Cenâb-ı Hak ile mümkinat arasında yaptıkları kıyastaki hatayı, zihnin gözüne sokuyor. Yani, “Nasıl Allah diyorsunuz ve nasıl Allah’ı mümkinata kıyas ediyorsunuz? Allah ünvanını taşıyan Zât, mümkinata kıyas edilebilir mi?”S – ﴾ لاَ يَسْتَحْيِى
1 ﴿ Hayâ, nefsin sıkılmasıyla yüzde peyda olan kızartıdan ibaret olduğundan, Cenâb-ı Hak hakkında bu kelimenin kullanılması muhaldir; muhali nefyetmekte faide yoktur. Binaenaleyh لاَ يَسْتَحْيِى yerinde لاَ يَتْرُكُ
2 denilmiş olsaydı, muhaliyete mahal kalmazdı?C – بَعُوضَةً
3 ile yapılan temsili iktiza eden ve hüsnünü takdir eden hikmet, belâgat vesaire gibi esbaba karşı temsili terk etmek isteyen, hayâdan maada tek bir esbab yoktur. Hayâ da Cenâb-ı Hak hakkında muhaldir. Öyleyse, o temsili terk etmeye asla sebep bulunmadığına işareten, لاَ يَسْتَحْيِى kelimesi, لاَ يَتْرُكُ kelimesine tercih edilmiştir. Çünkü لاَ يَتْرُكُ kelimesi, bu mânâyı ifade edemez. Yahut يَسْتَحْيِى ’nin zikri, onların ahmakçasına söyledikleri اَمَّا يَسْتَحْيِى رَبُّ مُحَمَّدٍ اَنْ يُمَثِّلَ بِهٰذِهِ الْمُحَقَّرَاتِ
Yani, “Muhammed’in Rabbi bu hakir şeylerden temsil getirmeye hayâ etmez mi?” diye söyledikleri sözlerindeki يَسْتَحْيِى kelimesine müşakelet ve müşabehet içindir. Kur’ân-ı Kerim, belâgatçe kıymetli olan مُشَاكَلَةً فِى الصُّحْبَةِ
4 üslûbuna binaen,
[NOT]Dipnot-1 Çekinmez.
Dipnot-2 Terk etmez.
Dipnot-3 Sivrisinek.
Dipnot-4 Karşılıklı konuşmada muhatabın bildiği kelime ve mânâları kullanarak açıklama.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]hakir: hor ve değersiz, önemsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayâ: utanma, ar; kişinin sıkılmasıyla yüzde oluşan kızarma[/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsün: mânevî güzellik[/TD]
[TD]iktiza etme: gerektirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyas: karşılaştırma[/TD]
[TD]maada: -den başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkânsız, olmayacak şey[/TD]
[TD]muhaliyet: imkânsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümkinat: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup Allah’ın var etmesine bağlı olanlar[/TD]
[TD]müşabehet: nitelik ve özelliklerde benzerlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşâkelet: üslûp, tarz ve şekilce birbirine benzeme[/TD]
[TD]nefs: can, hayat, kişinin kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefyetmek: inkâr etmek, reddetmek[/TD]
[TD]peydâ olma: meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takdir etme: beğeniyi dile getirme[/TD]
[TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesaire: ve diğerleri[/TD]
[TD]ünvan: lâkap[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Temmuz 2012: 13:15 #805724Anonim
onların kullandıkları يَسْتَحْيِى
1 kelimesini aynen kullanmıştır. Onların bu sözlerine müşâkelet ve müşabehet nokta-i nazarından اَنْ يَضْرِبَ
2 yerinde مِنَ الْمَثَلِ الْحَقِيرِ
3 denilmesi, müşabeheti saklamak için daha münasip olurdu. Fakat bu münasebetin nazara alınmaması, lâtif bir üslûba işarettir ki, temsiller, mühür veya imzalar gibi tasdik ve ispat içindir. Nasıl ki yazılan birşey mühürlenmekle tasdik edilmiş olur; aynen bunun gibi, söylenilen bir söz de, bir misal ile tasdik ve ispat edilmiş olur.Yahut ﴾ اَنْ يَضْرِبَ ﴿ ile paranın darbına ima edilmiştir. Yani, temsillerin darbı ve darb-ı meseller, sikkenin darbı kadar kelâma kıymet veriyor. Yani, nasıl ki sikke, gümüş ve altına kıymet veriyor; darb-ı meseller de kelâmlara o nisbette kıymet ve itibar veriyor. Ve bu işaretle, vehimleri def etmek için temsillerin güzel bir vasıta olduklarına ve temsillerin bid’a olmayıp belâgat sahasında işlek ve güzel bir cadde olduğuna îma edilmiştir. Evet, durub-u emsâl, malûm kaidelerdendir.
Daha kısa ve muhtasar olan masdar-ı ضَرْبَ
4 üzerine اَنْ يَضْرِبَ ’nin fiil sigasıyla tercihan zikredilmesi, itirazlarının menşei bizzat temsil olmayıp, بَعُوضَةً
5 ’nin hakareti olduğuna işarettir. Çünkü temsiller haddizatında kıymetli olup, itirazlara mahal değildirler. Zira اَنْ يَضْرِبَ fiildir. Fiil, müstakil ve sabit olmadığından,
[NOT]Dipnot-1 Çekinmez.
Dipnot-2 Bir mesele hakkında örnek verme.
Dipnot-3 Değersiz ve sıradan bir örnekden.
Dipnot-4 Vurmak, basmak, bir örnek vermek.
Dipnot-5 Sivrisinek.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[TD]bid’a: aslen dinde olmayıp sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: -dayanarak [/TD]
[TD]darb: basma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü[/TD]
[TD]def etmek: gidermek, uzaklaştırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]durub-u emsal: atasözleri, meşhur sözler[/TD]
[TD]fiil: zamana bağlı olarak bir iş, durum ve hareket bildiren kelime[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haddizâtında: aslında; yaratılışında [/TD]
[TD]itibar: değer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaide: düstur, prensip, kural[/TD]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: ince, güzel, hoş[/TD]
[TD]mahal: yer, mekân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûm: bilinen, belli[/TD]
[TD]masdar: gr. şahıs ve zaman göstermeyen, ancak olumlu veya olumsuz bir fiil ve oluşa delâlet eden kelimedir ve bütün fiil ve türevler kendinden doğar; kaynak kelime[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menşe: kaynak[/TD]
[TD]muhtasar: kısa, özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: alâka, ilgi[/TD]
[TD]münâsip: uygun, denk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstakil: bağımsız, başlı başına[/TD]
[TD]müşabehet: nitelik ve özelliklerde benzerlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşâkelet: üslûp, tarz ve şekilce birbirine benzeme[/TD]
[TD]nazara alınmama: dikkate alınmama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nispet: oran[/TD]
[TD]nokta-i nazar: bakış noktası, açısı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]siga: kip, kalıp[/TD]
[TD]sikke: damga, mühür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikkenin darbı: damganın vurulması, mührün basılması[/TD]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji[/TD]
[TD]temsillerin darbı: benzetmelerin getirilmesi, örneklemelerin yapılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tercihan: tercih olarak[/TD]
[TD]vehim: kuruntu, varsayım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâsıta: araç, âlet[/TD]
[TD]zikredilme: anılma, belirtilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[TD]îma: gizli ve ince bir mânâyı işaret etme, gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üslûp: ifade ve söyleşi tarzı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Temmuz 2012: 13:19 #805725Anonim
sanki lâtiftir. Mütekellimin kastı onda durmuyor, mef’ule geçiyor. Masdar olan ضَرْبَ
1 ise, isimdir. İsim, müstakil ve sabit olduğu için, sanki kesiftir. Mütekellimin kastını cezb edip, mef’ule vermemesi ihtimali vardır. Binaenaleyh, اِنَّ اللهَ لاَ يَسْتَحْيِۤى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً
2 denilmemiş olsaydı, اِسْتِحْيَا mahalli ضَرْبَ olurdu. Halbuki istihyânın mahalli, بَعُوضَةً
3 ’dir.﴾ مَثَلاً
4 ﴿ Bundan murad, temsilin hâsiyeti olan aklî birşeyi hissî birşeyle ve aslı olmayan mevhum birşeyi muhakkak ve mevcut olan birşeyle ve gaip olan bir şeyi, hâzır birşeyle tasvir etmektir.مَثَلاً ’deki tenkirden anlaşılır ki, burada medâr-ı nazar, bizzat meselin zâtıdır, sıfatları değildir. Sıfatları ise makamın iktizasına veya mümessel-i lehin haline havale edilmiştir.
﴾ مَا ﴿ tâmimi ifade ettiğinden, kaidenin umumî olduğuna işarettir ki, cevap yalnız onların itiraz ettikleri şeye münhasır kalmasın.
﴾ بَعُوضَةً ﴿ Pek çok küçük ve hakir şeyler ve hayvanlar bulunduğu halde بَعُوضَةً ’nin tahsisi, inde’l-büleğa temsil için istimali çok olduğuna binaendir.
[NOT]Dipnot-1 Vurmak, basmak, bir örnek vermek.
Dipnot-2 “Cenâb-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere bir misal getirmede çekinmez.” Bakara Sûresi, 2:26.
Dipnot-3 Sivrisinek.
Dipnot-4 Örnek, misal.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]aklî: akılla ilgili, akla uygun[/TD]
[TD]binaen: -dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]cezbetme: çekme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaip: o anda bulunmayan, görünmeyen şey[/TD]
[TD]hakir: hor ve değersiz, önemsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hissî: his ve duygularla hissedilebilen, algılanan [/TD]
[TD]hâsiyet: özellik, hususiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâzır: o anda bulunan, görünen hazır şey[/TD]
[TD]inde’l-büleğa: belâgat âlimleri yanında[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihyâ: utanma[/TD]
[TD]istimal: kullanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaide: düstur, prensip[/TD]
[TD]kast: bir şeyi bilerek, isteyerek yapma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesif: katı, yoğun[/TD]
[TD]lâtif: ince, şeffaf, akıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahal: yer; burada mef’ûldür, yani, öznenin fiilinin tesir ettiği şey[/TD]
[TD]makamın iktizası: durum ve halin gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masdar: gr. şahıs ve zaman göstermeyen, ancak olumlu veya olumsuz bir fiil ve oluşa delâlet eden kelimedir ve bütün fiil ve türevler kendinden doğar; kaynak[/TD]
[TD]medâr-ı nazar: dikkate alınacak nokta, göz önünde bulundurulacak husus[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mef’ul: nesne, tümleç; özneye ait fiilin tesir etmesi sonucu ortaya çıkan şey[/TD]
[TD]mesel: örnek, benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcut: var[/TD]
[TD]mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhakkak: gerçekliği kesin olarak bilinen[/TD]
[TD]murad: irade edilen, istenen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümessel-i leh: kendisi için misal getirilen durum ve şey[/TD]
[TD]münhasır: sınırlı, ait, mahsus[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstakil: bağımsız, başlı başına[/TD]
[TD]mütekellim: konuşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfat: nitelik, özellik[/TD]
[TD]tahsis: bir şeyi üstün tutup seçme, tercih etme, ayırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasvir etmek: canlandırarak anlatmak, bildirmek[/TD]
[TD]tenkir: belirsiz olma; Arapça’da bir kelimenin sonunu nun gibi okutan iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün) işaretlerinin gelmesiyle mânâsında oluşan kapalılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâmim: genel olma, kapsamlılık[/TD]
[TD]umumî: genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât: kendisi[/TD]
[TD]مَا: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Temmuz 2012: 13:23 #805726Anonim
﴾ فَمَا فَوْقَهَا ﴿ Yani, kıymet ve belagatçe bauzenin (sivrisinek) mâfevki veya küçüklükte bauzenin mâdunu veyahut hem kıymette, hem küçüklükte bauzenin mâdunu olan şeyler. Fakat مَا فَوْقَهَا tâbiri, küçük şeyin belâgatçe daha garip, hilkatçe daha acip olduğuna işarettir.﴿ فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَ اَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَاۤ اَرَادَ اللهُ بِهٰذَا مَثَل اً
1 ﴾
Bu cümlenin evvelki cümleden teferru’ ve teşa’ub ettiğini ifade eden ف bu cümleyi her iki şıkkıyla intaç eden zımnî ve gizli bir delile işarettir. Tasviri şöyle olsa gerektir:
Cenâb-ı Hak, temsili terk etmez. Zira belâgatin iktiza ettiği bir temsildir; belâgatin iktiza ettiği şey terk edilmez. Öyleyse Cenâb-ı Hak bu temsili terk etmez. Binaenaleyh, insafı olan, o temsilin beliğ, hak ve Allah’tan olduğunu bilir. İnatla bakan adam ise hikmetini bilmez, tereddüde düşer, sorar, sual eder, en nihayet istihkar ile inkâra girer.
Hülâsa: Mü’min, insaflı olduğu için Allah’tan olduğunu tasdik eder. Kâfir olan adam inatçı olduğundan, “Bunda ne faide var?” der.
أَمَّا : Bu أَمَّا şart edatıdır. Dahil olduğu her iki cümleyi birincisi melzum, ikincisi lâzım veya evvelkisi şart, ötekisi meşrut olmak üzere, ikincisini birinci ile bağlar.
[NOT]Dipnot-1 “İmanı olanlar, onun, Rablerinden hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, ‘Allah bu gibi hakîr (küçük ve değersiz) misallerden neyi irade etmiştir?’ derler.” Bakara Sûresi, 2:26.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]acip: şaşırtıcı, hayranlık verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bauze: sivrisinek[/TD]
[TD]beliğ: belâğatli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
[TD]hikmet: fayda, yarar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilkatçe: yaratılış yönünden[/TD]
[TD]hülâsa: kısaca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etme: gerektirme[/TD]
[TD]intaç etme: netice verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihkar: küçümseme, hakaret etme[/TD]
[TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan şeylerden birini inkâr eden kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâzım: bir şeyden ayrılması mümkün olmayan şey, herhangi bir şey hatıra gelince hiçbir delile ihtiyaç olmadan o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey; meselâ[/TD]
[TD]melzum: lâzım kılınan; bir hükmün varlığının diğer bir hükmü zorunlu olarak gerektirmesi, dumanın ateşi gerektirmesi gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşrut olmak: şarta bağlı olarak gelen, şart kılınan[/TD]
[TD]mâdûn: aşağı, alt derece [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâfevk: üstün, üstünde olan [/TD]
[TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: son[/TD]
[TD]tabir: ifade, deyim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik etme: doğrulama, onaylama[/TD]
[TD]tasvir: anlatım, ifade etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teferru’: bir asıldan şubelere vs. ayrılma [/TD]
[TD]temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tereddüt: şüphe[/TD]
[TD]teşa’ub: kısım ve bölümlere ayrılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[TD]zımnî: gizli, örtülü [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şart edatı: Arapça’da, Türkçe’deki “eğer, şayet, …se, …sa” kelimelerinin karşılığı olarak kullanılan, kendi başına bir mânâsı olmadığı halde isim ve fiillerle birlikte mânâ kazanan edatlar, in, lev, emma gibi[/TD]
[TD]أَمَّا: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ف: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Temmuz 2012: 13:28 #805728Anonim
Evet bu أَمَّا iki cümle arasında lüzumu tesis etmek için vaz edilmiştir. Binaenaleyh, burada فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ
1 cümlesinin اَلَّذِينَ اٰمَنُوا
2 cümlesine lâzım ve zarurî olduğuna delâlet eder. Yani imanı olanın şe’ni, onun hak olduğunu bilmektir.Kendisinden daha kısa olan اَلْمُؤْمِنُونَ
3 kelimesine bedel اَلَّذِينَ اٰمَنُوا denilmesi, onun hak olduğunu bilmek iman sebebiyle olduğuna ve keza onun hak olduğunu bilmek iman olduğuna işarettir.Belâgat nokta-i nazarından makama daha münasip olan اَنَّهُ الْبَلِيغُ
4 cümlesine tercihan اَنَّهُ الْحَقُّ
5 denilmesi onların itirazlarından kastettikleri son neticeye işarettir. Çünkü onlarla maksatları, Allah’tan olduğunu nefyetmektir.اَنَّهُ الْحَقُّ Hakkaniyetin o temsile hasredilmesinden anlaşılır ki, takbih edilmeyip istihsan edilen yalnız بَعُوضَةً
6 temsilidir. بَعُوضَةً ’nin gayrısı ve بَعُوضَةً ’den daha iyisi, ayıplardan hâli olsa bile, belâgatçe بَعُوضَةً ’nin yerini tutamaz. Çünkü yalnız ayıplardan selâmet, kemâle delil olamaz.مِنْ رَبِّهِمْ
7 O temsilin, Rablerinden nâzil olduğunu ifade eden bu kayıt, onlar itirazlarına hedef ittihaz ettikleri, o temsilin nüzulü olduğuna işarettir.
[NOT]Dipnot-1 “Onlar bunun hak olduğunu bilirler.” Bakara Sûresi, 2:26.
Dipnot-2 İman edenler.
Dipnot-3 Mü’minler.
Dipnot-4 Şüphesiz ki o çok belagatlidir.
Dipnot-5 Şüphesiz ki o haktır.
Dipnot-6 Sivrisinek.
Dipnot-7 Rablerinden.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]delâlet etme: delil olma, işaret etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr: diğer, başka[/TD]
[TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasredilme: bir hüküm v.s. bir şeye ait kılınma, sınırlandırılma[/TD]
[TD]hâli: uzak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihsan etme: beğenme, güzel bulma[/TD]
[TD]ittihaz etme: edinme, kabul etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: mükemmellik[/TD]
[TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâzım: bir şeyden ayrılması mümkün olmayan şey, herhangi bir şey hatıra gelince hiçbir delile ihtiyaç olmadan o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey; meselâ[/TD]
[TD]makam: durum, hal, konum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasip: uygun, denk[/TD]
[TD]nefyetmek: inkâr etmek, reddetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i nazar: bakış noktası, açısı[/TD]
[TD]nâzil olma: inme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüzûl: inme[/TD]
[TD]selâmet: kusurdan uzak olma, sağlamlık, güvenirlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takbih etme: kötüleme, çirkin görülme[/TD]
[TD]temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tercihan: tercih olarak[/TD]
[TD]tesis etmek: kurmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaz etmek: koymak, yerleştirmek[/TD]
[TD]zarurî: zorunlu, gerekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şe’n: hâl, özellik, nitelik[/TD]
[TD]أَمَّا: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
16 Temmuz 2012: 13:31 #805729Anonim
وَاَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا
1 Bu اَمَّا evvelki اَمَّا gibi mâkabllerindeki icmâli tafsil etmekle, tahkik ve tekidi ifade ediyor.اَلَّذِينَ كَفَرُوا
2 ’nun اَلْكَافِرُونَ
3 kelimesine tercihan zikredilmesi, onların bu inkârı, kalblerinde rüsuh peydâ eden küfürden neş’et ettiğine ve onun için onları yine küfre götürdüğüne işarettir.Evvelki cümledeki يَعْلَمُونَ
4 ’nin mutabakatı için burada فَلاَ يَعْلَمُونَ
5 denmesi münasip iken, onun yerine zikredilen فَيَقُولُونَ
6 îcaz ve ihtisar için mukadder olan hallerden kinayedir.Takdir-i kelâm: “Küfrü olan adam, hakikati bilmez, tereddüde düşer, inkâra girer, istifham şeklinde istihkar eder, hakir görür.”
Ve keza, kendileri dalâlette oldukları gibi, ağızlarıyla halkı da dalâlete sürüklediklerine işarettir.
يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِ كَثِيرًا
7 Bu cümleden evvelki cümlede اَلَّذِينَ اٰمَنُوا
8 mukaddem olduğuna nazaran, burada ona münasip olan يَهْدِى بِهِ
9 nin takdimi lâzımken, يُضِلُّ بِهِ takdim edilmiştir. Çünkü bu kelâmdan maksat, inkâr edenlerin itirazlarını reddetmektir. Buna binaen, يُضِلُّ بِهِkesb-i ehemmiyet ettiğinden, takdim hakkını kazanmıştır.[NOT]Dipnot-1 Kafirler ise.
Dipnot-2 Küfredenler; Allah’ı inkar edenler.
Dipnot-3 Kâfirler; inkarcılar.
Dipnot-4 Bilirler.
Dipnot-5 Bilmezler.
Dipnot-6 Derler ki.
Dipnot-7 “Allah, onunla çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür.” Bakara Sûresi, 2:26.
Dipnot-8 İman edenler.
Dipnot-9 Onunla hidayete götürür.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]binaen: –dayanarak [/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakir: hor ve değersiz, önemsiz[/TD]
[TD]icmâl: özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtisar: kısaltma, özetleme[/TD]
[TD]istifham: soru sorma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihkar: küçümseme, aşağılama[/TD]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesb-i ehemmiyet etme: önem kazanma[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kinaye: bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, onun dışında başka bir mânâda kullanma san’atı[/TD]
[TD]mukaddem: evvel, önce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukadder: gr. lâfız olarak zikredilmediği halde gizli olarak kastedilen şey[/TD]
[TD]mutabakat: uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâkabli: öncesi[/TD]
[TD]münâsip: uygun, denk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazaran: –göre[/TD]
[TD]neş’et etme: doğma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rüsûh peydâ etme: kökleşme, derinleşme, yerleşme[/TD]
[TD]tafsil etmek: ayrıntılı olarak açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahkik: kesinlik[/TD]
[TD]takdim: öne geçirme, önce getirilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takdir-i kelâm: sözün gelişi; lâfız olarak zikredilmediği halde, görünen lâfzın altında kapalı olarak bulunan söz, mânâ[/TD]
[TD]tekid: pekiştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tercihan: tercih olarak[/TD]
[TD]tereddüt: şüphe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]îcâz: vecizlik, geniş bir mânâyı az sözle anlatma[/TD]
[TD]اَمَّا: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
16 Temmuz 2012: 13:35 #805730Anonim
S – Dalâlet yerine يُضِلُّ
1 hidayet yerine يَهْدِى
2 yani masdardan fiile olan udulden maksat nedir?C – Fiil-i muzâri, teceddüd ve istimrara delâlet ettiğinden, yirmi üç sene devam eden nüzul-ü Kur’ân’ın parça parça teceddüdü nisbetinde, onların zulmet-i küfriyelerine kat kat zulmetlerin ilâvesine sebebiyet verdiğine, mü’minlerin de nüzulün teceddüdü nisbetinde nur-u imanlarının derece derece yükselmesine bâis olduğuna işarettir.
Ve keza, bu cümle مَاذاَ اَراَدَ اللهُ
3 ilâ âhir, cümlesiyle işaret edilen istifhama cevap olduğu için, her iki fırkanın vaziyetlerini beyan etmek icap etmiştir. Ve bu icaba binaen, masdara tercihan fiil zikredilmiştir. Yani bir fırkanın vaziyeti dalâlet, ötekisinin de hidayettir.كَثِيرًا
4 Evvelki كَثِيرًا ’dan kemiyet ve adetçe çokluk irade edilmiştir.İkinci كَثِيرًا ’dan keyfiyet ve kıymetçe çokluk kastedilmiştir. Ve aynı zamanda, Kur’ân’ın nev-i beşere rahmet olduğunun sırrına işarettir.
Evet, insanların az bir kısmının fazilet ve hidayetlerini çok görmek ve göstermek, Kur’ân’ın beşere karşı merhametli ve lütufkâr olduğunu gösterir.
Ve keza, bir fazilet sahibi, bin faziletsize mukabildir. Bu itibarla, fazileti taşıyan, az olsa da çok görünür.
وَمَا يُضِلُّ بِهِۤ اِلاَّ الْفَاسِقِينَ
5 Evvelki cümlede mutlak ve müphem olarak zikredilen كَثِيرًا
6 ’den
[NOT]Dipnot-1 Saptırır.
Dipnot-2 Hidayete erdirir; imana ulaştırır.
Dipnot-3 Allah bununla ne irade etti.
Dipnot-4 Çokları.
Dipnot-5 “Verdiği misallerle Allah, ancak fasıkları saptırır.” Bakara Sûresi, 2:26.
Dipnot-6 Çokları.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak, izah etmek[/TD]
[TD]beşer: insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: –dayanarak [/TD]
[TD]bâis olma: sebep olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
[TD]delâlet etme: delil olma, işaret etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fazilet: güzel ahlâk, üstünlük, erdem[/TD]
[TD]fiil-i muzârî: Arapçada şimdiki, geniş ve gelecek zamanı ifade eden fiil kipi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fırka: sınıf, grup[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icap etmek: gerekmek[/TD]
[TD]ilâ âhir: sonuna kadar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istifham: soru[/TD]
[TD]istimrar: devamlılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibar: özellik; bakımdan[/TD]
[TD]kemiyet: sayıca çokluk, nicelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keyfiyet: nitelik, özellik[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lütufkâr: iyilik ve bağışta bulunan[/TD]
[TD]masdar: gr. şahıs ve zaman göstermeyen, ancak olumlu veya olumsuz bir fiil ve oluşa delâlet eden kelimedir ve bütün fiil ve türevler kendinden doğar; kaynak kelime[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhamet: acıma, şefkat[/TD]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutlak: kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi[/TD]
[TD]müphem: kapalı, örtülü, belirsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
[TD]nev-i beşer: insanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbet: oran[/TD]
[TD]nur-u iman: iman nuru, aydınlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüzul-ü Kur’ân: Kur’ân’ın inişi, gönderilişi[/TD]
[TD]nüzûl: inme, iniş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: merhamet, ihsan, bağış[/TD]
[TD]teceddüd: yenilenme, tazelenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tercihan: tercih olarak[/TD]
[TD]udûl: dönme, vazgeçme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[TD]zulmet-i küfriye: küfür, inkâr karanlığı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
16 Temmuz 2012: 13:38 #805731Anonim
hasıl olan vesveseleri, korkuları, tereddütleri bu cümle ile şöyle def etmiştir ki: “Dalâlete gidenler, fâsıklardır. Dalâletlerinin menşei de fısktır. Fıskın sebebi ise kisbleridir. Suç onlarda olup, Kur’ân’da değildir. Dalâleti halk etmek, yaptıklarının cezası içindir.”Yine bilinmesi lâzımdır ki, bu cümlelerin herbirisi mâkablini şerh ve beyan eder, mâbadi de onu tefsir eder. Demek her cümle, mâkabline delil, mâbadine neticedir. İki silsile ile bunu izah edeceğiz.
1. Allah, o temsilden hayâ etmez. Çünkü O, temsili terk etmez. Hem o temsil beliğdir. Hem o temsil haktır. Hem o temsil, Allah’ın kelâmıdır. Bunu da mü’min olan kimseler bilir.2. Allah, münkirlerin dedikleri gibi, o temsilden hayâ etmez. O münkirler, “O temsilin terki lâzımdır” diyorlar. Zira o temsilin hikmetini bilmezler. Hem “Bunda ne faide var?” derler. Hem inkâr ediyorlar; zira hakîr görüyorlar. Hem, işitmeleriyle dalâlete girdiler; zira Kur’ân onları dalâlete attı. Hem onlar fıskla kabuklarından çıktılar, hem Allah’a olan ahidlerini bozdular, hem sıla-i rahmi kestiler, hem arzda Allah’ın nizam ve intizamını ifsad ettiler. Binaenaleyh, hâsir ve zararlı onlardır. Dünyada vicdan, kalb ve ruhun azabı ile, âhirette de Allah’ın gazabıyla ebedî bir azap içinde kalan onlardır.
﴿ اَلَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَاۤ اَمَرَ اللهُ بِهِۤ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى اْلاَرْضِ
1 ﴾
Evvelâ bilinmesi lâzımdır ki, Kur’ân-ı Kerimin i’câz ve nazmında şek ve şüpheleri ika eden fâsıkların, bilhassa bu makamda, bu cümlede mezkûr sıfatlarla
[NOT]Dipnot-1 “Fâsıklar öyle kimselerdir ki, Allah’a itaatten çıkıp, mîsak-ı ezelîde yaptıkları ahidlerini bozarlar ve Allah’ın akrabalar ve mü’minler arasında emrettiği bağlantıyı keserler; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkarırlar.” Bakara Sûresi, 2:27.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]ahid: verilen söz, andlaşma[/TD]
[TD]arz: yeryüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azab: acı, sıkıntı[/TD]
[TD]beliğ: belâğatli; maksada ve hâle uygun olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan: açıklama, anlatma[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]def etme: uzaklaştırma[/TD]
[TD]ebedî: sonsuz, sonu olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâsık: yoldan çıkmış, günahkâr[/TD]
[TD]fısk: günah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gazab: ceza[/TD]
[TD]hakîr: hor ve değersiz, önemsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
[TD]hayâ etme: terk etme, çekinme, utanma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, yarar, sır[/TD]
[TD]hâsir: hüsrâna düşen, zarara giren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsıl olma: meydana gelme[/TD]
[TD]ifsad etmek: bozmak, bozgunculuk yapmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ika etme: şüphe vs. şeyleri ortaya atma, verme[/TD]
[TD]intizam: düzenlilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz: mu’cizelik; Kur’ân’ın, bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülüğü[/TD]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kisb: kazanım, kazanma[/TD]
[TD]menşe: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: anılan, sözü geçen[/TD]
[TD]mâbadi: sonrası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâkabli: öncesi[/TD]
[TD]münkir: inanmayan, inkar eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
[TD]nazm: diziliş, tertip ve düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam: düzen, sistem, kanun[/TD]
[TD]silsile: zincir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfat: nitelik, özellik[/TD]
[TD]sıla-i rahm: akrabalık bağı, ilişkisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir: açıklama, yorum[/TD]
[TD]temsil: kıyaslama tarzında benzetme, örnekleme; analoji[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tereddüt: şüphe[/TD]
[TD]vesvese: kuruntu, şüphe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikredilme: anılma, belirtilme[/TD]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
[TD]şek: şüphe, tereddüt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şerh: izah, açıklama [/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Temmuz 2012: 13:41 #805733Anonim
tavsifleri, pek yüksek ve lâtif bir münasebeti taşıyor. Evet, sanki Kur’ân-ı Kerim diyor ki: “Kur’ân-ı ekber denilen kâinatın nizamında kudret-i ezeliyenin i’câzını göremeyen veya görmek istemeyen o fâsıkların, Kur’ân-ı Kerîmin de nazm ve i’câzında tereddütleri ve kör gözleriyle i’câzını göremeyip inkâr etmeleri, baîd ve garip değildir. Zira onlar, kâinattaki nizam ve intizamı, tesadüfe; ve tahavvülat-ı garibeyi ve inkılâbât-ı acibeyi, abesiyete ve tesadüfe isnad ettiklerinden, bozulmuş olan ruhlarının gözünden o nizam tesettür edip görünmediği gibi, pis fıtratlarıyla da, Kur’ân’ın mu’ciz olan nazmını karışık, mukaddemelerini akîm, semerelerini acı gördüler.”﴾يَنْقُضُونَ﴿“Örülmüş kalın bir şeridi açıp dağıtmak” mânâsını ifade eden نَقَضَ tâbiri, yüksek bir üslûba işarettir. Sanki Cenâb-ı Hakkın ahdi meşiet, hikmet, inayet’in ipleriyle örülmüş nûranî bir şerittir ki; ezelden ebede kadar uzanmıştır. Bu nuranî şerit, kâinatta nizam-ı umumî şeklinde tecellî ederek, silsilelerini kâinatın envaına dağıtırken, en acip silsilesini nev-i beşere uzatmıştır ve ruh-u beşerde pek çok istidat ve kabiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o istidatların terbiyesini ve neticesini, cüz-ü ihtiyarînin eline vermiştir. O cüz-ü ihtiyarînin yuları da, şeriatın, yani delâil-i nakliyenin eline verilmiştir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakkın ahdini bozmamak ve ifa etmek, ancak o istidatları lâyık ve münasip yerlerine sarf etmekle olur.
Ahdin nakzı ise, bozmak ve parçalamaktan ibarettir. Meselâ, bazı enbiyayı iman ve tasdik, bazılarını inkâr ve tekzip; bazı hükümleri kabul, bazılarını red; bazı âyetleri tahsin, bazılarını kabih ve çirkin görmek gibi. Zira böylece yapılan nakz-ı ahd nazmı, nizamı, intizamı ihlâl eder, bozar.
[TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı ekber: büyük Kur’ân; kâinat kitabı[/TD]
[TD]abesiyet: faydasızlık, gayesizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahd: verilen söz, söz verme[/TD]
[TD]akîm: neticesiz, meyvesiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]baîd: uzak[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz-i ihtiyarî: insandaki az bir irade serbestliği[/TD]
[TD]delâil-i nakliye: âyet ve hadis gibi nakle dayanan deliller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebed: sonu olmayan, sonsuzluk[/TD]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
[TD]ezel: başlangıcı olmayan sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâsık: hak yoldan çıkmış, günahkâr[/TD]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garip: tuhaf, şaşırtıcı[/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin Cenâb-ı Hak tarafından belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifa etmek: yerine getirmek[/TD]
[TD]ihlâl etmek: bozmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen, düzenlilik[/TD]
[TD]inkılâbât-ı acîbe: şaşırtıcı ve hayret verici değişimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: düzenlilik[/TD]
[TD]isnad etme: dayandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidat: kabiliyet, meziyet[/TD]
[TD]i’câz: mu’cizelik; Kur’ân’ın, bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülüğü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabih: çirkin[/TD]
[TD]kudret-i ezeliye: Allah’ın ezelden beri var olan kudreti, güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış her şey[/TD]
[TD]lâtif: ince, güzel, hoş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşiet: Cenab-ı Hakkın irade ve dilemesi [/TD]
[TD]mukaddeme: maksada girmeden önce söylenen ve maksad için esas olan söz, önsöz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’ciz: mu’cizeli; Kur’ân’ın bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülüğü[/TD]
[TD]münasebet: alâka, bağlantı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münâsip: uygun[/TD]
[TD]nakz: bir hükmü yok sayma, bozma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nakz-ı ahd: ahdi ve antlaşmayı bozma[/TD]
[TD]nazm: diziliş, tertip ve düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlar[/TD]
[TD]nizam: düzen, sistem, kanun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam-ı umumî: genel düzen, kanun, sistem[/TD]
[TD]nuranî: nurlu, aydınlık, parlak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ruh-u beşer: insan ruhu[/TD]
[TD]sarf etmek: harcamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[TD]silsile: zincir, art arda gelen şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabir: ifade, anlatım[/TD]
[TD]tahavvülat-ı garibe: tuhaf, hayret verici dönüşümler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahsin: övme, beğenme[/TD]
[TD]tavsif: nitelendirme, vasıflandırma, özelliklerini anlatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî: yansıma[/TD]
[TD]tekzip: yalanlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tereddüt: şüphe[/TD]
[TD]tesettür: örtünme, gizlenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üslûp: ifade ve söyleşi tarzı[/TD]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şerid: band, halat, ip[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Temmuz 2012: 13:44 #805734Anonim
﴾ وَيَقْطَعُونَ مَاۤ اَمَرَ اللهُ بِهِۤ اَنْ يُوصَلَ
1 ﴿ Bu cümledeki emir, iki kısımdır.Birisi, teşriîdir ki, sıla-i rahim ile tâbir edilen akraba ve mü’minler arasında şer’an emredilen muvasala hattıdır.
Diğeri, emr-i tekvînîdir ki, fıtrî kanunlarla âdetullahın tazammun ettiği emirlerdir. Meselâ, ilmin i’tâsı, mânen ameli emrediyor; zekânın i’tâsı, ilmi emrediyor; istidadın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, marifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesaretin verilmesi, cihadı mânen ve tekvînen emrediyor.İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer’an ve tekvînen tesis edilen muvasala hattını kesiyorlar. Meselâ akılları mârifetullaha, zekâları ilme küs olduğu gibi, akrabalara ve mü’minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar.
﴾ وَيُفْسِدُونَ فِى اْلاَرْضِ
2 ﴿ Evet, fıskla bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamayan bir şahıs gibi, çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki, maruz kaldığı o dehşetli hâlet, bir parça hafif olsun. Çünkü musibet umumî olursa hafif olur.Ve keza, bir şahsın kalbinde bir ihtilâl, bir fenalık hissi uyanırsa, yüksek hissiyatı, kemâlâtı sukut etmeye başlar; kalbinde tahribata, fenalığa bir meyil, bir zevk peyda olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs, bütün lezzetini, zevkini tahribatta, fenalıkta bulur. İşte o vakit, o şahıs, tam mânâsıyla arzda yırtıcı bir hayvan, ihtilâli çıkarıp büyüten bir belâ, fesadı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir.
S – Bir fâsıkın fıskıyla arzın müteessir olması akıldan uzaktır.
C – Madem ki arzda nizam var; muvazene de olmalıdır. Hattâ nizam, muvazeneye tâbidir. Binaenaleyh, bir makinenin dişleri arasına küçük birşey düşerse, makine müteessir olur, belki faaliyeti de durur. Veya faraza iki dağ bir teraziyle tartılırken, terazi muvazi olduğu vakit bir gözüne bir ceviz ilâve edilirse, müvazenesi
[NOT]Dipnot-1 “O fasıklar, Allah’ın akrabalar ve mü’minler arasında emrettiği bağları keserler.” Bakara Sûresi, 2:27.
Dipnot-2 “Yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkarırlar.” Bakara Sûresi, 2:27.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]amel: iş yapma, uygulama; bilgiye uygun hareket etme[/TD]
[TD]arz: yeryüzü, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâ: büyük sıkıntı[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihad: din uğrunda çaba harcama[/TD]
[TD]emr-i tekvinî: Allah’ın yaratılışa koyduğu kanun, emir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]faraza: varsayalım ki[/TD]
[TD]fenalık: kötülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fesad: bozgunculuk[/TD]
[TD]fâsık: hak yoldan çıkmış, günahkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fısk: günah[/TD]
[TD]fıtrî: yaratılıştan gelen, tabii[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hissiyat: duygular, hisler[/TD]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâl: karışıklık, bozukluk[/TD]
[TD]istidat: kabiliyet, meziyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’tâ: verme, bahşetme[/TD]
[TD]kemâlât: iyilikler, olgunluklar, üstün özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]kudret: güç, kuvvet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maruz kalma: tesirinde kalma, uğrama[/TD]
[TD]meyil: arzu, istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musibet: belâ, sıkıntı[/TD]
[TD]muvasala hattı: iki şey arasındaki bağ, ilişki, irtibat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazene: ölçü, denge[/TD]
[TD]muvazi: denk, eşit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mârifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma[/TD]
[TD]müteessir olma: tesir altında kalma, etkilenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
[TD]nizam: düzen, kanun, sistem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]peydâ olma: meydana gelme[/TD]
[TD]sukut etme: düşme, alçalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıla-i rahm: akrabalık bağı, ilişkisi[/TD]
[TD]tabir: ifade, anlatım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar[/TD]
[TD]tazammun etme: içerme, içine alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekvînen: kâinat ve fıtrat kanunları ile[/TD]
[TD]teşriî: yasamayla ilgili; şeriata dair, şeriatle belirlenen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbi: bağlı[/TD]
[TD]umumî: genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdetullah: Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipler[/TD]
[TD]âfet: felâket, musibet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şer’an: dinen, şeriata göre[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Temmuz 2012: 13:47 #805735Anonim
bozulur. Dünyanın da manevî nizam makinesi böyledir. Mütemerrid bir fâsıkın fıskı, arzın muvazene-i mâneviyesinin bozulmasına vesile olabilir.﴿ اُولٰۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
1 ﴾
اُولٰۤئِكَ
2 üç şeyi ifade ediyor:Birisi ihzar, ikincisi mahsusiyet, üçüncüsü uzaklıktır.
Demek bu اُولٰۤئِكَ gaip olan o fâsıkları ihzar eder, mahsus bir şekilde gösterir.
S – Onların ihzarını icap eden sebep nedir?
C – Sâmiin talep ve isteğidir. Evet, onların pis ahvâlini işiten sâmi, onlara karşı hissettiği hiddet ve nefretini izale için, hüsran ile tecziye ve tavsiflerinde, sanki onları karşısında hazır olarak görmek istiyor, tâ “Oh, oh!” demekle kalbi rahat olsun.
Müşahedeleri mümkün olmadığı halde اُولٰۤئِكَ ile mahsus gösterilmeleri, güya pis ahvalleri, habis sıfatları ve şöhret ve kesretleri öyle bir hadde bâliğdir ki, herkesin nazar-ı nefreti önünde onların o hallerini tecessüm ettirerek mahsus bir şekilde gösterir. Ve bu işaretten, hasârete mahkûm olduklarının sebebi de anlaşılmış olur.
O fâsıklara râci olan اُولٰۤئِكَ ’nin ifade ettiği uzaklık ise, onların tarik-ı haktan uzaklıkları öyle bir dereceye baliğdir ki, bir daha tarik-ı hakka rücuları mümkün olmayıp, bu yüzden zemme, tahkire müstahak olduklarına işarettir.
Hasrı ifade eden هُمْ
3 hasâretin onlara münhasır olduğuna delâlet eder. Hattâ
[NOT]Dipnot-1 “İşte onlar, gerçekten zarara uğrayanlardır.” Bakara Sûresi, 2:27.
Dipnot-2 İşte onlar (bk. n-ḥ-v: ism-i işaret).
Dipnot-3 Onlar (bk. n-ḥ-v: zamir)
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]ahvâl: haller, durumlar
[/TD]
[TD]bâliğ: varan, ulaşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etme: delil olma, işaret etme[/TD]
[TD]fâsık: hak yoldan çıkmış, günahkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fısk: günah[/TD]
[TD]gaip: o anda bulunmayan, görünmeyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]güya: sanki[/TD]
[TD]habis: kötü, pis[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]had: sınır[/TD]
[TD]hasr: sınırlandırma, ait kılma; bir hükmün yalnızca bir şeye veya bir şahsa verilmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasâret: zarar, ziyan[/TD]
[TD]hiddet: öfke, kızgınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsran: zarar, kayıp [/TD]
[TD]icap etme: gerektirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihzar: getirmek; o anda olmayan bir şeyi zihnen huzura getirme, görünür kılma[/TD]
[TD]izale: giderme, ortadan kaldırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret: çokluk[/TD]
[TD]mahsus: duyularla hissedilen, algılanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsusiyet: dış duyularla hissedilebilir, algılanabilir[/TD]
[TD]muvazene: ölçü, denge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazene-i mâneviye: mânevî denge[/TD]
[TD]münhasır: ait, mahsus, sınırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstahak olma: hak etme, lâyık olma[/TD]
[TD]mütemerrid: inatçı, asi, ayak direyen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede: görme, seyretme[/TD]
[TD]nazar-ı nefret: nefret bakışı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam: düzen, kanun, sistem[/TD]
[TD]râci: ait, yönelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rücu: dönme[/TD]
[TD]sâmi: dinleyici, işitici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahkir: aşağılama, hakaret etme[/TD]
[TD]tarik-ı hak: hak ve hakikat yolu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tavsif: vasıflandırma, nitelendirme, özelliklerini anlatma[/TD]
[TD]tecessüm ettirme: cisimleşme, cisim halinde getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecziye: cezalandırma[/TD]
[TD]vesîle: sebep, vasıta[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zem: kınama, kötüleme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Temmuz 2012: 13:50 #805736Anonim
mü’minlerin bazı dünya lezzetlerinde hasâretleri, hasâret sayılmaz. Ve yine mü’minlerden ehl-i ticaretin ticaretlerinde vâki olan zararları hasaret değildir.اَلْخَاسِرُونَ
1 ’deki harf-i târif, cinsi ve hakikati ifade eder. Yani, “Hüsran görenlerin hakikatini, cinslerini görmek isteyen varsa, onlara baksın.”Ve keza, onların meslekleri mahz-ı hasârettir, başka hasâretlere benzemiyor.
اَلْخَاسِرُونَ Hasâretin mutlak bırakılması, yani birşeyle takyid edilmemesi, hasâretin bütün envâına şâmil olduğuna işarettir. Meselâ, vefâ-i ahidde nakz ile hasâret ettiler sıla-i rahimde kat’ ile, ıslahda ifsad ile, imanda küfür ile, saadet-i ebediyede şekavetle yaptıkları hasâretler gibi.

[NOT]Dipnot-1 Hüsrana uğrayanlar.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]ehl-i ticaret: ticaret yapanlar, tüccarlar[/TD]
[TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harf-i târif: gr. Arapça’da isimlerin başına konulan ve onu belirli ve bilinen hale getiren “elif” ve “lam” takısı[/TD]
[TD]hasâret: zarar, ziyan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifsad: bozmak, bozgunculuk yapmak[/TD]
[TD]kat’: kesme, koparma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
[TD]mahz-ı hasâret: sırf zarar, tamamen zarar ve ziyan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutlak: kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi ki her türlü kitabı içine alır[/TD]
[TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nakz: bozma [/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıla-i rahm: akrabalık bağı, ilişkisi[/TD]
[TD]takyid: sınırsız, genel bir mânâ ifade eden bir sözü, nitelik, durum, gaye bakımından ve belirli şartlara bağlı olarak bir mânâya gelecek şekilde sınırlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vefâ-i ahid: sözünü yerine getirme, sözünde durma konusu[/TD]
[TD]vâki olma: meydana gelme, oluşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ıslah: düzelme, arabuluculuk yapma, barıştırma[/TD]
[TD]şekavet: mutsuzluk, sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şâmil: içine alan, kapsamlı[/TD]
[/TR]
[/TABLE] -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.