- Bu konu 21 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
26 Kasım 2011: 20:48 #674815
Anonim
Lâsiyyemalar
Onuncu Sözün bir cihette esası ve Yirmi Sekizinci Sözün Arabî ikinci makamıdır.
Kâinatın bütün zerratı, müçtemian ve münferiden, lisan-ı acz ve fakr ile vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ettikleri Sâni-i Hakîme hamdler, senâlar, şükürler olsun. Ve kâinatın tılsımını açıp, âyâtını keşf ve beyan eden Resulü ile âl ü ashabına ve sair enbiya ve mürselîn ihvanına ve ibâd-ı sâlihîne salât ü selâmlar olsun.
Arkadaş! Tabiat ve esbab, bazı insanlara şükür kapısını kapatıp şirk ve küfür kapısını açmıştır. Halbuki, şirkin temeli sayısız muhalâttan kurulmuş olduğundan haberleri yok. O muhalattan bir taneyi beyan edeyim ki, şirkin ne kadar fena bulunduğunu kör gözleriyle görsünler. Şöyle ki:
Şirk sahibi, cehalet sarhoşluğunu terk ve ilim gözüyle küfrüne baktığı zaman, o küfrü iman ve iz’an edebilmek için, bir zerre-i vahideye bir ton ağırlığında bir yük yükletmeye ve her zerrede sayısız matbaaları icad edip tabiat ve esbabın eline vermeye ve bütün masnuatta bütün san’at inceliklerini tabiata ders vermeye muztar ve mecbur olur. Zîra, hava unsurundan, meselâ, herbir zerre, bütün nebatlar, çiçekler, semereler üstünde konup bünyelerinde vazifesini yapmak salâhiyetindedir.
[TABLE]
[TR]
[TD]Arabî: Arapça[/TD]
[TD]Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atla yapan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ashab: arkadaşlar, Peygamber Efendimizi görmüş olan mü’minler[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak, izah etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bünye: yapı; beden[/TD]
[TD]cehalet: cahillik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esas: temel[/TD]
[TD]esbab: sebebler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fakr: fakirlik[/TD]
[TD]fena: kötü, çirkin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd: övgü, teşekkür, minnet[/TD]
[TD]ibâd-ı sâlihîn: Allah’ın sevgili kulları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad etmek: var etmek, yaratmak[/TD]
[TD]ihvan: kardeşler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iman ve iz’an etmek: inanmak ve kabul etmek[/TD]
[TD]keşf: gizli bir şeyi açığa çıkarma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küfür: Allah’ı inkâr etme, inançsızlık, dinsizlik[/TD]
[TD]lisan-ı acz: acizlik dili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâsiyyema: özellikle; bilhassa[/TD]
[TD]masnuat: san’atla yaratılmış varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalât: muhaller, olması mümkün olmayan şeyler[/TD]
[TD]muztar olmak: mecbur olmak, çaresiz kalmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münferiden: tek olarak[/TD]
[TD]mürselîn: resuller, peygamberler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müçtemian: topluca, hepsi birden[/TD]
[TD]nebat: bitki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]resul: elçi, peygamber[/TD]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]salât ve selam: Peygamberimiz (a.s.m.) için yapılan dua ve niyaz[/TD]
[TD]semere: meyve[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]senâ: övgü[/TD]
[TD]tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa; doğadaki kanunlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tılsım: sır, gizli gerçek[/TD]
[TD]unsur: element, temel yapı taşı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: Allah’ın birliği[/TD]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrat: zerreler, atomlar[/TD]
[TD]zerre: atom, maddenin çok küçük parçası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre-i vahide: bir tek zerre, atom[/TD]
[TD]zîra: çünkü, şundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âl: âile; âile çevresi; soyundan gelenler; Peygamberimizin (a.s.m.) en yakın akrabaları; Ehl-i Beyt[/TD]
[TD]âyât: âyetler, deliller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet etmek: şahid olmak[/TD]
[TD]şirk: Allah’a ortak koşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şirk sahibi: Allah’a ortak koşan[/TD]
[TD]şükür: medih, övgü; Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Kasım 2011: 20:50 #800308Anonim
Eğer bu zerreler, yaptıkları vazifelerde memur olup Cenâb-ı Hakkın emir ve iradesine tâbi oldukları kâfirâne inkâr edilirse, o zerre herhangi bir bünyeye girse, o bünyenin bütün cihazatını, keyfiyetiyle teşekkülünü bilmesi lâzımdır. Bu bilginin o zerrede bulunmasını ancak o kâfir itikad edebilir.Maahaza, bir semere, bir şecerenin bir misal-i musağğarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter-i a’mâlidir. O ağacın tarih-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibarla, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev’ine, belki küre-i arza nâzırdır. Öyleyse, bir semerenin san’atındaki azamet-i mâneviyesi, arzın cesameti nisbetindedir. O zerreyi, san’atça hâvi olduğu o azamet-i mâneviyeyle bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz olmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla, akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?
Arkadaş! Her birşey için iki suret ve şekil vardır:
Biri: Maddiyedir ki, âdeta bir gömlek gibi, herşeyin vücuduna göre kaderin takdiriyle biçilmiş şu görünen suretlerdir.Diğeri: Mâkuledir ki, birşeyin yaşadığı bir ömürde mürur-u zamanla değiştirdiği muhtelif maddî suretlerin içtimâından tasavvur edilen bir suret-i vehmiyedir.
Bir ateşin sür’atle tedvirinden hasıl olan daire-i vehmiye gibi, herşeyin tarih-i hayatını bildiren ve kadere medar olan ve mukadderat-ı eşya denilen şu ikinci suret, mâkuledir. Suret-i maddiye itibarıyla herşeyin bir nihayeti, bir gayesi olduğu gibi, suret-i mâneviye itibarıyle de bir nihayeti ve gizli bazı hikmetler için
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]ahmaklık: akılsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yer, dünya[/TD]
[TD]azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bina etmek: yapmak, inşa etmek[/TD]
[TD]bünye: yapı; beden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cesamet: büyüklük[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, donanımlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i vehmiye: vehmî daire; olmadığı halde var görülen daire[/TD]
[TD]defter-i a’mâl: amellerin kaydedildiği defter[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emir ve irade: Allah’ın yaratılışa dair emir ve dilemesi[/TD]
[TD]haml: yüklenme, üstlenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasıl olmak: meydana gelmek, ortaya çıkmak[/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye, ince sır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâvi olmak: ihtiva etmek, içine almak[/TD]
[TD]itibarıyla: bakımından, özelliğiyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itikad etmek: inanmak[/TD]
[TD]içtimâ: toplanma, bir araya gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması[/TD]
[TD]keyfiyet: özellik, mahiyet, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfir: Allah’ı veya Onun kesin olarak bildirdiği şeylerden herhangi birini inkâr eden kimse[/TD]
[TD]kâfirâne: kâfirce, inançsızca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küfür: inkâr ve inançsızlık[/TD]
[TD]küre-i arz: yer küre, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
[TD]maddiye: maddî, maddeye ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddî suret: maddî şekil, dış görünüş[/TD]
[TD]medar olan: dayanak noktası olan, kaynak olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misal-i musağğar: küçültülmüş nümune, örnek[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukadderat-ı eşya: yaratılmış her şeyin ileride hangi durumda olacağının Allah tarafından bilinmesi, takdir olunması[/TD]
[TD]mâkule: akıl çerçevesinde, tasavvur edilen hayal edilen, tasavvur edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münkir: inkâr eden[/TD]
[TD]mürur-u zaman: zamanın geçmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’i: çeşit, tür[/TD]
[TD]nihayet: sonuç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbet: oran, ölçü[/TD]
[TD]nâzır: bakar, yönelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]salâhiyet: gerekli şartlara sahip olma[/TD]
[TD]san’atça: san’at itibariyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret-i maddiye: maddî suret; maddenin dış görünüşü, biçimi[/TD]
[TD]suret-i mâneviye: mânevî suret; maddî olmayan şekil, biçim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret-i vehmiye: vehmî suret; var olmadığı halde varsayılan suret, şekil[/TD]
[TD]sür’at: hız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takdir: herhangi bir şeyin ne ve nasıl olacağını belirleme[/TD]
[TD]tarih-i hayat: bir hayat boyu yaşanan hadiseler, özgeçmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasavvur edilmek: zihinde canlandırarak düşünülmek, hayal edilmek[/TD]
[TD]tedvir: döndürme, çevirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşekkül etmek: belirli özelliklerle meydana gelmek, şekillenmek[/TD]
[TD]tâbi olmak: uymak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: beden, yapı[/TD]
[TD]zerre: atom, maddenin çok küçük parçası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz olmak: güçsüz, zayıf olmak[/TD]
[TD]şecere: ağaç[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Kasım 2011: 20:52 #800309Anonim
bir gayesi de vardır. Binaenaleyh, herşeyin suret-i maddiyesinde, kudret-i Rabbânî ustadır, kader mühendistir. Suret-i mâneviyesinde ise, kader mistardır, yani, teşekkülâtın çizgilerini çizer; kudret mastardır, yani o çizgiler üstünde yapılan teşekkülât, kudretten sudur eder.Ey kâfir! Bunu işittikten sonra iyice düşün. Bir zerreye bir terzilik san’atını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine hâlık ittihaz ettiğin tabiat ve esbab, herşeyin muhtelif ve mütenevvi suretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır?
Bak, ey gözden mahrum kâfir! Şecere-i hilkatin semeresi ve kuvvet ve ihtiyarca esbabdan üstün olan insan, terziliğin bütün kabiliyetlerini, bilgilerini cem edip dikenli bir şecerenin âzâlarına uygun bir gömleği dikemez. Halbuki, Sâni-i Hakîm herşeyin nemâsı zamanında pek muntazam, cedid ve taze taze gömlekleri ve yeşil yeşil hulleleri kemâl-i sür’at ve sühuletle yapar, giydirir. Fesübhânallah!
Evet, münezzehtir, herşeyin vücudu emrine bağlı olan Allah münezzehtir. Herşeyin içyüzü elinde bulunan Sâni münezzehtir. Bütün mahlûkata merci olan Sâni münezzehtir.
Arkadaş! Herbir mevcudun üstünde, Sâni-i Ehad ve Samedin bir sikkesi, bir hâtemi olup, o mevcudun Sâni-i Ehad ve Samedin mülkü ve eser-i san’atı olduğuna şehadet ediyorlar.
Evet, gayr-ı mütenahi ehadiyet sikkelerinden ve samedâniyet hâtemlerinden, yalnız bahar mevsiminde sahife-i arza darb edilen sikkeye bak ki, şu zikredilecek
[TABLE]
[TR]
[TD]Fesübhânallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” mânâsına gelen bir tür hayret ifadesi[/TD]
[TD]Samed: Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, fakat herşey Kendisine muhtaç olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: her şeyin san’atkârı olan Allah[/TD]
[TD]Sâni-i Ehad: Zâtı bir olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cedid: yeni[/TD]
[TD]cem etmek: toplamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]darb edilme: basılma, damga vurulma; basılan vurulan[/TD]
[TD]ehadiyet: Allah’ın birliğinin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]eser-i san’at: san’at eseri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mütenahi: sonu olmayan, nihayetsiz[/TD]
[TD]hulle: elbise[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlık: yaratıcı[/TD]
[TD]hâtem: mühür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar: irade, dileme; istediği şekilde hareket edebilme[/TD]
[TD]ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması[/TD]
[TD]kemâl-i sühulet: noksansız bir kolaylık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i sür’at: noksansız bir hız, ideal hız
[/TD]
[TD]kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret-i Rabbânî: her şeyi terbiye ve idare eden Allah’ın kudreti[/TD]
[TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği bir şeyi inkâr eden kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar[/TD]
[TD]mastar: kaynak, güç merkezi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merci: başvurulacak, sığınılacak yer[/TD]
[TD]mevcud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mistar: şablon; plân; çizelge[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli, tertipli[/TD]
[TD]mülk: sahip olunan şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce[/TD]
[TD]mütenevvi: çeşit çeşit, değişik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nemâ: gelişme, büyüme, çoğaltma[/TD]
[TD]sahife-i arz: yeryüzü sahifesi; bir kitabın sayfasını andıran yeryüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]samedâniyet: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde, Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmaması[/TD]
[TD]semere: meyve[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikke: damga[/TD]
[TD]sudur etmek: ortaya çıkmak; meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]suret-i maddiye: maddî suret, şeklî görüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret-i mâneviye: mânevî suret; maddî olmayan şekil, biçim[/TD]
[TD]tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, doğadaki kanunlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşekkülât: varlıkların belli bir nizamla meydana getirilmesi[/TD]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: atom, çok küçük parça[/TD]
[TD]zikretmek: bildirmek, belirtmek, anlatmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzâ: organ[/TD]
[TD]şecere: ağaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere-i hilkat: yaratılış ağacı[/TD]
[TD]şehadet etmek: şahid olmak[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Kasım 2011: 20:54 #800310Anonim
müteselsil fıkralar, cümleler o sikkeyi güneş gibi gösteriyorlar ve izhar ediyorlar.Evet, sahife-i arzda pek garip, hakîmâne bir icad görünüyor. Bu görünen icadın gösterdiği kuvvet ve faaliyeti görmek istersen, şu gelen fıkralara dikkat et
1. O icad fiili, pek azîm ve geniş bir sehavet-i mutlakadan geliyor.
2. Bir suhulet-i mutlaka ile bir kuvvet-i mutlakadan çıkıyor.
3. Mutlak bir intizamla, sür’at-i mutlakada meydana geliyor.
4. Mevzun ve mizanlı olarak bir vüs’at-i mutlakada bulunuyor.
5. Güzel bir eser-i san’at olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.
6. Taallûk ettiği şeyler pek karışık olmakla beraber, büyük bir imtiyaz-ı mutlak ve adem-i iltibasla yapılıyor.
7. Mahall-i taallûku gayr-ı mütenahi olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik görünmez, ahsen şekilde husule gelir.
8. Efrad ve envâ arasında, bu’d-u mutlak ile beraber, tevafuk-u mutlak var.Arkadaş! Bu fıkraların herbirisi tek başına da o sikkeyi izhar etmeye kâfidir.
Bakınız, en harika bir sehavetle en harika bir hüsn-ü san’at, muhit bir kudretin hassasıdır.
Ve intizamla beraber harika bir suhulet, hiçbir şeyden âciz olmayan muhit bir ilim sahibine mahsustur.
Tartılmış gibi gayet mizanlı olmakla beraber, mu’cizâne bir sür’at-i mutlaka, herşeyi emrine ve kudretine teshir eden Zâta mahsustur.
Nevilerin pek dağınık bulunmasından, pek geniş bir tasarrrufla harika bir hüsn-ü san’at, ilim ve kudretiyle herşeyin yanında bulunan Zâta hastır.Kesret ve mebzuliyetle beraber her ferdin san’at itibarıyla kıymettar olması, sonsuz bir zenginlikle gayr-ı mütenahi hazinelere malik olan Zâta mahsustur.
[TABLE]
[TR]
[TD]Zât: Allah (c.c.)[/TD]
[TD]adem-i iltibas: herhangi bir karıştırma hâlinin olmaması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahsen: en güzel[/TD]
[TD]azîm: büyük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bu’d-u mutlak: sınırsız uzaklık[/TD]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: neviler, türler[/TD]
[TD]eser-i san’at: san’at eseri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferd: kişi, birey[/TD]
[TD]fıkra: bölüm, kısım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]gayr-ı mütenahi: sonu olmayan, sonsuz [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakîmâne: hikmetle; bir maksat ve faydaya yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde[/TD]
[TD]has: özgü, mahsus[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hassa: nitelik, özellik[/TD]
[TD]husule gelmek: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsn-ü san’at: san’at güzelliği[/TD]
[TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtiyaz-ı mutlak: varlıklar arasında tam ve kusursuz ayırımın olması[/TD]
[TD]intizam: düzen, tertip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarıyla: bakımından, özelliğiyle[/TD]
[TD]izhar etmek: açıklamak, göstermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret: çokluk[/TD]
[TD]kudret: Allah’ın güç, kudret ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvvet-i mutlaka: sınırsız, tam güç, kuvvet[/TD]
[TD]kâfi olmak: yeterli olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar olmak: kıymetli, değerli olmak[/TD]
[TD]mahall-i taallûk: bağlantılı ve ilgili olduğu yer, bölge [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsus: has, özgü[/TD]
[TD]mebzuliyet: bolluk, ucuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevzun: ölçülü[/TD]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhit: kapsayıcı, herşeyi kuşatan[/TD]
[TD]mutlak: kayıtsız, sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde[/TD]
[TD]mâlik olan: sahip olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteselsil: zincirleme, peş peşe[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahife-i arz: yeryüzü sayfası; bir kitabın sayfasını andıran yeryüzü[/TD]
[TD]sehavet: cömertlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sehavet-i mutlaka: tam bir cömertlik; sınırsız, şartsız cömertlik[/TD]
[TD]sikke: damga[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suhulet: kolaylık[/TD]
[TD]suhulet-i mutlaka: sınırsız, tam bir kolaylık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sür’at-i mutlaka: sınırsız hız[/TD]
[TD]taallûk etmek: bağlantılı olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme[/TD]
[TD]teshir etmek: boyun eğdirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevafuk-u mutlak: sınırsız uyum, uygunluk[/TD]
[TD]vüs’at-i mutlaka: sınırsız genişlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz olmak: güçsüz, zayıf[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Kasım 2011: 05:06 #800312Anonim
Efradın ziyadesiyle karışık olmasıyla beraber iltibassız ve fevkalâde imtiyaz ve teşahhuslara mazhar olmaları, herşeye basîr ve herşeye şehîd ve herbir fiili kendisini diğer bir fiilden men etmeyen Zâta mahsustur.Ve keza, arzda dağınık bulunan efrad arasındaki uzaklıkla beraber, suretçe, vücutça, teşkilâtça aralarında husule gelen tevafuk, küre-i arz yed-i tasarrufunda, ilminde, hükmünde, hikmetinde bulunan Zâta mahsustur.Ve keza, nev’in kesret-i efradıyla beraber her ferdin harikulâde bir hüsn-ü hilkate mâlik olması, Kadîr-i Mutlaka hastır ki, az çok, küçük ve büyük herşey Ona nisbeten birdir.
Geçen fıkraların herbirisinde, herşeyin tek bir Sâniin sun’u ve san’atı olduğuna delâlet eden başka bir âyet daha vardır. Evet, sehavetle kuvve-i iktisadiye arasında ve sür’atle mizanlı olmak arasında ve ucuzlukla kıymetli olmak arasında ve karışık olmakla mümtaz bulunmak arasında tezat vardır. Bu zıtları bir fiilinde cem etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni-i Kadîre mahsustur.
Hülâsa: Herbir fıkra, tek başına hâtem-i ehadiyeti izhara kâfi olduğu takdirde, fıkraların heyet-i içtimaiyesi pek zahir bir tarik-i evlâ ile hâtem-i ehadiyeti gösterir. İşte bu izahtan,
وَلَئِنْ سَئَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَ اْلاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللهُ
1
âyet-i kerîmesinin sırrı zahir oldu. Yani, o inatlı münkire, “Hâlık-ı Semavat ve Arz kimdir?” diye sorulduğu zaman, çar u nâçâr, “Allah’tır” diyecektir.
[NOT]Dipnot-1 Lokman Sûresi, 31:25.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Semavat ve Arz: yeri ve göğü yaratan Allah
[/TD]
[TD]Kadîr-i Mutlak: kudreti her şeyi kuşatan, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]Sâni-i Kadîr: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan ve kudreti sınırsız olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yer, dünya[/TD]
[TD]basîr: gören[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cem etmek: toplamak[/TD]
[TD]delâlet etmek: işaret etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[TD]ferd: kişi, şahıs[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[TD]fıkra: bölüm, kısım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sonsuz, sınırsız[/TD]
[TD]harikulâde: olağanüstü, şaşırtıcı şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]has: özgü[/TD]
[TD]heyet-i içtimaiye: bir şeyin tamamı, bireylerinin toplamı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: her şeyi bir fayda ve gayeye yönlendirme ve yerleştirme niteliği[/TD]
[TD]husule gelmek: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâtem-i ehadiyet: Allah’ın, her bir varlık üzerindeki birliğini gösteren mühür[/TD]
[TD]hükmü: hakimiyeti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: özetle[/TD]
[TD]hüsn-ü hilkat: yaratılış güzelliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltibassız: birbirine karışmayan[/TD]
[TD]imtiyaz: seçkinlik, diğerlerinden farklı olma, ayrılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izah: açıklama[/TD]
[TD]izhar: ortaya çıkarma, gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret-i efrad: fertlerin çokluğu[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, kudret ve iktidar[/TD]
[TD]kuvve-i iktisadiye: tutumluluk, iktisat gücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfi olmak: yeterli olmak[/TD]
[TD]küre-i arz: yer küre, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymetli olmak: değerli olmak[/TD]
[TD]mahsus: has, özgü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: erişmek, kavuşmak[/TD]
[TD]men etmek: yasaklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[TD]mâlik olmak: sahip olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümtaz bulunmak: benzerlerinden ayrılmış, seçilmiş bulunmak[/TD]
[TD]münkir: inkâr eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’i: tür, çeşit
[/TD]
[TD]nisbeten: bir şeye göre, oranla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sehavet: cömertlik[/TD]
[TD]sun’: san’atlı iş yapmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suretçe: şekil ve görünüm açısından[/TD]
[TD]sür’at: hız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sır: gizem, gizli gerçek; ince hakikat[/TD]
[TD]tarik-i evlâ: en uygun ve iyi yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevafuk: uyum, uygunluk[/TD]
[TD]tezat: zıtlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşahhus: belirlenme, şahıslanma, bir birey hâline gelme[/TD]
[TD]teşkilâtça: yapı ve şekillendirme açısından[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yed-i tasarruf: tasarruf eli; yönetimi ve hakimiyeti altında tutma[/TD]
[TD]zahir: görünen, açıkta olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahir olmak: açıkta olmak, görünmek[/TD]
[TD]ziyade: fazla, çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: delil[/TD]
[TD]âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın herbir cümlesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]çar u nâçâr: ister istemez, mecburen[/TD]
[TD]şehîd: her şeyi müşahede eden; gören[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Kasım 2011: 05:07 #800313Anonim
Arkadaş! Ulûhiyet, risalet, ahiret, kâinat arasında hakikatte telâzum vardır. Yani, bunlardan birisinin vücut ve sübutu, ötekisinin de vücut ve sübutunu istilzam eder. Birisine iman, ötekisine de imanı icab ettirir.Evet, meselâ, herbir kelimesi bir kitabı ve herbir harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın, kâtipsiz vücudu mümkün değildir. Kâinat kitabı da Nakkaş-ı Ezelînin vücub-u vücuduna bağlıdır. Sarhoş olmayanlar, ancak Nakkaş-ı Ezelîye iman etmekle kitab-ı kâinata şahit olabilirler.
Ve keza, pek çok san’at harikalarına ve nakış ve ziynetlerin garaibine müştemil olan bir binanın bâni ve sânisiz vücudu mümkün olmadığı gibi, bu âlemin vücudu da Sâniin vücuduna tâbidir. Dalâlet sarhoşluğuyla sarhoş olmayanlar, onu bunsuz tasdik edemezler.
Ve keza, deniz ve nehirlerin yüzünde, şemsin aksini gösteren kabarcıklardaki güneşin parıltısı, şemsin vücudunu inkâr etmekle mümkün olmadığı gibi, aklı bozuk olmayanlar için, kemâl-i intizamla tahavvül ve teceddüd eden şu kâinatın şuhudu, Bâni ve Sâniin vücub-u vücudunun tasdikiyle olabilir. Çünkü, şu muhteşem kâinatı meşiet ve hikmetiyle tesis ve kaza ve kaderinin düsturlarıyla tafsil ve âdetinin kanunlarıyla tanzim ve inayet ve rahmetinin namuslarıyla tezyin ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden, ancak ve ancak Bâni ve Sânidir.
Evet, Hâlık-ı Vâhid kabul edilmediği takdirde, kâinatın zerrat ve mürekkebatı adedince sonsuz ilâhların kabulüne mecburiyet hasıl olur. Ve aynı zamanda, herbir ilâhın şu kâinatı halk etmeye kàdir olması lâzımdır. Çünkü, zîhayatın herbir
[TABLE]
[TR]
[TD]Bâni: bina eden, kuran; bütün varlıkları bina eden ve yaratan Allah[/TD]
[TD]Hâlık-ı Vâhid: bir ve tek olan ve her şeyin yaratıcısı Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nakkaş-ı Ezelî: herşeyi san’atlı ve nakışlı bir şekilde işleyen, varlığı ezelî olan Allah[/TD]
[TD]Sâni: san’atkâr, san’atla iş yapan; herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adet: sayı, miktar[/TD]
[TD]akis: yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, akis; yansıma[/TD]
[TD]dalâlet: sapkınlık, doğru yoldan sapma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]düstur: kural, kanun[/TD]
[TD]esmâ: isimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garaib: şaşkınlık ve hayret verici şeyler[/TD]
[TD]hakikatte: gerçekte, aslında[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
[TD]hasıl olmak: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: her şeyi bir fayda ve gayeye sevk edip yerli yerine yerleştirme sıfatı, niteliği[/TD]
[TD]icab etmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilâh: tanrı[/TD]
[TD]inayet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanun: tabiat olaylarının bağlı olduğu İlâhî disiplin[/TD]
[TD]kaza: olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i intizam: kusursuz mükemmel düzen[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kitab-ı kâinat: kâinat kitabı[/TD]
[TD]kàdir olmak: güç ve iktidar sahibi olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâtip: yazan, yazıcı[/TD]
[TD]meşiet: irade, dileme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhteşem: ihtişamlı, göz kamaştırıcı, görkemli[/TD]
[TD]mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar; bileşikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müştemil olmak: içine almak, sarmak[/TD]
[TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namus: şeriat, maddî mânevî bütün ölçü ve keyfiyetleri düzen altına alan kalıp, kural[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risalet: elçilik, peygamberlik[/TD]
[TD]sübut: sabit olma, kesin olarak var olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât: sıfatlar[/TD]
[TD]tafsil: açıklama, ayrıntılarıyla anlatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahavvül etmek: değişmek, dönüşmek[/TD]
[TD]tanzim: düzenleme, düzene koyma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[TD]teceddüd etmek: tazelenmek, yenilenmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telâzum: karşılıklı gerektirme, birbirini gerekli kılma[/TD]
[TD]tenvir etmek: aydınlatmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesis: kurma, yerleştirme[/TD]
[TD]tezyin: süsleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbi: bir şeye bağlı olan[/TD]
[TD]ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu ve var olmak için bir sebebe ihtiyacının olmayışı[/TD]
[TD]vücut: varlık, var olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrat: zerreler, atomlar[/TD]
[TD]ziynet: süs[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[TD]âdet: usul, kàide, kural[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şahit olmak: tanık olmak; görmek[/TD]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuhud: görme, müşâhede etme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Kasım 2011: 05:10 #800314Anonim
cüz’îsi, zevilhayatın küllüne, yani umumuna bir fihristedir. Cüz’îyi halk eden, küllîyi de halk etmeye kàdir olmalıdır.Ve keza, ziyasız güneşin vücudu mümkün olmadığı gibi, ulûhiyet de tezahürsüz olamaz. Tezahürü ise, irsal-i rusül ile olur.
Ve keza, hadd-i kemâle bâliğ olan en yüksek bir cemâlin bilinmesi, görünmesi, gösterilmesi için resullerin tarifi lâzımdır.
Ve keza, kemâl-i cemâle bâliğ olan kemâl-i hüsn-ü san’at, resullerin delâletiyle olur.
Ve keza, rububiyet-i âmme, ubudiyet-i külliye ister. Bu da zülcenaheyn resullerin vahdet-i İlâhiyeyi halka ilân etmeleriyle mümkün olur.
Ve keza, bir hüsün sahibinin isteği olmasa ve bir ayine bulunmasa ve tarif edici bir şahıs tavassut etmezse, onun hüsnünün görünmesi, gösterilmesi mümkün değildir. Bu da ancak resuller vasıtasıyla olur. Çünkü, resul, ubudiyetiyle Hâlıkın hüsnüne ayinedir; risaleti cihetiyle de halka izhar ve ilân eder.
Ve keza, bir zâtın cevahirle, zîkıymet eşya ile dolu hazinelerini açıp halka göstermek ve arz etmekle o zâtın kudretini, zenginliğini, saltanatını ilân etmek için, ancak o zâtın müsaadesiyle ve iradesiyle emir ve tayin edilmiş bir memur lâzımdır. İşte o memur resuldür.
Arkadaş! Bu sıfatları hâiz, bu vazifeleri en mükemmel görebilecek Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka âlemde bir şahıs yoktur. En câmi, en kâmil, en fâzıl o zâttır. Tam tamına teşhir, tebliğ, tarif, tavsif, izhar, ilân eden, o zâttır.
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz etmek: göstermek, sunmak[/TD]
[TD]bâliğ olmak: erişmek, ulaşmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[TD]cevahir: cevherler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön[/TD]
[TD]câmi: kapsamlı, içine alan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: birey, ferd; bir sınıf veya türün bireyi[/TD]
[TD]delâlet: işaret, delil olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emir: buyruk[/TD]
[TD]fihriste: indeks, içindekiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâzıl: faziletli, üstün niteliklere sahip[/TD]
[TD]hadd-i kemâl: olgunluk, kusursuzluk sınırı, haddi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk: insanlar[/TD]
[TD]halk etme: yaratma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâiz: sahip[/TD]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade: istek, arzu[/TD]
[TD]irsal-i rusül: peygamberlerin gönderilmesi; Cenâb-ı Hakkın insanlara peygamber göndermesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izhar: ortaya çıkarma, gösterme[/TD]
[TD]kemâl-i cemâl: eksiksiz ve mükemmel güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i hüsn-ü san’at: san’attaki güzelliğin mükemmelliği ve kusursuz olması[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[TD]kàdir olmak: güç ve iktidar sahibi olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâmil: olgunluk ve mükemmellik sahibi[/TD]
[TD]küll: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: ferdlerden meydana gelen sınıf, tür[/TD]
[TD]mükemmel: eksiksiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsaade: izin[/TD]
[TD]resul: kendisine bir kitap ve şeriat gelen elçi, peygamber[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risalet: elçilik, peygamberlik[/TD]
[TD]rububiyet-i âmme: bütün varlık âlemini kuşatan egemenlik ve idare; umumî Rablık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saltanat: egemenlik[/TD]
[TD]sıfat: özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarif: etrafıyla, ayrıntılarıyla anlatma[/TD]
[TD]tavassut etmek: vasıta olmak, aracılık etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tavsif: bir şeydeki özellikleri, nitelikleri dile getirme[/TD]
[TD]tayin edilme: görevlendirilme, atanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebliğ: bir hususu muhataplara iletme[/TD]
[TD]tezahür: ortaya çıkma, görünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşhir: sergilemek[/TD]
[TD]ubudiyet: kulluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubudiyet-i külliye: büyük ve umumî kulluk[/TD]
[TD]ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: genel, bütün[/TD]
[TD]vahdet-i ilâhiye: ilâhın bir olması, tanrının tekliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vasıta: araç[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât: kişi, şahıs[/TD]
[TD]zîkıymet eşya: kıymetli şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zülcenaheyn: iki taraflı; dünya ve âhiret bilgisine sahip olan.[/TD]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Kasım 2011: 05:12 #800315Anonim
Aziz arkadaş! “İman-ı billâh” ile “âhiret imanı” arasındaki telâzuma geldik. Hazır ol, dinle:Bir sultan, itaat edenlere mükâfat ve isyan edenlere de mücazat etmezse, saltanatı inhidama yüz çevirir. Ve keza, bir sultanın sağında lütuf ve merhamet ve solunda kahr ve terbiye lâzımdır. Mükâfat, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücâzâtı ister. Mükâfat ve mücâzat menzilleri âhirettir.
Ve keza, yüksek bir hikmet ve adalet sahibi olan bir sultan, saltanatının şanını kusurdan saklamak üzere, kendisine iltica edenleri taltif ve hâkimiyetinin haşmetini göstermek için milletinin hukukunu muhafaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı âhirette olur.
Ve keza, lebâleb dolu hazinelere mâlik ve sehavet-i mutlakaya sahip olan bir sultan için umumî ve daimî bir dâr-ı ziyafet lâzımdır. Ve ayrı ayrı ihtiyaç sahiplerinin devam ve bekàlarını ister. Bu da ancak âhirette olur.
Ve keza, bir cemâl sahibi, dâima hüsün ve cemâlini görmek ve göstermek ister. Bu ise âhiretin vücudunu ister. Çünkü daimî bir cemâl, zâil ve muvakkat bir müştaka râzı olmaz, onun da devamını ister. Bu da âhireti ister.
Ve keza, yardım isteyenlere yardım ve dua edenlere cevap vermek hususunda, pek rahîmâne bir şefkat sahibi olan bir sultan—ki ednâ bir mahlûkun ednâ bir isteğini derhal yapar, verir—elbette bütün mahlûkatın en büyük bir ihtiyacını kemâl-i suhuletle yapar. Böyle umumî ve en mühim bir ihtiyaç ancak âhirettir.
Ve keza, icraatından, faaliyetinden anlaşılan pek harika bir ihtişam içinde bir saltanatı varken, milletinin içtimâları için yalnız dar bir misafirhane yapılmış; dâimî olarak milleti istiâb edemez, daima dolar boşalır. Ve bir imtihan meydanı var; her vakit değişir, tebeddül eder. Ve sultanın bazı âsâr-ı san’atına ve ihsanatına
[TABLE]
[TR]
[TD]adalet: her hak sahibine hakkını tam ve eksiksiz verme, zâlimden mazlumun hakkını alma sıfatı[/TD]
[TD]aziz: çok değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà: sürekli şekilde var olma[/TD]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf[/TD]
[TD]daimî: devamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derhal: hemen[/TD]
[TD]dâr-ı ziyafet: ziyafet yurdu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ednâ: en basit, küçük[/TD]
[TD]haşmet: büyüklük, görkem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: Allah’ın her bir varlığı bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma sıfatı, niteliği[/TD]
[TD]hukuk: haklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]husus: mevzu, konu[/TD]
[TD]hâkimiyet: egemenlik, hüküm ve idare altına alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[TD]icraat: faaliyet, uygulama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtişam: haşmetlilik, heybetlilik[/TD]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek, zorunlu kılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltica etmek: sığınmak[/TD]
[TD]iman-ı billâh: Allah’a iman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inhidam: yıkılma[/TD]
[TD]istiâb etmek: içine almak, içine sığdırmak, kapsamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itaat etmek: emre uymak, boyun eğmek[/TD]
[TD]içtimâ: toplanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kahr: Allah’ın üstünlük ve azap verici vasıflarının tecellîsi[/TD]
[TD]kemâl-i suhulet: tam ve eksiksiz bir kolaylık, kolayca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]lebâleb: dop dolu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lütuf: iyilik, ikram, bağış[/TD]
[TD]mahlûk: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: yaratıklar, yaratılanlar[/TD]
[TD]menzil: yer, mekân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhamet: şefkat etme[/TD]
[TD]muhafaza etmek: korumak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvakkat: geçici[/TD]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mücazat etmek: cezalandırmak[/TD]
[TD]mücâzât: cezalandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[TD]mükâfat: ödüllendirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müştak: arzulu, çok istekli; insan[/TD]
[TD]rahîmâne: çok merhametli ve şefkatli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saltanat: hakimiyet, egemenlik[/TD]
[TD]sehâvet-i mutlaka: her yeri kaplayan, kusursuz ve sınırsız cömertlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taltif: iyilik ve güzellikle muamele etmek[/TD]
[TD]tebeddül etmek: başkalaşmak, değişmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telâzum: karşılıklı gerektirme, birbirini gerekli kılma[/TD]
[TD]terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâil: yok olup gidici, geçici[/TD]
[TD]âhiret: öbür dünya, öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr-ı san’at: san’at eserleri[/TD]
[TD]şefkat: merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şân: yüksek makam[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Kasım 2011: 05:14 #800316Anonim
bazı nümuneler göstermek için meclisleri var; zaman zaman tahavvül eder. Bu vaziyet, bu dar menzil ve meydan ve meşherden sonra daimî bir menzil, sabit saraylar, açık hazineler bulunup ve sakinleri sabit ve daimî kalacaklarına bilbedâhe delâlet eder.Ve keza, dikkat sahibi bir sultan ki, milletinin bütün a’mallerini, ef’allerini, hizmetlerini, hâcetlerini tamamıyla yazar ve yazdırır ve mülkünde cereyan eden herbir hâdise ve herbir vakıanın suretlerini, fotoğraflarını alıp tesbit ve hıfz ederse, elbette bu vaziyet, bir muhasebenin, bir muhakemenin, bir mükâfat ve mücâzâtın vukua geleceğine kat’î bir surette delâlet eder.
Ve keza, mükâfat ve mücâzat hakkında tekrarla pek çok vaadleri ve tehditleri olursa ve o vaad ü vaîd edilen şeyler kudretine ağır gelmezse ve o şeyler raiyeti için pek ehemmiyetli olursa, elbette söz verdiği şeylerde hilâf olmayacaktır. Çünkü hulfül-vaad, kudretin izzetine zıttır.
Ve keza, hadd-i tevatüre bâliğ olan muhbirlerin ittifak ve icmâlarına göre, o muhteşem ve azîm saltanatın medarı ve cevelangâhı ancak âhiret memleketidir. Bu küçük menziller, meydanlar o azamete daimî bir mekân olamaz. Çünkü, bu gibi zâil, mütebeddil şeyler, o müstakar saltanata makar olamaz.
Evet, o Sultan şu küçük menzilde ve meydanda çok şeyleri, içtimâları, iftirakları gösteriyor. Fakat, bizzat maksat o şeyler değildir. Ancak âhiretin meydan-ı ekberinde vukua gelecek hallerin, emirlerin nümunelerini göstermektir. Çünkü, o mahşer-i azîmde yapılacak muameleler, bu küçücük nümunelere göre cereyan edecektir. Demek bu menzilde gösterilen fâni, zâil haller, o âlemde bâki ve daimî semereler verecektir.
[TABLE]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük
[/TD]
[TD]azîm: büyük, yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]a’mal: ameller, işler[/TD]
[TD]bilbedâhe: açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bizzat: bir şeyin aslı; kendisi[/TD]
[TD]bâki: devamlı ve kalıcı olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâliğ olmak: erişmek, ulaşmak[/TD]
[TD]cereyan etmek: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevelangâh: dönüp dolaşma yeri[/TD]
[TD]daimî: devamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[TD]ef’al: fiiller, hareketler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyetli: önemli[/TD]
[TD]emir: iş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: geçici[/TD]
[TD]hadd-i tevatür: tevatür derecesinde; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan topluluklar tarafından aktarılan en doğru haber seviyesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadise: olay[/TD]
[TD]hal: durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilâf: yalan, cayma[/TD]
[TD]hulfül-vaad: sözünden dönme, verdiği sözü yerine getirmeme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâcet: ihtiyaç[/TD]
[TD]hıfz etmek: saklamak, korumak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâ: fikir birliği, birleşme[/TD]
[TD]iftirak: ayrılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsanât: ihsanlar, ikramlar, bağışlar[/TD]
[TD]ittifak: bir mesele üzerinde birleşme, görüş birliğine varma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izzet: değer, itibar, yücelik[/TD]
[TD]içtimâ: toplanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, kudret, iktidar[/TD]
[TD]mahşer-i azîm: bütün varlıkların yeniden diriltilip hesaba çekileceği büyük toplanma yeri; mahşer meydanı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makar: oturulan, karar kılınan yer; merkez; pâyitaht[/TD]
[TD]maksat: amaç, gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: dayanak noktası, kaynak[/TD]
[TD]menzil: durak, yer, mekân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meydan-ı ekber: çok büyük meydan[/TD]
[TD]meşher: sergi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muamele: uygulama[/TD]
[TD]muhakeme: yargılama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhasebe: hesaba çekilme, sorgulanma[/TD]
[TD]muhbir: haber veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhteşem: görkemli, ihtişamlı[/TD]
[TD]mücâzât: cezalandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükâfat: ödüllendirme[/TD]
[TD]mülk: sahip olunan şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstakar: yerleşmiş, oturmuş[/TD]
[TD]mütebeddil: değişken[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nümune: örnek[/TD]
[TD]raiyet: halk, tabi olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sabit: değişmeyen[/TD]
[TD]sakin: ikâmet eden, yerleşmiş olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saltanat: egemenlik, hâkimiyet[/TD]
[TD]semere: meyve; sonuç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, tarz[/TD]
[TD]tahavvül etmek: değişmek, dönüşmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesbit etmek: sağlam şekilde yerleştirmek[/TD]
[TD]vaad: söz verme, verilen söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vakıa: olay[/TD]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaîd: cezalandırma sözü vermek[/TD]
[TD]vukua gelmek: gerçekleşmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâil: yok olup gidici, geçici[/TD]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Kasım 2011: 17:44 #800329Anonim
Evet, o Sultanın şu fâni menzillerde ve korkunç meydanlarda gösterdiği hikmet, inayet, adalet, rahmet ve şefkatin fevkinde bir derecenin tasavvuru imkân hâricidir. Elbette bu kadar yüksek ve geniş harika san’atlar, daimî mekânları, sabit meskenleri ve zevalsiz sakinleri isterler ki, o büyük hikmet ve adaletin hakikatlerine mazhar olsunlar. Ve illâ, şu görünen hikmet, inayet ve merhametin inkârı lâzım gelir. Ve aynı zamanda, bu kadar hikmetinden ve inayetinden zuhur eden fiiller sahibinin—hâşâ!—zâlim, gaddar, sefih olduğuna zehab edilir. Bu ise, inkılâb-ı hakâiki istilzam eder.Ve keza, şu muvakkat menzillerin saltanat-ı daimeye makar olacak bir şekle gireceğine pek çok deliller, burhanlar vardır. Maahaza, bu âlemi icad edip öteki âlemi icad etmemek ve bu kâinatı vücuda getirip öteki kâinatı getirmemek, bu dünyayı yaratıp öteki dünyayı yaratmamak imkânı yoktur. Çünkü rububiyetin saltanatı mükâfat ve mücâzatı ister.
Ve keza, Sâni-i Âlemin herşeyi içine almış ve herşeyi istilâ ve istiab etmiş bir rahmet-i vâsiası vardır. Validelerin, hattâ bir cihette nebatatın evlâdına olan şefkatleri ve küçük, zayıf yavrularının suhulet-i rızıkları, o rahmet deryasından bir katredir. O bahr-i rahmetin azametiyle, şu fâni dünyada, bu kısa ömürde, şu kadar zahmet ve belâlarla karışık, zâil ve gayr-ı sabit olan şu nimetler ve ebedî bekayı isteyen insanlar arasında münasebet yoktur. Ve aynı zamanda, iade edilmemek üzere zeval, nimeti nikmete, şefkati zahmete, muhabbeti musibete ve lezzeti eleme ve rahmeti zıddına kalb eder…
[TABLE]
[TR]
[TD]Sâni-i Âlem: bütün varlık âlemini san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi ve zâlimden mazlumun hakkının alınması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük[/TD]
[TD]bahr-i rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet denizi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà: sonsuzluk[/TD]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön[/TD]
[TD]daimî: devamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derya: deniz[/TD]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elem: acı, keder, sıkıntı[/TD]
[TD]evlât: çocuk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[TD]fiil: hareket, iş, etki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: geçici[/TD]
[TD]gaddar: acımasız, çok zulmeden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı sabit: sabit olmayan[/TD]
[TD]hakikat: bir şeyin içyüzü, gerçek yüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: bir şeyi belli bir amaç ve yarar doğrultusunda yerli yerinde yapma[/TD]
[TD]hâriç: dış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil[/TD]
[TD]iade etmek: geri vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad etmek: var etmek, yaratmak[/TD]
[TD]illâ: ancak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik; İlâhî özen ve yardım[/TD]
[TD]inkâr: etmek kabul etmemek, reddetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâb-ı hakâik: gerçeklerin inkılâbı, zıtlarına dünüşmesi[/TD]
[TD]istiab etmek: içine almak, kaplamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]istilâ etmek: ele geçirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalb etmek: dönüştürmek[/TD]
[TD]katre: damla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]lâzım gelmek: gerekli olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
[TD]makar: oturulan, karar kılınan yer; merkez; pâyitaht[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek[/TD]
[TD]menzil: durak, yer, mekân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhamet: acıma, şefkat etme[/TD]
[TD]mesken: oturulan ve kalınan yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet: sevme[/TD]
[TD]musibet: belâ, dert, felâket[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvakkat: geçici[/TD]
[TD]mücâzat: cezalandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükâfat: ödüllendirme[/TD]
[TD]nebatat: bitkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nikmet: azap, ceza[/TD]
[TD]rahmet: merhamet, bağış, acıma, esirgeme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet-i vâsia: herşeyi kuşatan geniş rahmet[/TD]
[TD]rububiyet: Rablık; kâinatın idaresi, terbiyesi, tedbiri gibi işlerde Cenâb-ı Hakkın isimlerinin tecellîsi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sabit: değişmeyen[/TD]
[TD]sakin: ikâmet eden, yerleşmiş olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saltanat: hâkimiyet, egemenlik[/TD]
[TD]saltanat-ı daime: devamlı, kesintisiz bir egemenlik, hâkimiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan[/TD]
[TD]suhulet-i rızık: rızkın kolay elde edilmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasavvur: düşünme, hayal[/TD]
[TD]valide: anne[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuda getirmek: var etmek, meydana getirmek[/TD]
[TD]zehab etmek: bir fikre veya zanna kapılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeval: geçip gitme, sona erme[/TD]
[TD]zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâil: yok olup gidici, geçip gidici[/TD]
[TD]zâlim: zulmeden, acımasız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya[/TD]
[TD]şefkat: merhamet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Kasım 2011: 17:46 #800331Anonim
Ve keza, âlemde görünen tasarrufattan anlaşılıyor ki, Sâni-i Âlemin pek yüksek, celâlli, izzetli bir haysiyeti vardır ki, ubudiyetle Sânii tâzim etmeyenlerin veya istihfaf edenlerin te’diplerini, tehir ve imhal etse bile, ihmal etmez.Ve keza, o Sultanın emirlerini, nehiylerini kıymetsiz görüp imanla imtisal etmeyenler ve ibadetle kendilerini sevdirmeyenler ve şükranla hürmette bulunmayanlar için rububiyetin ebedî karargâhında elbette bir dâr-ı mükâfat ve mücâzat olacaktır.
Ve keza, bütün mahlûkatta görünen hüsn-ü san’atlar, intizamlar ve ihtimamlardan ve herşeyde takip edilmekte olan maslahat ve faidelerden anlaşılıyor ki, kâinat taht-ı tasarrufunda bulunan Sâni-i Zülcelâlde pek büyük bir hikmet-i âmme vardır ki, itaat ve iltica edenlerin büyük taltif ve in’amlara mazhar olacakları o hikmet-i âmmenin iktizasındandır.
Ve keza, görünüyor ki, herşey lâyık mevkiine vaz ediliyor. Ve her hak, hak sahibine veriliyor. Ve her ihtiyaç sahibinin hâceti, istediği gibi yapılır. Ve her sual edenlerin matlupları—bilhassa istidat lisanıyla veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla veya ıztırar ve zaruret lisanıyla olsun—cevaplandırılıyor. Böyle eserleri görünen bir adalete bir mahkeme-i kübrâ lâzımdır ki, rububiyetin hâkimiyetiyle hukuk-u ibad muhafaza edilsin. Çünkü, fâni olan şu dünya menzili, o büyük adalet-i hakikiyeye mazhar olamaz. Öyleyse, o büyük Sultan-ı Âdil için bir Cennet‑i bâkiye, bir cehennem-i dâime lâzımdır.
Ve keza, görünüyor ki, bu âlemin Sahibi, yaptığı şu kadar fiillerin delâletiyle, harika bir sehavete sahip olduğu gibi, nur ve ziya ile dolu güneşler ve meyve ve
[TABLE]
[TR]
[TD]Cehennem-i dâime: kâfirlerin devamlı olarak kalacakları Cehennem[/TD]
[TD]Cennet-i bâkiye: devamlı ve kalıcı olan Cennet hayatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sultan-ı Âdil: her işini sınırsız bir adaletle ve yerli yerinde yapan Sultan; Allah[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atla yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Sâni-i Âlem: bütün varlık âlemini san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi, zâlimden mazlumun hakkının alınması[/TD]
[TD]adalet-i hakikiye: gerçek adalet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celâlli: görkemli, haşmetli, yüce[/TD]
[TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâr-ı mükâfat ve mücâzat: mükâfat ve ceza yeri[/TD]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fiil: hareket, iş, etki[/TD]
[TD]fâni: geçici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haysiyet: şeref, itibar, değer[/TD]
[TD]hikmet-i âmme: herşeyi kuşatan hikmet, gaye ve fayda[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hukuk-u ibâd: kulların hakları[/TD]
[TD]hâcet: ihtiyaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkimiyet: egemenlik, hükmü ve idaresi altına alma[/TD]
[TD]hürmet: saygı gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsn-ü san’at: san’at güzelliği[/TD]
[TD]ihtimam: özen, önem verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen doğal ihtiyaç[/TD]
[TD]iktiza: gereklilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltica etmek: sığınmak[/TD]
[TD]imhal etmek: süre vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtisal etmek: emre uymak, itaat etmek[/TD]
[TD]intizam: düzenlilik, tertip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]in’am: nimetler[/TD]
[TD]istidat: kabiliyet, yetenek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihfaf etmek: küçümsemek, hafife almak[/TD]
[TD]itaat etmek: emre uymak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izzetli: şerefli, değerli, yüce[/TD]
[TD]karargâh: karar yeri; yolculuğun bittiği yerdeki sonsuz hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]lisan: dil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahkeme-i kübrâ: âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratılmış varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maslahat: fayda[/TD]
[TD]matlup: istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: ayna olmak, erişmek, nail olmak[/TD]
[TD]menzil: durak, yer, mekân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevki: yer, konum[/TD]
[TD]nehiy: yasak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur: aydınlık[/TD]
[TD]rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sehavet: cömertlik[/TD]
[TD]sual etmek: istemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sultan: hükümdâr, hâkim[/TD]
[TD]taht-ı tasarruf: dilediği gibi kullanım ve yönetimi altında bulundurma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taltif: iyilik ve güzellikle muamele etmek[/TD]
[TD]tasarrufat: tasarruflar, kullanma ve yönetme işlemleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedip: edeplendirme, haddini bildirme[/TD]
[TD]tehir etmek: ertelemek, sonraya bırakmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâzim etmek: Allah’ın büyüklüğünü dile getirmek[/TD]
[TD]ubudiyet: kulluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaz etmek: koymak, yerleştirmek[/TD]
[TD]zaruret: zorunluluk, mecburiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ıztırar: çaresizlik[/TD]
[TD]şükran: minnettarlık, teşekkür[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Kasım 2011: 17:48 #800332Anonim
semereleriyle hâmile eşcar ve ağaçlar misillü pek çok hazineleri vardır. Binaenaleyh, bu ebedî sehavet, tükenmez servet ebedî bir ziyafetgâhı ister ve devam ile muhtaçların da devam-ı vücudunu iktiza eder. Zira, nihayet bir sehavet, harika bir kerem, daima halka ihsan ve in’am etmek iktiza eder. Bu ise, ihsan ve in’amlara minnettar ve muhtaç olanların devam-ı vücutlarını ister.Ve keza, şu mu’cizeli ve hikmetli ef’âl-i kerîmânenin tezahüratından anlaşılıyor ki, Sâni-i Fâilin pek gizli kemâlâtı vardır. Ve daima o kemâlâtı, enzar-ı âleme arz ve teşhir etmek ister. Çünkü, daimî bir kemâl, daimî bir tezahürle takdir edicilerin devam-ı vücutlarını iktiza eder. Çünkü, adem-i mutlaka namzet olan insan, kemâlâta kıymet vermez ve istihsan ve takdire bedel istiskal ve tahkir eder.
Ve keza, bu güzel, müzeyyen, münevver masnûatın Sânii için mücerred mânevî bir cemâl vardır. Ve Onun, o mahfî hüsün ve cemâl için pek çok mehâsin ve letâifi vardır ki, kısa akıllarımızla idrak edemeyiz. Ezcümle, o cemâlin kesif ayinelerinden biri sath-ı arzdır. Bu sath-ı arz her asırda, her mevsimde, her vakitte daima tecellî etmekte olan o cilvelerin gölgelerini teşhir, tavsif, ilân ve izhar eder.
Ve keza, hakaik-i sabitedendir ki, yüksek bir cemâl sahibi, bizzat kendi gözüyle ve bilvasıta başkasının gözüyle, cemâlini ve cemâlinin inceliklerini görmek istiyor. Binaenaleyh, cemâl sermedî ve dâim olursa, behemehal onun inceliklerini gösteren ayinelerinin de ebedî ve dâimî olması zarurîdir. Çünkü, bâki
[TABLE]
[TR]
[TD]Sâni: herşeyi mükemmel ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]Sâni-i Fâil: her şeyi san’atla yaratan ve bütün fiillerin sahibi olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem-i mutlak: sınırsız yokluk[/TD]
[TD]arz etmek: sunmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedel: karşılık[/TD]
[TD]behemehal: ister istemez[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilvasıta: vasıtayla[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz[/TD]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]devam-ı vücut: vücudun sürekliliği, varlığın devamı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâim olmak: süreklilik sahibi olmak[/TD]
[TD]dâimî: devamlı, sürekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[TD]ef’âl-i kerîmâne: cömertçe ve iyilik gayesi olan işler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enzâr-ı âlem: bütün varlık âleminin bakışları[/TD]
[TD]ezcümle: meselâ, örneğin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşcar: ağaçlar[/TD]
[TD]hakaik-i sabite: değişmez gerçekler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: herşeyin bir gaye ve maksada yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yapılması[/TD]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idrak etmek: anlamak, kavramak[/TD]
[TD]ihsan: bağış, ikram, lütuf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan etmek: bağış ve ikramda bulunmak[/TD]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]in’am: nimet verme[/TD]
[TD]in’am etmek: nimet vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihsan etme: beğenme, güzel bulma[/TD]
[TD]istiskal etmek: soğuk muameleyle hoşlanmadığını göstermek, küçümsemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izhar etmek: ortaya çıkarmak, gösteriş[/TD]
[TD]kemâl: fazilet, kusursuzluk, mükemmellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: faziletler, iyilikler, mükemmel özellikler[/TD]
[TD]kerem: cömertlik, ikram, lütuf, bağış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesif: yoğun, katı, saydam olmayan[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letâif: ince ve hoş özellikler[/TD]
[TD]mahfî: gizli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar[/TD]
[TD]mehâsin: güzellikler, iyilikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]minnettar: şükran duyma[/TD]
[TD]misillü: benzeri, gibi, aynısı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapma hususunda insanların aciz kaldığı olağanüstü hal ve özellik[/TD]
[TD]mânevî: mânâya ait, maddî olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mücerred: maddî özelliği bulunmayan; hâlis, saf[/TD]
[TD]münevver: aydın, nurlu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müzeyyen: süslü[/TD]
[TD]namzet olmak: aday olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: son derece[/TD]
[TD]sath-ı arz: yeryüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sehavet: cömertlik[/TD]
[TD]semere: meyve[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermedî: daimî, sürekli[/TD]
[TD]servet: zenginlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahkir etmek: aşağılamak[/TD]
[TD]tavsif etmek: vasıflandırmak, anlatmak, tanıtmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî etmek: görünmek, yansımak[/TD]
[TD]tezahür: ortaya çıkma, görünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezahürat: görünümler[/TD]
[TD]teşhir etmek: sergilemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zarurî: zorunlu, şart[/TD]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyafetgâh: ziyafet yeri, yurdu[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Kasım 2011: 17:50 #800333Anonim
bir hüsn fâni bir müştaka razı olamaz. Ve zâil ve fâni bir âşıkın, ebedî ve bâki olan mahbubuna muhabbeti adavete kalb olur. Evet insan, eli veya fehmi yetişmediği güzel birşeyi, kendisini tesellî için takbih eder. Bu itibarla, bu âlem Sâni’i istilzam ettiği gibi, Sâni’ de âlem-i âhireti istilzam eder.Ve keza, bu âlemin Sâni’inde pek rahîmâne bir şefkat vardır. Zîra görüyoruz ki, bu âlemde yardım isteyen bir musibetzedeye kemâl-i sür’atle yardım ediliyor. Dergâh-ı izzete iltica eden kurtuluyor. Sual eden sâillerin istekleri veriliyor. En âdi bir zîhayatın sesi işitiliyor ve hâceti kabul ediliyor. İşte böyle bir şefkat sahibi, nev-i beşerin en büyük, en lâzım, en zarurî, şedit bir hâceti hakkında, bütün insanlar namına yaptığı duada istediği Cenneti ve saadet-i ebediyeyi ve ba’sü ba’del mevti yapacaktır. Bilhassa, o reis-i muhteremin şu umumî duasına, bütün zevilhayat, bütün mahlûkat “Âmin! Âmin!” diyorlar.
Bak, o zât öyle bir maksat, öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı, esfel-i sâfilîn olan fenâ-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten, abesiyetten, âlâ-yı illiyîn olan kıymete, bekàya, ulvî vazifeye, mektubat-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.
Bak, hem öyle yüksek bir fîzar-ı istimdatkârâneyle istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâneyle yalvarıyor ki, güya bütün mevcudata, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip, duasına “Âmin, Allahümme, âmin!” dedirtiyor.
Acaba bütün benî Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp, nev-i beşerin hülâsa-i ubudiyetini câmi hakikat-i ubudiyet-i
[TABLE]
[TR]
[TD]Allahümme: âmin ey Allahım, kabul eyle[/TD]
[TD]Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni’: herşeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah[/TD]
[TD]abesiyet: faydasızlık, anlamsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adavet: düşmanlık[/TD]
[TD]arz: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arş: gök, semâ[/TD]
[TD]ba’sü ba’del mevt: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk[/TD]
[TD]benî Âdem: Âdem oğulları, insanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[TD]bâki: devamlı, kalıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmi: kapsayan, içine alan[/TD]
[TD]dergâh-ı izzet: Allah’ın üstünlük, yücelik kapısı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[TD]esfel-i sâfilîn: aşağıların aşağısı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehm: anlayış, kavrayış[/TD]
[TD]fenâ-yı mutlak: sonsuz yok oluş, her şeyini kaybedip gitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: geçici, sonlu[/TD]
[TD]fîzar-ı istimdatkârâne: imdat ve yardım isteyen bir edâ ile inleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaye: amaç, hedef[/TD]
[TD]hâcet: ihtiyaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa-i ubudiyet: kulluğun özü, özeti[/TD]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltica etmek: sığınmak[/TD]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibar: özellik[/TD]
[TD]kalb olmak: dönüşmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i sür’at: çok hızlı bir şekilde[/TD]
[TD]kezâ: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâzım: gerekli[/TD]
[TD]mahbub: sevgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: yaratılmış varlıklar[/TD]
[TD]maksat: amaç, hedef[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar, var edilenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[TD]musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteveccihen: yönelerek[/TD]
[TD]müştak: çok istekli, aşık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namına: adına[/TD]
[TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık türü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]niyaz-ı istirhamkârâne: rahmet dileyerek dua etme, yalvarma[/TD]
[TD]rahîmâne: çok merhametli ve şefkatli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]razı olmak: hoşnut olmak[/TD]
[TD]reis-i muhterem: hürmet ve saygıya lâyık olan önder[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvât: gökler[/TD]
[TD]sual etmek: istemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sukut: alçalış, düşüş[/TD]
[TD]sâil: dileyen, isteyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takbih etmek: kötülemek[/TD]
[TD]ulvî: yüksek, yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
[TD]vazife: görev[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecde getirmek: coşkuya getirmek[/TD]
[TD]zarurî: zorunlu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zevilhayat: canlılar[/TD]
[TD]zâil: yok olup gidici, geçici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât: kişi[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîra: çünkü[/TD]
[TD]âdi: basit, sıradan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya; kâinat[/TD]
[TD]âlem-i âhiret: öldükten sonraki hayat, âhiret âlemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlâ-yı illiyîn: yüceler yücesi, en yüksek mertebe[/TD]
[TD]âmin: kabul eyle, ey Allahım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şedit: şiddetli[/TD]
[TD]şefkat: merhamet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Kasım 2011: 17:54 #800334Anonim
Ahmediye (a.s.m.) içinde dua eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, bekà istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat ayinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyeyle beraber istiyor, o esmâdan şefaat talep ediyor, görüyorsun.Eğer, âhiretin hesapsız esbab-ı mucibesi, delâil-i vücudu olmasaydı, yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. Demek, nasıl ki, o zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi,
1 لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi, öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi.اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى ذٰلِكَ الْحَبِيبِ الَّذِى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَحَيَاةُ الدَّارَيْنِ وَوَسِيلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَذُو الْجَنَاحَيْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ وَعَلٰى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ، اٰمِينَ.
2
Ve keza, bu âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlûkatın bir hedefe sevkinde ve semâvî, süflî bütün ecramın bir kudrete bağlı ve musahhar olmasında pek büyük bir saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor ki, bu mevcudatta tasarruf eden Sâniin azîm rububiyetinde harika bir saltanatı vardır. Halbuki, bu
[NOT]Dipnot-1 Hadis-i kudsî. “Sen olmasaydın ben âlemleri yaratmazdım.” Ali el-Kari, Şerhü’ş-Şifâ, 1:6; el-Aclunî, Keşfü’l-Hafâ, 2:164.Dipnot-2 Allahım, her iki dünyanın efendisi, iki âlemin medar-ı fahri, dünya ve âhiretin hayatı, iki cihan saadetinin vesilesi, zülcenâheyn ve cin ve insin resulü olan şu Habîbine, onun bütün âl ve ashabına ve onun enbiyâ ve mürselîn kardeşlerine salât ve selâm et. Âmin.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Fahr-i Kâinat: kâinatın kendisiyle övündüğü zât olan Peygamberimiz (a.s.m.)[/TD]
[TD]Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: herşeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah[/TD]
[TD]azîm: büyük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk[/TD]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâil-i vücudu: varlığının delilleri[/TD]
[TD]dâr-ı imtihan: imtihan yeri olan dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâr-ı saadet: mutluluk yurdu olan Cennet[/TD]
[TD]ecram: gök cisimleri, yıldızlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab-ı mucibe: gerektirici sebepler[/TD]
[TD]esmâ: Allah’ın isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce isimleri[/TD]
[TD]ferîd-i kevn ü zaman: bütün varlıkların en değerlisi ve bütün zamanlarda biricik ve tek olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gidişat: olayların durumu, işlerin gelişme biçimi, işlerin gidiş tarzı[/TD]
[TD]hakikat-i ubudiyet-i Ahmediye: Peygamberimizin (a.s.m.) kulluğunun aslı ve esası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme, vücuda getirme[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratıklar, yaratılmış varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: erişmek, nail olmak[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar, var edilenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musahhar olma: boyun eğme, itaat etme[/TD]
[TD]risalet: elçilik, peygamberlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rububiyet: Allah’ın her varlığa, yaratılış gayelerine ulaşmaları için zarar verici şeylerden koruyup, muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye etmesi, tedbir, tasarruf ve egemenliği altında bulundurması ve mutlak bir düzenlilik içinde yönetmesi[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saltanat: egemenlik, hâkimiyet[/TD]
[TD]sebebiyet vermek: sebep olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: gökle ilgili[/TD]
[TD]sevk: yönlendirilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]süflî: aşağı[/TD]
[TD]sır: gizem, gizli gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talep etmek: istemek[/TD]
[TD]tasarruf etmek: hakimiyeti altında tutmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubudiyet: kulluk[/TD]
[TD]âlem: dünya; kâinat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler[/TD]
[TD]şefaat: af için aracılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeref-i nev-i insan: insanlığın şerefi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Kasım 2011: 17:56 #800335Anonim
dünya menzili tahavvülâta, zevale mâruzdur. Sanki misafirler için yapılmış bir handır ki daima dolup boşalıyor. Ne kendisinin sabit bir şekli vardır ve ne de içinde oturanların bir kararı vardır. Ve Sâni-i Âlemin garip ve acip san’atlarının nümunelerini teşhir ve ilân için tahavvülden hâli kalmayan bir meşherdir. Bu itibarla o handa ve o meşherde içtimâ eden insanlar sabit kalacak değiller. Çünkü meskenleri sâbit değildir.İşte bu hal ve şu vaziyet, bu fâni menzilden sonra o sermedî saltanata karargâh olmak üzere, sabit, bâkî, ebedî, sermedî saadetlerin, Cennetlerin ve sarayların olacağına kat’î bir delâletle şehadet eder. Çünkü, fâni, bâkiye makam ve medar olamaz. Evet, bir melikin gelip giden misafirleri için yolda yaptığı şu menzile ve o menzilde oturan misafirlere bakıldığı zaman görülüyor ki, milyonlarca lirayla yapılan o menzil, pek az bir zaman içindir. Ve ondaki ziynetler, kıymetli şeyler, hep suret ve örneklerdir. Ve misafirler o nefis taam ve yemeklerin yalnız tadına bakıp, karınlarını doyuracak derecede yemiyorlar. Ve herbir misafir, hususî makinesiyle o menzildeki zînetlerin resimlerini alırlar. Ve melikin de gizli memurları onların bütün harekât, ef’al ve muamelelerini yazıyorlar. Ve o melik her mevsimde milyonlarca o ziynetleri, o güzel şeyleri yeni gelecek misafirler için tahrip ve tecdit ediyor. Ve hakeza, pek çok garip ve acip şeyler görünüyor.
İşte bu vaziyet gösterir ki, o muvakkat menzil sahibinin pek yüksek kıymetli menzilleri, daireleri ve ebedî, sermedî sarayları vardır. Bu küçük menzilde görünen şeyler, haller, misafirleri ebedî menzillerdeki yüksek şeylere teşvik için gösterilen nümunelerdir.
Kezalik, bu dünya menzilinin ve içinde oturan insanların ahvâline dikkat edilirse anlaşılıyor ki, bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenâb-ı Hakkın ebedî ve sermedî olan Dârüsselâm menziline dâvetlisi olan mahlûkatın içtimaları için bir han ve bir bekleme salonudur. Bu dünya menzilinde görünen leziz şeyler, lezzet ve zevk için değildir. Çünkü, visallerinin lezzeti, firaklarının elemine mukabil gelmez.
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]Dârüsselâm: esenlik yurdu, Cennet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Âlem: bütün evreni san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]acip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
[TD]bâkî: ölümsüz, devamlı, kalıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma[/TD]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ef’al: fiiller, işler[/TD]
[TD]elem: acı, keder[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firak: ayrılık[/TD]
[TD]fâni: geçici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garip: hayrette bırakıcı[/TD]
[TD]harekât: hareketler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususî: özel[/TD]
[TD]hâkeza: böylece, bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâli kalma: boş kalma, onsuz olma[/TD]
[TD]itibarla: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtima: toplanma[/TD]
[TD]içtimâ eden: toplanan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]karar: değişmeyen istikrarlı durum, istikrar[/TD]
[TD]karargâh: karar yeri, yolculuğun sonundaki ebedî hayat yurdu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin, şüphesiz[/TD]
[TD]kezâlik: bunun gibi, böylece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]leziz: lezzetli[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratılmış varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam: konum, yer[/TD]
[TD]medar: dayanak, sebep, vesile[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melik: hükümdar[/TD]
[TD]menzil: mesken, yurt, ev[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesken: oturulan yer, mekân[/TD]
[TD]meşher: sergi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muamele: iş, davranış[/TD]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvakkat: geçici[/TD]
[TD]mâruz: hedef olma, yüz yüze gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nümune: örnek, misal[/TD]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sabit: değişmeyen[/TD]
[TD]saltanat: egemenlik, hâkimiyet, sultanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermedî: dâimî, sürekli[/TD]
[TD]suret: şekil, görüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taam: yemek, yiyecek[/TD]
[TD]tahavvül: değişim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahavvülât: değişimler, başkalaşmalar[/TD]
[TD]tahrip ve tecdit etmek: yıkıp sonra yeniden yapmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşhir: sergileme[/TD]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]visal: kavuşma[/TD]
[TD]zeval: sona erme, geçip gitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziynet: süs[/TD]
[TD]zînet: süs[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet etme: şahitlik yapma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.