- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
10 Nisan 2009: 15:20 #651957
Anonim
1-Melâike Bir Ümmettir; Şeriat-ı Fıtriye İle Memurdur1- Nasıl ki Müslümanlar bir ümmettir ve İslâm şeriatını yaşamak ile emir olunmuşlardır; öyle de melekler de fıtri şeriatı, yani yaratılış kanunlarını uygulamakla vazifelendirilmişlerdir.
2- Şeriat-ı İlahî ikidir. Hem iki sıfattan gelmiş, iki insan muhatab, hem de mükellef olmuş.2- Çünkü Allah’ın iki çeşit şeriatı yani kanun düzeni vadır. Bu iki şeriatın kaynağı ise Allah’ın sübûtî sıfatlarından iki farklı sıfatıdır.
Biri büyük biri küçük iki insan, bu iki şeriatın muhatap ve sorumlusudur.
3- Sıfat-ı iradeden gelen şer’-i tekvinî, insan-ı ekber olan âlemin ahvalini, hem de harekâtını ki ihtiyarî değil, tanzim eden şer’dir o meşiet-i Rabbanî. (Allah’ın dilemesi)3- O sıfatlardan birincisi Allah’ın irade, yani dileme sıfatıdır. Onun tecellisi olan şeriata, şer’-i tekvini ya da şeriat-i fıtriye yani yaratılış kanunları denir. Allahu Teala âlemin ve varlıkların yaratılışının bir düzen üzere olmasını dilemiştir. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi fen bilimlerinin tespit ettikleri kanunlar, Yüce Allah’ın yaradılışa düzen vermek için irade ettiği ve uyguladığı kanunlardır. Her şeyi yaratan Allah’tır. O kanunlar sadece Rabbimizin nasıl bir yaratma tarzı takip ettiğini ifade ederler. Şu koca kâinat adeta büyük bir insan hükmünde yaratılmıştır. İnsanda bulunan bütün özelliklerin asılları âlemde vardır. İşte bu büyük insan olan âlemin de tâbi olduğu bir şeriat vardır. Fakat bu şeriat âlemde muhakkak surette uygulanır. Yaratılmışların halleri ve hareketleri ona göre düzene girer. Bu kanunlara uymakta varlıkların bir seçme şansı yoktur. Mesela her doğan ölür. Bu bir yaratılış kanunudur. Bu konuda hiçbir kimsenin bir tercih şansı yoktur. Ya da su yüz derecede kaynar. Kimse ben elli derecede kaynamasını istiyorum deme hakkına sahip değildir. Çünkü bu kadar geniş bir âlemde ve bu kadar hassas ölçülerle kurulan bir düzende Allah’tan başkasının yaratılışa parmak karıştırması mümkün olsa idi düzen alt üst olurdu. “Semada ve arzda Allah’tan başka bir ilah olsaydı ikisi de muhakkak bozulurdu” (Enbiyâ, 22) mealindeki ayet-i kerime düzene ikinci bir parmağın karışmadığına işaret eder.
4- Yanlış bir ıstılahla tabiat da denilir.4- Aslında bütün âlemde kurulu bu ilâhî düzenin adının şeriat-i fıtriye, yani yaratılış şeriatı olması daha doğrudur. Ama maalesef yanlış olarak pek çok insanın dilinde “tabiat kanunları” tabiri yerleşmiştir. Hâlbuki bu tabir, bu düzenin sanki tabii olarak, yani kendiliğinden ortaya çıktığı gibi bir anlama gelmektedir. Bir odanın düzeni bile kendiliğinden ortaya çıkmazken bütün kâinatın sonsuz düzenleri hiç kendiliğinden ortaya çıkar mı?
5- Sıfat-ı kelâmından gelen şeriat ise, âlem-i asgar (küçük âlem) olan insanın ef’âlini (fiillerini), ki ihtiyarî olmuş, tanzim eden şer’dir. İki şer’ bir yerde bazan eder içtima’.5- İkinci şeriatin kaynağı ise Allah’ın kelâm, yani konuşma sıfatıdır. Allah kelâm sıfatının bir tecellisi olarak semavî kitaplar indirmiş ve insanlara hitâb etmiştir. Büyük âlemde olan şeyler küçültülmüş mikdarlarda insanda bulunur. Adeta insan âlemden süzülmüş bir özdür. Bu yönden insan küçük bir âlem gibidir. İşte büyük âlemin tâbi kılındığı kurallar olduğu gibi küçük bir âlem olan insanın da tâbi olması gereken kurallar vardır. Allah’ın kelâm sıfatından gelen ve insanların yaşayışlarını düzenleyen bu kanun ve kurallara İslâm şeriatı diyoruz. Yalnız insan bu dünyada imtihan olunduğu için ona bir seçme hakkı tanınmıştır. Yani dilerse bu düzene uyar, dilemezse uymaz. Uyanlar kazanın. Uymayanlar kaybeder. Yaratılış şeriatında ise böle bir tercih şansı yoktur. Bazen bu iki şeriatın kanunları birleşir. Yani İslâm şeriatının emir ve yasakları kâinatta cârî olan bu kanunlara uygun bir şekilde gelmiştir. Mesela Allah şeriat-i fıtriyesi ile yaratırken tertemiz ve ölçülü ve israfsız yarattığı gibi İslâm şeriatiyla da insanların temiz, ölçülü ve iktisadlı olmasını emr eder. Bu iki şeriatin birbirine uyumunu Üstad Bediüzzaman 30. Lem’ada şu satırlarla izah eder.
“Evet hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm ve mizansızlık (ölçüsüzlük) yoktur. Ve İsm-i Kuddüs’ün cilve-i a’zamından gelen tanzif ve nezafet (temizlik), bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.
İşte hakaik-i Kur’âniyeden ve desatir-i İslâmiyeden olan “adalet, iktisad, nezafet” hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstur olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur’âniye (Kur’ân’ın hükümleri) ne derece kâinatla alâkadar ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakaikı bozmak, kâinatı bozmak ve suretini değiştirmek gibi mümkün olmadığını bil.”
6- Melâike-i İlahî, bir ümmet-i azîme, hem bir cünd-ü Sübhanî (dir). Birinci şer’a olmuş hamele-i mümtesil, amele-i mümessil.6- Allah’ın melekleri ise büyük bir ümmet ve ilâhî bir ordudur. İnsanlar bahsi geçen ikinci şeriatın uygulayıcıları oldukları gibi melekler de kâinatta câri olan kanunların uygulayıcılarıdırlar. O şeriatin ameleleri hükmündedirler. Mesela Peygamber Efendimiz (sav) “Her bir yağmur tanesini yeryüzüne bir melek indirir” buyurmakla meleklerin yağmur yağmasında ve yağmurun bağlı olduğu kanunların uygulanmasında vazifelerine işaret etmiştir. Yalnız burada şuna dikkat etmek gerekir: Melekler de kâinattaki diğer sebepler gibi Allah’ın yaratmasında rol almış zâhirî birer sebeptirler. Hakiki manada yaratmak Allah’a mahsustur.
7- Hem onlardan bir kısmı ibad-ı müsebbihtir. Bir kısmı da müstağrak, arşın mukarrebîni.7- Meleklerin diğer bir kısmı ise Allah’ı zikir ve tesbih eden kullardır. Yaptıkları iş sadece ibadet etmektir. Mukarrebûn denilen diğer bir kısım makamca yüksek ve Arşa yakın olan melekler ise Allah’tan gelen çok yüce feyizlere dalmış ve âdeta kendilerinden geçmiş durumdadırlar.
Cemaleddin ŞENER(irfan mektebi)
10 Nisan 2009: 15:22 #738315Anonim
Dinimizin uyulması gereken hükümlerinden ibaret olan şeriata dair kitapların da bu önemli kaide dikkate alınarak yazılması gerekir. Tâ ki avam tabakasının kaynaktaki kutsiyetten istifade etmeleri ve daha bir gayretle dine itaatleri sağlansın. İslâm şeriatındaki hükümlerin % 90’ı müsellemât veya zaruriyat-ı diniye denilen dinin esas ve temel meseleleridir. Bu esaslar Kur’ân ve sünnette farklı anlaşılmalara meydan vermeyecek derecede, çok açık bir şekilde bildirildiğinden bunlar üzerinde bütün hak mezhepler ittifak etmiştir. Farklı bir görüş bildirmemişlerdir. Dinimizin binasını ayakta tutan, bu elmas kıymetindeki sütunlardır.
1- Kur’ân âyine ister, vekil istemez2- Ümmetteki cumhuru (çoğunluğu), hem avamın umumu(nu); burhandan ziyade (delilden çok) me’hazdaki (kaynaktaki) kudsiyet şevk-i itaat verir (itaate şevklendirir), sevkeder imtisale (uymaya yönlendirir).
3- Şeriat(ın) yüzde doksanı; müsellemat-ı şer’î (şeriatın herkesçe kabul edilen ihtilafsız meseleleri ve), zaruriyat-ı dinî (dinin kati ve açık hükümleridir) (bunlar ise) birer elmas sütundur.
4- İçtihadî (hakkında ictihad edilen), hilafî (hakkında müctehidlerin ihtilaf ettiği), fer’î (dinin esasatından değil yan meselelerinden) olan mesail (meseleler); yüzde ancak on olur.
5- Doksan elmas sütunu, on altunun sahibi (olan bir müctehid) kesesine koyamaz (sahiplenemez), ona tâbi kılamaz. Elmasların madeni: Kur’ân ve hem Hadîstir. Onun malı(dır). Oradan, her zaman istemeli(dir).
6- Kitablar, içtihadlar Kur’ânın âyinesi, yahut dûrbîn (dürbün) olmalı. Gölge, vekil istemez o Şems-i Mu’cizbeyan (anlatımı mucizeli olan Kur’ân güneşi).
TAHLİL1- Kur’ân’dan istifade edilerek yazılan ictihad kitaplarındaki meselelerin Kur’ân’dan alındığı gayet açık olarak anlaşılması lazımdır. Oradaki hakikatlerin arkasında açıkça Kur’ân görünüyorsa, o kitap aynalık yapmış olur. Açıkça görünmüyorsa, müellif Kur’ân’a vekâleten konuşmuş olur. Bu takdirde müellifin o kitabı Kur’ân’a gölge olur.
2- Ümmetin çoğunluğunu, ya da avam tabakasının tamamını şer’i bir ameli işlemeye sevk eden ve şevklendiren en önemli sebep o amelin kutsi bir iş olduğunu bilmesidir. Avam için kutsal bir kaynaktan gelmenin yaptığı olumlu etkiyi delillere dayanarak yapılan ispatlar sağlayamaz. Meselâ, avamdan birisine, zekât vermenin ne kadar faydalı bir ibadet olduğu değişik delillerle anlatılabilir. Fakat bu delillerin hiç biri onun ruhunda, Allah’ın Kur’ân’daki “Zekâtı verin!” emri kadar etkili olamaz.
3- Dinimizin uyulması gereken hükümlerinden ibaret olan şeriata dair kitapların da bu önemli kaide dikkate alınarak yazılması gerekir. Tâ ki avam tabakasının kaynaktaki kutsiyetten istifade etmeleri ve daha bir gayretle dine itaatleri sağlansın. İslâm şeriatındaki hükümlerin % 90’ı müsellemât veya zaruriyat-ı diniye denilen dinin esas ve temel meseleleridir. Bu esaslar Kur’ân ve sünnette farklı anlaşılmalara meydan vermeyecek derecede, çok açık bir şekilde bildirildiğinden bunlar üzerinde bütün hak mezhepler ittifak etmiştir. Farklı bir görüş bildirmemişlerdir. Dinimizin binasını ayakta tutan, bu elmas kıymetindeki sütunlardır.
4- Geri kalan %10’u ise hikmet-i ilâhiyece farklı şekillerde anlaşılmaya kapı açan ve mezheplerin kaynağını teşkil eden fer’î meselelerdir. İşte yalnız bu kısımda müctehid imamlarımız, “bu konudaki benim görüşüm şudur” nevinden farklı anlayışlar ifade etmişlerdir. Üstad Bediüzzaman Hz. mezheplerdeki bu farklılaşmanın hikmet-i ilâhiyenin sevkiyle nasıl ortaya çıktığını ve beşeriyetin fıtratına nasıl münasip olduğunu 27. Söz İctihad Risalesi’nin hatimesinde çok güzel bir şekilde anlatır.
5- İctihada dayalı fer’î hükümler, her ne kadar şeriattan kaynaklanmış olmaları hasebiyle aslen semâvî olsalar da müctehidin istidadının onda bir hissesi vardır. Ayrıca dinin esasatına nisbetle elmasın yanında altın kıymetindedirler. Bu cihetle fıkıh kitaplarının yazılışında çok dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. O da, içindeki ağırlıklı konuları esasatın teşkil etmesi, hem de o esasatın Kur’ân ve sünnetin hükümleri olduğunun çok açık bir şekilde ortaya konulması ve bu şekilde Kur’âna ayinedarlık yapılmasıdır. Meselâ “öğle namazı farzdır ve şöyle kılınır” tarzında bir üslup kullanarak Kur’ân’a vekâlet yapmak yerine; “öğle namazını Allah Kur’ân’da şu ayetle emretmiştir. Rasullah asm. da şöyle kılmıştır” tarzında anlatarak Kur’ân’a ayinedarlık yapmak, ya da diğer bir ifadeyle, Kur’ân’ı akıl ve hayale yaklaştıran bir dürbün vazifesi görmek daha isabetli bir yoldur. Böylelikle insanlar o emirleri yaşamakta daha bir şevk ve gayret hissederler. Eğer bir ictihad kitabında Kur’ân ve hadisten çok bir müctehidin ya da müctehidlerin sözlerinin öne çıkması söz konusu ise, avamın nazarında sanki o şer’î meseleler onların şahsi mallarıymış gibi algılanabilir. Bu da 90 elmas sütunu 10 altına tabi kılmak hükmündedir.
Yazımızın sonuna Sünuhat Risalesinden aldığımız iktibasta, Üstad Hz. aynı mevzuyu daha detaylı bir şekilde işlemektedir. Mesela eski şer’î kitaplara dair Sünuhatta geçen şu cümleler, Hz. Üstad’ın maksadını daha açık bir şekilde şerh etmektedir:
“Demek şeriat kitabları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla (zamanla) mukallidlerin (taklid ehli kimselerin) hatası yüzünden paslanıp, hicab (perde) olmuşlardır. Evet bu kitablar, Kur’âna tefsir olmak lâzım iken, başlı başına tasnifat (yazılmış kitaplar) hükmüne geçmişlerdir.”
Yine o kitaplara dair, uzun bir zaman içinde yapılabilecek bir düzenlemeyi şöyle anlatır:
“Yahut tedricî bir terbiye-i mahsusa ile (zaman içinde gerçekleştirilecek hususi düzenlemelerle) kütüb-ü şeriatı (şeriat kitaplarını) şeffaf birer tefsir suretine çevirip, içinde Kur’ânı göstermektir. Selef-i müçtehidînin (ilk müçtehidlerin) kitabları gibi; (İmam Mâlik’in) “Muvatta”(sı), (ve İmam-ı Azam’ın) “Fıkh-ı Ekber” (kitabı) gibi.
Meselâ: Bir adam İbn-i Hacer’e (ö. 1576) (onun fıkıh kitabına) nazar ettiği (baktığı) vakit, Kur’ânı anlamak ve Kur’ânın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa İbn-i Hacer’in ne dediğini anlamak maksadıyla değil. Bu ikinci tarîk (yol) da zamana muhtaçtır.”
KUR’ÂNIN HÂKİMİYET-İ MUTLAKASI
“Ümmet-i İslâmiyenin ahkâm-ı diniyede (dinî hükümlerde) gösterdiği teseyyüb (tembellik) ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur: Erkân ve ahkâm-ı zaruriye (dinin temel hükümleri) ki, yüzde doksandır. Bizzât Kur’ânın ve Kur’ânın tefsiri mahiyetinde olan sünnetin malıdır. İçtihadî olan mesail-i hilafiye (ihtilaf olunan meseleler) ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe mesail-i hilafiye ile erkân ve ahkâm-ı zaruriye arasında azîm tefavüt (farklılık) vardır. Mes’ele-i içtihadiye altun ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu, on altunun himayesine vermek, mezcedip (karıştırıp) tâbi kılmak caiz midir? Cumhuru, bürhandan ziyade me’hazdeki (kaynaktaki) kudsiyet imtisale (uymaya) sevkeder. Müçtehidînin kitabları vesile gibi, cam gibi Kur’ânı göstermeli, yoksa vekil, gölge olmamalı.” (…)
“Eğer cemaat-ı İslâmiyenin hacat-ı zaruriye-i diniyesi bizzât Kur’âna müteveccih olsa idi (Müslüman cemaati, dini ihtiyaçlarını bizzat Kur’ân’dan alsalardı), o Kitab-ı Mübin, milyonlarca kitablara taksim olunan (dağılan) rağbetten daha şedid (şiddetli) bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe (alakaya) mazhar olur. Ve bu suretle nüfus (nefisler) üzerinde bütün manasıyla hâkim ve nafiz (etkili) olurdu. Yalnız tilavetiyle teberrük olunan (okunmasıyla bereketlenilen) bir mübarek derecesinde kalmazdı.” (…)
“Bu mes’eleyi yazdıktan biraz zaman sonra, bir gece rü’yada Cenab-ı Peygamber sav. Efendimizi gördüm. Bir medresede huzur-u saadette bulunuyordum. Cenab-ı Peygamber bana Kur’ândan ders vereceklerdi. Kur’ânı getirdikleri sırada, Hazret-i Peygamber sav. Efendimiz, Kur’âna ihtiramen kıyam buyurdular (ayağa kalktılar). O dakikada şu kıyamın, ümmeti irşad için olduğu birden hatırıma geldi.”
“Bilâhere bu rü’yayı, suleha-yı ümmetten (ümmetin salihlerinden) bir zâta hikâye ettim. Şu suretle tabir etti: “Bu büyük bir işaret ve beşarettir (müjdedir) ki, Kur’ân-ı Azîmüşşan lâyık olduğu mevki-i muallâyı (yüksek mevkiyi) bütün cihanda ihraz edecektir (elde edecektir).” (Sünuhattan kısaltılarak alınmıştır.)
Cenâb-ı Allah en yakın bir zamanda, Kur’ân’ın beşeriyet üzerinde layık olduğu mevki-i muallâyı ihraz etmesini nasib eylesin. Binlerle amin!Cemaleddin ŞENER(irfan mektebi)
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.