- Bu konu 1 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
21 Kasım 2008: 11:43 #647784
Anonim
Şuna da dikkat etmek îcab ediyor ki, “Yapmadığınızı niçin öylüyorsunuz?” demek, “Söylediğiniz şeyleri yapınız!” demektir. Yoksa “Yapmadığınız bir ibâdeti başkasına söylemeyiniz, bunu söylemek yanlıştır.” anlamına gelmez.
Çünkü bir ibâdeti yaşamak farz olduğu gibi, onu başkalarına söylemek de farzdır. Ancak nasîhatin daha çok müessîr olması için yaşamak lâzımdır.
“Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saff Sûresi, 2)meâlindeki âyet-i kerîme ile
“İnsanlara sözünle değil, fiilinle vaaz et.” (Ahmed bin Hanbel, zühd)hadîs-i şerîfi, nasîhatin insanlara en iyi ve mükemmel bir şekilde te’sîr edebilmesi için, nasîhat edenin söylediklerini yaşaması gerektiğini gösteriyor. Çünkü nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez.
Başka bir hadîs-i şerîfte de
“Sizden herhangi biriniz bir kötülük görürse, onu hemen eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmiyorsa, diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmiyorsa, kalbiyle değiştirsin (buğz etsin). İmanın en zayıfı da budur.” (Sahih-i Müslim, Kitabu’l – İman)buyrulmasından anlaşılan hakîkat şudur ki:
Bir fenâlığa karşı çıkmak; fiilen, elle müdâhale etmek; kavlen, sözle müdâhale etmek, kalben de ondan nefret etmek ile olabilir. Bu üç muâmelenin birden tahakkukunun daha çok müessîr olduğu, bunların eksilmesi
nisbetinde te’sîrin de azalacağı muhakkaktır. Geçen âyet-i kerîme ve bu hadîs-i şerîfler bir ibâdetin, emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münkerin özellikle yaşayarak yapılması gerektiğini, ifâde ediyorlar.Bu te’sîrin hikmetini şöylece ifâde edebiliriz:
Nasıl ki üç elif ayrı ayrı olsa üç kıymeti vardır. Rakam olarak yan yana konulsa yüz on bir (111) kıymetini ifâde eder. Eğer o rakamlardan birisi alınırsa, sayı yüz on birden (111), on bire (11) düştüğü gibi, bir nasîhat da inanarak, söyleyerek ve yaşayarak yapıldığında yüz on bir (111) kıymet ve kuvvet-i mânevîyeye sahip olduğu için daha fâideli ve müessîr olur.
Söylediğimiz şeyleri yaşamadığımız takdirde, te’sîri o nisbette azalır.Eğer inandığımızı söyleyip yaşamıyorsak, sözün tesiri ânında bir (1) elif seviyesine iner. Zaten hadîs-i şerîf, sadece kalpte muhâfaza edilen bir îmânın
da böylece zayıf olduğunu ifade ediyor. Şuna da dikkat etmek îcab ediyor ki, “Yapmadığınızı niçin söylüyorsunuz?” demek, “Söylediğiniz şeyleri yapınız!” demektir. Yoksa “Yapmadığınız bir ibâdeti başkasına söylemeyiniz, bunu söylemek yanlıştır.” anlamına gelmez. Çünkü bir ibâdeti yaşamak farz olduğu gibi, onu başkalarına söylemek de farzdır. Ancak nasîhatin daha çok müessîr olması için yaşamak lâzımdır.Ekserîyetle fiilen yapılan bir ibâdet, lisânen söylemeyi ve kalben buğz etmeyi de ifâde ettiğinden, daha ziyâde müessîr olduğu gibi hem lisân-ı hâl ile yapılan, basara yani görmeye hitâb ettiği için, görenlerin daha çok anlamalarına vesîle olur. Çünkü hiçbir zaman gören ile işiten bir olmaz. Ama söylenilen ve îtikad edilenler ise insanların basîretine, anlayışına ve ruhlarına hitâb etmek olduğundan, herkesin basîreti her vakit tam açık olamadığından ve rûhen istenilen seviyede her vakit müteyakkız olup hassasiyet gösterilemediğinden, istifâde de o nisbette azalır.
Çünkü ruhî hassasiyet ve basîretin açılması ekserîyetle ilmî terakkî ve manevî huzûr ile mümkün olabilir. Bilhassa her cihetle ruhu meşgul eden ve huzûr-ı dâimîyi kazanmaya mâni olan ve hakâik-i îmâniye ve istikameti
gösteren ilimlere vâsıl olup ulaşmaya engel olan her türlü fitne ve fesadların yaşandığı böyle bir zamandabulunan insanların, yaşayarak yapılanbir nasîhate ne kadar muhtaç olduklarını az bir tefekkür ile anlamamız mümkündür.Hatta bugün umûm âlemde ve bilhassa İslâm dünyasında, Siyonizm ve zındıka komitesinin yaptığı tahribâtın,hemen hemen yüzde sekseni görsel basın denilen faaliyetle yapılan ifsâdatın tahribâtı olduğu şüphesizdir. Televizyonlar vâsıtasıyla ve ahlâkı bozan filmler ve bilhassa her türlü saygı ve hürmete lâyık olan kadınları, ifsâd edip açmak ve tahribâta âlet etmek gibi vesîlelerle beşeriyeti belki de kâinatı felâketlere sürüklemeye sebep oluyorlar.
Bu hususta bizleri ve belki bütün Müslümanları en çok üzen de bu kadar tahribâta vesîle olan tesettürsüzlüğe ve kadınların açılmasına fetvâ veren ulemâ-i sû’ tâbirine lâyık olan bir kısım âlimlerdir ki bu tahribâtın getirdiği mes’uliyeti nasıl düşünemiyorlar diye hayret ediyoruz. Hâlbuki İslâm uleması nâmahreme bakmayı fuhşîyâtın kapısı olarak kabûl ediyor.Ve bu hususta içinde fâsıkların bulunduğu bir toplumda kadının yüzünü ve ellerini açmasına bile cevaz vermiyor. Şu anda bu fetvâyı düşünürken bile sıkılıp titrediğimiz halde onlar, sıkılıp titremeden hangi cesâretle bu fetvâyı veriyorlar, diye aklımıza geliyor.
Çünkü ulemâ-i sû hakkında büyük bir tehdîd vardır. Hatta bu hususta İmâm-ı Ali de,
“Âhir zamanın en fenâ insanları bir kısım ulemâ-i sû’dur ki, hırs sebebiyle karınlarını haramla doldurmak için bid’alara fetvâ verip, intişârına yardım edenlerdir.”diye ulemâ-i sû’u yani bid’alara fetvâ veren hocaları, âhir zamanın en fenâ insanları diyerek tehdîd eder. Üstad Bediüzzaman Hazretleri de bid’alara taraftar olmayı mubikât-ı seb’a denilen, insanın helâkine sebep olan en büyük yedi günahtan birisi olarak sayar ve kabul eder.
Demek nasıl ki, yaşayarak yapılan nasihatin büyük bir tesiri vardır. Öyle de yaşayarak yapılan günahların da tahribatı büyüktür.
Cenâb-ı Hakîm-i Rahîm, bizleri ve bütün ehl-i îmânı bid’alara taraftar olan ulemâ-i sû zümresine dâhil olmaktan muhâfaza eyleyip İslamiyeti hakkıyla yaşayan ve insanlara güzel örnek olan kullarından eylesin. Âmîn.
20 Aralık 2009: 16:45 #762476Anonim
“Âhir zamanın en fenâ insanları bir kısım ulemâ-i sû’dur ki, hırs sebebiyle karınlarını haramla doldurmak için bid’alara fetvâ verip, intişârına yardım edenlerdir.”Cenâb-ı Hakîm-i Rahîm, bizleri ve bütün ehl-i îmânı bid’alara taraftar olan ulemâ-i sû zümresine dâhil olmaktan muhâfaza eyleyip İslamiyeti hakkıyla yaşayan ve insanlara güzel örnek olan kullarından eylesin. Âmîn.”
Amin elfü elfi Amin.
ALLAH(C.C.) Razı Olsun,çok dikkat etmemiz gereken bir mesele şüphesiz !
20 Aralık 2009: 19:51 #762503Anonim
Emri ma’ruf, dinimizin emir ve yasaklarını nasihat ederek insanlara anlatmak demektir
Emri ma’ruf iki şekilde olur
1-Lisan-ı kal ile yapılan emri ma’ruf,
2-Lisan-ı hâl ile yapılan emri ma’ruf
Söz, yazı ve her çeşit neşir vasıtasıyle yapılan emri ma’ruf lisanı kal ile yapılan emri ma’rufu ifade ederLisanı hâl ile emri ma’rufu her müslüman yapabilir ise de, lisanı kal ile yapılan emri ma’rufun bazı şartları vardırBöyle emri ma’rufu yapan kimsenin kültürlü olması, şahısların seviyelerine göre hitap edebilmesi, halkın örf ve âdetleri göz önünde tutulması, kanunlara riâyet dikkate alınması, fitneye sebep olacak söz ve davranışlardan kaçınılması icab eder
Lisan-ı hâl ile emri ma’rufu her müslüman yapabilir İsminden de anlaşılacağı gibi, lisanı hâl ile emri ma’rufu müslüman bir kimsenin hâl ve hareketleri, güzel davranışları ile çevresinde meydana getirdiği te’sîrden, kendiliğinden doğan bir nasihat şeklidir Kısaca lisanı hâl ile nasihat yolunun esası, hâl ile, islâmın güzel ahlâkına uyarak numune olmaktır Herkese tatlı dil, güler yüz göstermek, kimseyi incitmemek, kimsenin malına, ırzına göz dikmemek, kanunlara uymak, vergilerini, borçlarım ödemek, en te’sirli, en faideli nasihat etmek olurBunun içindir ki, atalarımız söyle buyurmuşlardır:
(Lisân-ı hâl, lisân-ı ka’lden daha üstündür) Görüldüğü gibi, İslâmın güzel ahlâkına uygun yaşamak, emr-i ma’ruf ve nehy-i münker yapmaktırMühim bir farzı ifa etmektir Ya’nî ibâdet etmektir
Müslümanlar arasında bölücülük yapmak, onları zarara sokmak, fakirliği, zenginliği, işsizliği, istismar ederek halkın huzursuzluğunu artırmak, devamlı karamsar tablo çizmek, iyilikleri değil, hep kötülükleri görmek, anarşiye sebep olmak, fitne çıkarmak demektir ki, büyük günahtır
Fitneye sebep olacak nasihati yapmamalıdır Gücü, kuvveti, salâhiyyeti olan nasihat etmez ise, (Müdahane) olur ki, bu da haramdırGücü yettiği halde, fitne çıkarmamak için nasihat etmezse, (Müdârâ) olur ki, bu da caizdir Hattâ müstehap olur Güç kullanarak, hakkını aramak, kötülükleri önlemeğe çalışmak devletin vazifesidir Herkes kendi hakkını kendi almağa çalışırsa anarşi doğarAlay edenlere, zarar yapacaklara nasihat verilmezNasihat birinin yüzüne karşı olmamalıdırKimse ile münakaşa etmemelidirHadis-i şerifte buyuruldu ki:
(İnsanlara müdârâ için gönderildim)
Dinî ve dünyayı korumak için dünyalık vermeğe (Müdârâ) denirDünyalık ele geçirmek, koltuk kapmak için dinî vermeğe, dinî istismar etmeğe (Müdahane) denir ki haramdır Tatlı dilli olmak, iyilik yapmak, hattâ caiz olan yerlerde yalan söyleyerek gönül almak, dünyalık vermek olurMüslümanların büyük günahlarını görünce örtmek lâzımdırSu-i zan ederek söylemek daha büyük günahtır -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.
