• Bu konu 19 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
6 yazı görüntüleniyor - 16 ile 21 arası (toplam 21)
  • Yazar
    Yazılar
  • #766754
    Anonim


      İlk İslam Devleti

      Peygamber Efendimiz, 13 senelik Mekke devrinde mesaisini tamamıyla îman esaslarını anlatmaya hasretmişti. Bu îmanî hizmet sayesinde birçok kimse İslâm’ın saadetli sinesine koşmuştu, imanlı insanların sayısı çoğalmıştı ve Müslümanlar gözle görülür bir kuvvet hâline gelmişlerdi. Ancak, buna rağmen bu devrede İslâm düşmanlarına karşı her türlü maddî mukabele yasaktı. Müslümanların tek silâhı vardı, o da “sabır”dı.

      Fakat, hicretle yeni bir muhite gelinmişti. Şartlar tamamıyla değişmişti. Müslümanlar, îmanlarının gereği olan her şeyi serbestçe yapabiliyorlardı.

      Hz. Resûlullah’ın Medine’ye gelir gelmez gerçekleştirdiği en mühim iş—daha önce bahsedildiği gibi—, Muhacirlerle Ensâr’ı kardeş yapmış olmasıydı. Efendimiz, bununla, Müslümanlar arasında kuvvetli bir ittifak kurmuş oluyordu. İslâm’ın, ırk, dil, sınıf ve coğrafî ayrılıkları tanımayan kardeşlik müessesesi, böylece tarihte ilk defa gerçekleşiyordu.

      Ancak, bununla her şeyin bitmediği muhakkaktı. Medine’de yalnız Müslümanlar yaşamıyorlardı. Bu yeni muhitte Museviler, müşrik Araplar ve bazı Hıristiyanlar da vardı ve haliyle mütecanis olmayan bir manzara arzediyorlardı. Buna, bir de, Arap kabîleleri arası tükenmek bilmeyen rekabet ve çatışmaları, Yahudilerle Araplar arasındaki anlaşmazlıkları katarsak, bu yeni muhitin ne büyük bir karışıklık içinde olduğunu kolayca anlayabiliriz!

      Meselenin asla küçümsenmeyecek bir başka tarafı daha vardı. O da, Mekkeli müşriklerin her an Medine üzerine yürüyebilecekleri hususu idi. Aralarında devam eden soğuk harb, her an sıcak harbe dönüşebilirdi.

      İşte, Peygamber Efendimizin önünde böylesine mühim meseleler duruyor ve bunlar hâl çâresi bekliyordu.

      Bu yeni muhitte, Müslüman olmayan unsurlarla anlaşmak, cemiyete bir teşkilâtlanma ruhu ve havası getirmek icab ediyordu. Adlî, askerî, siyasî birtakım esesların tesbitine lüzum vardı.

      Henüz Hicret’in 1. yılı bitmiş değildi.

      Resûli Ekrem Efendimiz, bütün Medine ahalisinin temsilcilerini Enes b. Mâlik Hazretlerinin evinde bir araya topladı. Maksat, bazı içtimaî prensiplerin tedvin edilmesiydi. Yapılan konuşmalar neticesinde bu prensipler tedvin edildi ve derhâl yürürlüğe kondu. Mühim maddeler yazıldı ve taraflarca imzalandı.

      Bu maddeler, Hz. Resûlullah’m başkanlığında teşekkül eden ilk İslâm Devletinin anayasasiydı. Hattâ, “bu vesika, sâdece ilk İslâm devletinin anayasası olmakla da kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada yazılı ilk anayasayı teşkil etmekteydi.”

      Tedvin edilen bu anayasayla, Medine halkı, artık diğer insanlardan ayrı bir millet teşkil etmiş oluyorlardı.

      #766755
      Anonim

        Şehir Devletinin Anayasası

        Elli iki maddeden ibaret olan İslâm Şehir Devletinin ilk yazılı anayasasının birinci ve ikinci maddelerinde şöyle deniliyordu:

        “1. Bu kitap (yazı), Resûlullah Muhammed (s.a.v.) tarafından Kureyşli ve Yesribli mü’minler ve Müslümanlar ve bunlara tâbi olanlarla yine onlara sonradan katılmış olanlar ve onlarla birlikte cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).

        2. İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir topluluk teşkil ederler.”493

        Bu anayasaya göre, Medine halkı, inanç farkı gözetmeksizin diğer milletlerden ayrı bir “millet” teşkil etmekte ve ayrı bir topluluk hüviyetini taşımaktaydı.

        Hz. Resûlullah, ayrıca, Medine etrafında bulunan kabilelerle, özellikle Mekkelilerin Şam ticaret yolu üzerinde ikamet etmekte olan kabilelerle derhâl dostluk tesis etmek yoluna gitti ve onlarla anlaşmalar imzaladı.

        Yine Müslümanlar, şehrin yerli halkı Yahudiler ve diğerleri ile münâsebet hâlinde bulunmak mecburiyetinde idiler. Bu sebeple, kurulan devletin anayasasında onlara da haklar tanındı.

        Buna göre, onlar da Müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları sayılıyorlardı: “Muhammed’in (s.a.v.) büyük basîret ve siyasî inceliği, Yahudilere bahşettiği fermanda görülür. Bu fermanda diğer hususlar arasında onların da bizzat Müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları olduğu, Yesrip’teki iki kabilenin bir tek millet teşkil ettiği, suçların dinlerin ahkâmına göre cezalandırılacağı, ihtiyaç hasıl olduğu zaman her iki tarafın (Müslüman ve Yahudilerin) yeni devleti müdafaaya çağırılacağı, gelecekte zuhur edecek anlaşmazlıklar hakkında Resûlullah tarafından karar verileceği yazılıydı.”494

        Ayrıca, bu anayasa metninde harble ilgili madde de ilgili çekicidir. Vuku bulacak herhangi bir harbte, harb masraflarını kendilerini karşılamak şartıyla Yahudiler, Medine Şehir Devletinin müdafaasına katılacaklardı.

        Anayasanın 16. maddesine göre, “tâbi olmaları” şartıyla Müslümanların yardım ve müzaheretlerine hak kazanacakları tesbit ediliyordu. Aynı zamanda, dışarıdan gelecek herhangi bir hücum karşısında da beraberce (Müslüman ve Yahudiler) şehri müdafaa edecekler, bu hususta birbirlerinin yardımına koşacaklardır. Bu hücum ister Müslümanlara ister Yahudilere olmuş olsun.

        Bu maddeler ışığında, Müslümanların Ehli Kitap’tan olan Yahudilerle ittifakını görmekteyiz. Burada, Ehli Kitap olan Yahudî ve Hıristiyanlara tamamen bir din ve inanç hürriyeti tanınmıştır. Böylelikle, Ehli Kitap arasında kitapsız olan müşriklere karşı hiç olmazsa asgarî müşterekte birleşme esası getirilmiştir ve bunun için de Müslümanlarla birlikte Yahudiler ilk anayasada zikredilerek bunların birlikte “tek câmiâ” teşkil ettiklerinden söz edilmiştir.

        #766761
        Anonim

          Peygamber Efendimiz, Medine tesis ettiği devleti düşmanlardan korumak için, buranın yerlileri olan gayrimüslim Ehli Kitap’la siyasî ittifak ve andlaşmalar yaptığı gibi, inanç yönünden de bir ittifakın sağlanmasını temine çalışmıştır. Onları aralarında ortak bir kelime olan “tevhid” inancı üzere birleştirmek ve şirk ehline karşı “inananlar paktı”nı kurmak istemiştir. Nitekim, bu gayeyi Medine içindeki Ehli Kitap için güttüğü gibi, Ehli Kitap olan dış devletler için de takib etmeye çalışmıştır. Bizans İmparatoru Heraklius ve diğer Hıristiyan prenslerine gönderdikleri davet mektubunda şu âyeti kerîmeyle onlara hitab etmiştir:

          “De ki: ‘Ey Ehli Kitap (Hıristiyan ve Yahudiler)!.. Bizimle sizin arasında müsavi bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına ibâdet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da birbirimizi Rabler edinmeyelim.’ Eğer yüz çevirirlerse, o hâlde deyin ki: ‘Şâhid olun; biz, gerçek Müslümanlarız.!'”495

          Bizzat Resûli Ekrem tarafından yazılı anayasayla himaye ve yardıma mazhar olan Kitap Ehli, ne yazık ki, andlaşmanın şartlarını bizzat kendileri bozmuş ve lehlerindeki şartların ortadan kalkmasına böylece yol açmışlardır. Andlaşmada “site devleti içinde bulunanların birbirlerinin aleyhinde bulunmayacakları” şartı, “birbirlerinin düşmanlarıyla anlaşmaya varmayacakları” maddesi yazılı iken, onlar (Yahudiler) Medine’nin müşriklerin taarruzlarına hedef olduğu çok nâzik bir sırada, baş kaldırdılar, daha yeni yeni teşekkül eden ve yeni yeni yerine oturan bir devletin aleyhinde tertipler düzenlemeye başladılar. Tabiiî ki, bu, doğrudan doğruya onları Müslümanların himayesinden mahrum bırakıyordu.

          Görüldüğü gibi, bu anayasa, kurulan yeni bir devletin birçok müessesesi hususunda hükümler taşımakta, her meselede istikametli çizgiler çizmekteydi: “Bu anayasayla İslâm, hayatının yeni bir safhasına başladı. Maddî ve cismanî ile maneviyatın karışması, ona kendine has bir çizgi getirdi. Mânevîyatı, hattâ ahlâkı tanımayan bir siyaset, bizi maddeciliğe ve vahşî hayvanların hayatlarından daha aşağı bir hayata götürür. Yaşadığımız dünyanın hâdiselerinden ayrı bir mânevîyat ise. bizi melek mertebesinin üzerine çıkarabilir. Fakat, bu, ancak son derece mahdut bir zümre için mümkündür. İnsanların büyük ekseriyeti, böyle bir ideolojiyi tatbik edenlerin çemberinin dışında kalır. Hz. Muhammed (s.a.v.), bilhassa vasat adamı düşündü ve ona insan hayatının iki tarafını nasıl dengeye getireceğini, madde ve mânâyı aynı zamanda içine alan bir terkip yapmayı öğretti. Bu dinî doktrin, herkese en az derecede lâzım olan bazı esas noktalan seçer, fakat kendilerini manevî hayata daha fazla verebilme tercihini fertlere bırakır. Bu durumda Hz. Peygamber’in sahabeleri müstakil bir devletin idare edici cemaati, Hz. Peygamber ise her sahada onun reisi oldu.”496



          493 Ibni Hişam, Sîre, c. 2, s. 147. Diğer maddeler için bkz.: ibni Hişam, A.g.e.,c. 2, s. 147150.

          494 Prof. Harun Han Şirvanî, islâm’da Siyasî Düşünce ve İdare, Tere; s. 18.

          495 Ali Imrân, 64.

          496 Prof. Muhammed Hamidullah, islâm Peygamberi, c. 1, s. 148.

          #766854
          Anonim

            Müşriklere Mukabeleye İzin Verilmesi

            Resûli Ekrem Efendimiz, Mekke’de harb ve cihada izinli değildi. Allah’tan aldığı emirler gereği bütün mesaisini îman esaslarını kalb, ruh ve akıllarda tesbite hasretmişti. Va’z ve nasihatle, îkaz ve irşadla burada hizmetine devam ediyordu. Her türlü mezâlime karşı bu devrede sabır ve sükûnetle harekete memur bulunuyorlardı. Mekke’de ilk zamanlarda nazil olan âyetlerde bu husus açıkça görülür.

            Zâten, İslâm hukukuna göre, insanlar arasında asıl olan, sulh ve barış dairesinde münâsebettir. Harb ve cihada ancak zaruret hasıl olduğu zamanlarda müracaat olunur.497 Cenâbı Hakk’ın, bir ana ve babadan yarattığı insanlar arasında bundan başka da bir hak olamazdı. İnsanların şubelere, kabilelere ayrılması ise, neslin tanınması ve temiz kalması gibi kendilerine mahsus ortak menfaatlere binâendi.498

            Peygamber Efendimize ve Müslümanlara onca mezâlim ve işkencenlere rağmen Mekke’de harb ve cihada izin verilmediği, sabır ve teenni tavsiye edildiği gibi, Medine’ye hicret vuku bulduktan sonra da hemen müsaade olunmadı.

            Gerçi, İslâm, Medine’de günden güne kuvvet kazanıyor ve sür’atle inkişaf kaydediyor, Kur’ân güneşi bütün haşmetiyle ruhları sarmaya başlıyordu; ama yine de Resûli Ekrem Efendimizin ve Müslümanların vaziyeti tam bir emniyet içinde değildi. Medineli Müslümanlar, Efendimizi coşkun bir bayram havası içinde karşılamışlardı, amma münafıklarla Yahudiler,gönüllerinde müthiş bir kin ve düşmanlık besliyorlardı. Her ne kadar Yahudiler, Peygamber Efendimizle bir anlaşma imzalamışlarsa da, bütün hâl ve hareketleri bu anlaşmayı tekzib ediyordu.

            Münafıklar, daha da tehlikeli bir durum arzediyorlardı.

            Peygamber Efendimizin hicretinden önceye rastlayan günlerde, Hazreç Kabilesinin reisi bulunan Abdullah b. Übeyy b. Selül için süslü bir taç hazırlanmıştı. Bir devlet reisi ihtişamıyla onu giymek üzere iken, hicret vuku bulmuştu. Bunun neticesinde kavmi olan Hazreçliler tamamen Müslüman olmuşlardı. Haliyle taç ve hil’at gibi şeyler unutulmuştu.

            Abdullah b. Übey, kavmine uyarak zahiren Müslüman olmuştu. Ama reislikten mahrum olmak acısıyla yan çizmiş ve bir münafıklar hizbi kurmuştu. Gizli gizli nifak ve fesada başlamıştı. Hattâ, Resûli Ekrem Efendimizin tebligatına, va’z ve nasihatlerine müdahale etme cür’etini gösterecek kadar zaman zaman ileri gidiyordu. Bu münafıklar zümresinin Müslümanlar arasına fitne ve fesad sokmak için meydana getirdikleri hâdiselerden yeri geldikçe bahsedilecektir.

            Ayrıca, Mekke müşrikleri, Medine münafıklarını ve Yahudîlerini, hattâ Medine etrafındaki kabileleri devamlı surette tahrike çalışıyorlardı ve Mekke’de söndüremedikleri nuru akıllarınca Medine’de söndürmek için harekete hazırlanıyorlardı.

            Haricî ve dahilî bu kadar düşmana karşı sabır ve tahammül ile sulh dairesinde davranmanın imkânı kalmamıştı. Müslümanlardan çoğu Kureyşlilere karşı çıkmak, onlarla hesaplaşmak istiyorlardı. Ensâr’ın ileri gelenlerinden biri olan Sa’d b. Muaz Hazretleri, bu arzusunu şöyle izhar ediyordu:

            “Allah’ım!.. Bilirsin ki, Senin uğrunda şu Kureyş kavmiyle mücâhede etmekten daha sevimli bir şey yoktur! O Kureyş ki, Resulünün peygamberliğini yalanladılar. Sonunda da memleketinden çıkmaya mecbur bıraktılar. Allah’ım!.. Öyle tahmin ediyorum ki, bizimle onlar arasındaki harbe müsaade edeceksin!”499

            Görüldüğü gibi, Medine’de Müslümanlar tam bir emniyet içinde değillerdi.

            İşte, bu sırada Peygamber Efendimize, mukabele ve müdafaa suretiyle savaşa izin verildi. Konuyla ilgili nazil olan âyette şöyle buyuruldu:

            “Kendileriyle mukatele edilen(yâni düşmanların hücumuna uğrayan mü’min)lere, uğradıkları o zulümden dolayı (bilmukabele harbe) izin verildi. Şüphesiz ki, Allah, onlara yardım etmeye elbette kemâliyle kadirdir. Onlar (o mü’minlerdir ki) haksız yere ve ancak ‘Rabbimiz Allah’tır.’ dedikleri için yurtlarından çıkarılmışlardır.”500

            Âyeti kerîmenin ifadesinden anlaşıldığı gibi, burada cihad izni kayıtlıdır ve sâdece “tecavüze mâruz kaldıklarından ve zulme uğradıklarından” dolayı verilmiştir. Yâni, Müslümanlar, herhangi bir tecavüzde bulunmayacaklarlar. Şayet zulme mâruz kalırlar veya üzerlerine yürüyen olursa, kendilerini müdafaa için savaşacaklardır. Bu âyetle, aynı zamanda İslâm muharebelerinin tecavüz değil, müdafaa esasına dayandığı da ortaya çıkmaktadır.

            Bu âyetler, Müslümanlara, “saldıran düşmana karşı kendilerini koruma ve müdafaa etme” meşru hakkını tanıyordu. Müslümanların siyasî durumu ve maddî gücü düzeldiği ve ilk şartların kaybolduğu nisbette, nazil olacak âyetlerle bilâhare cihad Müslümanlar üzerine farz kılınacaktır.

            #766858
            Anonim

              ETRAFA SERİYYELER GÖNDERİLİYOR

              Mekkeli müşrikler her şeye rağmen, Peygamberimizin ve Müslümanların peşini bırakmış değillerdi. Medine’deki Yahudî ve münafıklar ile el altından gizli gizli işbirliklerini sürdürerek İslâm nurunu söndürmeye, Resûli Kibriya’nın vücudunu ortadan kaldırmaya matuf faaliyetlerine aralıksız devam ediyorlardı.

              Medine’yi teşkilâtlandıran Resûli Ekrem Efendimiz, bunlara karşı tedbirler almaya başladı. Düşman her türlü hile ve desiseye başvururken elbette tedbirsiz kalınmazdı.

              Peygamber Efendimiz, her şeyden önce iktisadî harb usûlünü tatbik etmek istiyordu. Bu maksatla da Kureyş’in Suriye’ye giden ticaret yolunu kontrol altında tutmayı uygun buldu.

              Düşündükleri bir diğer tedbir de, civarda yaşayan kabilelerle sulh anlaşmaları yapmaktı. Böylece, onları Mekkeli müşriklerin sinsî emellerine âlet olmaktan kurtarmış ve Kureyş’i tek başına bırakmış olurdu.

              Bu maksat ve gayeler ile henüz Hicret’in ilk yılında etrafa seriyyeler göndermeye başladı. Bu seriyyeler, herhangi bir yere hücum etmek ve kan akıtmak maksadıyla yola çıkarılmıyordu. Nitekim, görüleceği gibi, ilk seriyyeler (biri istisna edilirse) bir damla kan dökmemişler ve hiçbir kabileyi yağmalamamışlardır.

              Seriyye, Peygamberimizin bizzat bulunmayıp, sahabîlerden herhangi birisinin kumandası altında gönderdiği askerî birliklere denilir. En azı beş kişilik, en çoğu da 300400 kişilik olur.

              Yola çıkarılan bu seriyyelerin belli başlı vasfı, Kureyşli müşrikleri iktisadî baskı altında tutmak, onlara bu yolda bir nevi ihtar idi; “Eğer siz şiddet siyasetinize devam ederseniz, biz de yapacağımızı biliriz. Can damarınız demek olan olan ticaret yolunuz elimizdedir. Aklınızı başınıza alın!” demekti.

              Bu seriyyelerin gördüğü bir başka mühim vazife, Medine’nin etrafını kontrol etmekti; herhangi bir tehlikenin söz konusu olup olmadığını, düşmanın ne gibi hazırlıklar içinde bulunduğunu araştırıp haber almaktı.

              İLK SERİYYE

              Medine’ye hicretlerinden yedi ay sonra Ramazan ayında Resûli Ekrem Efendimiz, amcası Hz. Hamza’yı, Mekkeli muhacirlerden 30 kişilik bir süvari grubunun başında, Kureyş müşriklerinden 300 kişilik bir birliğin muhafazasında Şam’dan Mekke’ye gitmekte olan ticaret kervanını gözetlemek için gönderdi.502

              Süvari birliğinin içinde Ensâr’dan bir tek Müslüman yoktu. Çünkü onlar, sâdece Medine içinde korumak üzere Peygamber Efendimize söz vermişlerdi. Bu sebepledir ki, Resûli Ekrem, Bedir Muharebesine kadar Ensâr’dan hiç kimseyi askerî seferlere göndermemiştir.503

              Medine’den yola çıkan Hz. Hamza, İys nahiyelerinden biri olan Seyfû’lBahre’de, içinde Ebû Cehil’in de bulunduğu Kureyş kervanıyla karşılaştı. Taraflar çarpışmaya hazırlanırken, iki tarafın da dostu ve müttefiki bulunan Cühenîlerin reisi Mecdiy b. Amr, aralarına girip çarpışmalarına mâni oldu.

              Kureyş, kervanıyla Mekke’ye doğru yol alırken, Hz. Hamza da beraberindeki Müslümanlarla Medine’ye geri döndü.504

              Peygamber Efendimiz, çarpışma çıkmamış olmasından memnunluk duydu.

              UBEYDE B. HARİS SERİYYESİ

              Hz. Hamza’nın Medine’ye dönüşünden sonra, Peygamberimiz, Şevval ayında Ubeyde b. Haris’i Nabiğ Vadisine gönderdi. Maiyetinde, Muhacirlerden 60 süvari vardı.505

              Nabiğ Vadisine giden Hz. Ubeyde, orada Kureyş müşriklerinden 200 kişiyle karşılaştı. Birbirlerine hafif ok atışlarında bulundular. Müslümanların safından ilk ok Sa’d b. Ebî Vakkas Hazretleri tarafından atıldı. Allah yolunda atılan ilk ok, bu oldu.506 Bunun dışında herhangi bir çatışma olmadan iki taraf birbirlerine uzaklaştı.507

              Bu arada, Müslüman olmuş, fakat bir türlü fırsatını bulup Müslümanlar arasına katılamayan Mikdad b. Amr ile Utbe b. Gazvan da, bu durumu fırsat bilerek müşrikler arasından ayrılarak mücâhidlere katıldılar.508

              EBVA GAZASI

              Hicretin 1. senesininin son ayı…

              Resûli Ekrem Efendimiz, ilk defa, Muhacirlerden 60 kişilik bir kuvvetle, yerine Sa’d b. Übade’yi vekil bırakarak Medine’den yola çıktı.509

              Efendimizin bu gazaya* çıkış maksadı, etrafa saldırıp halkı rahatsız eden Kureyş müşrikleriyle karşılaşıp onlara gözdağı vermek, aynı zamanda Demre b. Bekir Oğullarıyla anlaşma yapmak isteğiydi.510

              Resûli Ekrem’in beyaz sancağını Hz. Hamza taşıyordu.

              Peygamber Efendimiz bu gazada müşriklerle karşılaşmadı. Ancak, yola çıkışının ikinci maksadı olan Demre b. Bekir Oğullarıyla anlaşmayı gerçekleştirdi.

              Benî Demre reisiyle yapılan yazılı anlaşmaya göre; a) Ne Peygamberimiz onlarla, ne de onlar Peygamberimizle herhangi bir çarpışmaya girmeyeceklerdi, b) Birisi diğerinin düşmanına gizlice de olsa yardım etmeyecekti, c) İslâm’a karşı çıkmadıkları müddetçe Resûlullah’tan yardım görecekler, Peygamberimiz de onları düşmanına karşı yardıma davet ettiğinde icabet edeceklerdi.5″

              Peygamber Efendimiz 15 gece sonra Medine’ye döndü.512

              Civar kabilelerle yapılan bu dostluk anlaşmalarının büyük faydaları olmuştur. Bilhassa Mekkelilerin Şam ticaret yolu üzerindeki kabilelerle yapılmış olması, Kureyş’i iktisaden çökertme plânının bir tatbikatı idi.

              Görüldüğü gibi, Peygamber Efendimiz, Müslümanlara muaraza vaziyeti almamış başka kabilelerle düşmana karşı muvakkaten de olsa bazı anlaşmalara girmiştir.



              497 Tecrid Tercemesi, c. 10, s. 130. 498Hucûrat, 13.

              502 ibni Hişam, Sîre, c. 2, s. 245; Ibni Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 6.

              503 ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 6.

              504 ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 6.

              505 ibni Hişam, A.g.e., c. 2, s 241; ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 7.

              506 ibni Hişam, A.g.e., c. 2, s. 241; ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 7.

              507 İbni Hişam, A.g.e., c. 2, s. 241242; İbni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 7.

              508 İbni Hişam, A.g.e., c. 2, 242.

              509 ibni Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 8.Peygamber Efendimizin bizzat bulundukları askerî hareketlere gazve [gaza] denir.

              510 İbni Hişam, Sîre, c. 2, s. 241; ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 8.

              511 İbni Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 274275, c. 2, s. 8.

              512 İbni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 8.

              #766870
              Anonim

                Hicretin 1. Senesinin Diğer Mühim Bazı Hadiseleri

                Ashabtan Es ‘ad b. Zürare ile Gülsüm b. Hidm ‘in Vefatı

                Gülsüm b. Hidm, Ensâr’ın ileri gelenlerindendi. Oldukça yaşlanmıştı. Mescid-i Nebevi yapıldığı sırada Küba’da vefat etti.513

                Hz. Gülsüm b. Hidm, Hicret’ten önce Müslüman olmuştu. Resûl-i Kibriya Efendimizi hicret esnasında Küba’da evinde misafir etme şerefine ermişti. Peygamberimiz, 14 gün kadar evinde kalmıştı.

                Es’ad b. Zürare Hazretleri, Akabe Bey’atında Resûl-i Ekrem Efendimizle görüşen altı zâttan biri idi. Son Akabe Bîatında Ensâr’ı temsilen seçilen dokuz temsilcinin arasında o da yer alıyordu.

                Es’ad Hazretleri de, Gülsüm b. Hidm’in vefatından kısa bir zaman sonra vefat etti. Resûl-i Ekrem Efendimiz, vefatı esnasında yanında bulunuyordu. Onu yıkadı, kefenledi ve cenaze namazını kıldı. Sonra da onu Medine kabristanı olan Bâkî’ye defnetti. Bakî Kabristanına Ensâr’dan ilk defnedilen zât, Es’ad b. Zürare Hazretleridir.514

                Abdullah b. Zübeyr ‘in Dünyaya Gelişi

                Hicret’in 1. yılının, Muhacir Müslümanları sevindiren bir başka hâdisesi, Hz. Zübeyr b. Avvam’ın Abdullah adında bir çocuğunun dünyaya gelişidir. Hz. Abdullah, Medine’de Muhacir Müslüman aileleri içinde doğan ilk çocuktur. Annesi, Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Esma, Küba köyünde onu dünyaya getirmiştir.

                Abdullah’ın doğumu, Muhacir Müslümanları son derece sevindirdi. Zîra, Yahudiler, onlara, “Biz, sizi sihirledik! Bundan böyle sizden erkek çocuk dünyaya gelmeyecektir.” diyorlardı.

                Muhacirler de bundan fazlasıyla üzüntü duyuyorlardı.

                Abdullah’ın dünyaya geldiğini duyar duymaz, Yahudilerin bu sözleri yalanladığından dolayı, tekbirler getirerek sevinçlerini izhar ettiler.

                Ona “Abdullah” ismini bizzat Peygamber Efendimiz verdi.



                513 Ibn-i Abdi’l-Berr, el-lstiab, c. 3, s. 1328.

                514 Ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 612; Ibn-i Abdi’l-Berr, A.g.e., c. 3, s. 1328.

              6 yazı görüntüleniyor - 16 ile 21 arası (toplam 21)
              • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.