- Bu konu 33 yanıt içerir, 13 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
28 Aralık 2011: 18:04 #801145
Anonim
@TaLHa 288335 wrote:
Allah bize akıl vermiş ki doğru ve yanlışı, güzeli ve çirkini, dostu ve düşmanı, samimiyi ve samimiyetsizi ayıralım. Bizler eğer samimiyetin şüpheli olduğumuz tanımadığımız her önümüze geleni tutup daha kur’anı okumayı bilmeyenlere bu fırsatı veriyor isek suçlu biziz. Ve daha eğer bu zatı muhteremi bu şekilde ihtiyaç sahibi olarak bırakıp kur’anı para karşılığında okumak zorunda bırakıyor isek o kişilere zekatımızı ve sadakamızı zamanında vermemekle yine suçlu biziz. Ve dahi bu gibi fitneler ile halis imamlara edilen iftiralara aldırış etmekle de suçlu biziz. Ve dahi sağ elin verdiğini sol elin görmemesi usulunu bırakarak gösteriş ve çaka için yapmakla yine suçlu biziz. Ve dahi en büyük ve en önemli meselemiz olan kur’anı öğrenmemekle bütün bütün suçlu olan biziz.
Evet yorumunuza katılmamak ve doğrulamamak elde değil;Ve aslında gelmek istediğim noktaya geliyoruz yavaş yavaş;Söylediğiniz her eksiklik ,cümle müslümanların SOSYAL ENDİKASYONLARINI bir başka anlamla islami ibadet ve kriterlerindeki eksikliğimiz net bir şekilde ortaya koyuyor .
O halde islam topluluğu olarak yaşadığımız sosyal hastalıktan nasıl kuruluruz?
Dejenere olmuş toplumun tedavi ve rehabilete görmesi için ilk basamak ne olmalıdır?
Kişi olarak yanlışlarımız nelerdir?
27 Ocak 2012: 20:08 #801872Anonim
îman hakikatını kendi şahsına âlet yapma; tâ ki, îmana muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor, nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun.
Bu kısmı nasıl anlamalıyız kardeşlerim..? para karşılığı kur’an okumak iman hakikatını kendi şahsına alet etmek oluyor.. bu örnekten değilde genel bir örnek verebilir miyiz acaba..?
sadece hakikat nasıl konuşur bu kısımda biraz takıldım..!!28 Ocak 2012: 05:32 #801876Anonim
@kab-ı kavseyn 301154 wrote:
îman hakikatını kendi şahsına âlet yapma; tâ ki, îmana muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor, nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun.
Bu kısmı nasıl anlamalıyız kardeşlerim..? para karşılığı kur’an okumak iman hakikatını kendi şahsına alet etmek oluyor.. bu örnekten değilde genel bir örnek verebilir miyiz acaba..?
sadece hakikat nasıl konuşur bu kısımda biraz takıldım..!!Hoşgeldin kardeşim.
Sadece hakikat derken Üstad Hazretleri Kuranı ve Kuran hakikatlerinin hiçbirşeye alet edilmemesi gerektiğini belirtiyor. Mesela bir siyasetçi düşünelim. Kur’an-dan dersler veriyor, anlatıyor. Böyle bir durumda insanalrın aklına gelen “acaba bu bizi dahil olduğu siyasi cereyanın içine mi çekmeye çalışıyor.” olucaktır. Yani burda Kur’an siyasete alet edilmiş gibi görünüyor. Hakikatte öyle olmasa dahi insanların içinde bu şüpheyi uyandırdığı için alet edilmiş anlamına geliyor. Üstad Hazretleri bu noktada bilhassa Kur’an hizmetinde şeffaf ve sade bir hayatı tavsiye ediyor. Mesela Üstad içinde alet etme iddiasında biçok defa bulunulmuş ama ortaya birşey koyamamışlar çünkü ortada öyle olduğuna dair bir delilde icraatte yok. İşte bu zamanda Kuran hakikatlerini tebliğ edenler; her türlü zaafı inceden inceye tetkik eden din düşmanlarının eline en ufak bir malzeme vermeyecek kadar şeffaf, ihlaslı ve sade olmalı.
28 Ocak 2012: 06:36 #801878Anonim
@HuSeYni 301163 wrote:
Hoşgeldin kardeşim.
Sadece hakikat derken Üstad Hazretleri Kuranı ve Kuran hakikatlerinin hiçbirşeye alet edilmemesi gerektiğini belirtiyor. Mesela bir siyasetçi düşünelim. Kur’an-dan dersler veriyor, anlatıyor. Böyle bir durumda insanalrın aklına gelen “acaba bu bizi dahil olduğu siyasi cereyanın içine mi çekmeye çalışıyor.” olucaktır. Yani burda Kur’an siyasete alet edilmiş gibi görünüyor. Hakikatte öyle olmasa dahi insanların içinde bu şüpheyi uyandırdığı için alet edilmiş anlamına geliyor. Üstad Hazretleri bu noktada bilhassa Kur’an hizmetinde şeffaf ve sade bir hayatı tavsiye ediyor. Mesela Üstad içinde alet etme iddiasında biçok defa bulunulmuş ama ortaya birşey koyamamışlar çünkü ortada öyle olduğuna dair bir delilde icraatte yok. İşte bu zamanda Kuran hakikatlerini tebliğ edenler; her türlü zaafı inceden inceye tetkik eden din düşmanlarının eline en ufak bir malzeme vermeyecek kadar şeffaf, ihlaslı ve sade olmalı.
hoşbuldum inşaallah abi..
Rabbim razı olsun inşaallah abi ya gerçekten güzel bir örnek oldu..şimdi daha iyi kavradım..
ve yine sizinde dediğiniz gibi;Kuran hakikatlerini tebliğ edenler; her türlü zaafı inceden inceye tetkik eden din düşmanlarının eline en ufak bir malzeme vermeyecek kadar şeffaf, ihlaslı ve sade olmalı..bunu da düstur edindiğimiz vakit sadece hakikat konuşacaktır inşaallah..
8 Ekim 2012: 19:48 #808607Anonim
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِAçıklamalı risale derslerimiz devam ediyor. Anladıklarımızı paylaşalım. Selam ve dua ile.
[BILGI][TABLE]
[TR]
[TD]2وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ[/TD]
[/TR]
[/TABLE]O mezkûr ve malûm talebesinin hediyesine karşı cevaptan bir parçadır.
SALİSEN: Bana bir hediye gönderdin; gayet ehemmiyetli bir kaidemi bozmak istersin. Ben demiyorum ki: “Kardeşim ve biraderzadem olan Abdülmecid ve Abdurrahman’dan kabul etmediğim gibi senden de kabul etmem.” Çünkü sen onlardan daha ileri ve ruhuma daha yakın olduğundan, herkesin hediyesi reddedilse, seninki bir defaya mahsus olmak üzere reddedilmez. Fakat bu münasebetle o kaidemin sırrını söyleyeceğim. Şöyle ki:
Eski Said minnet almazdı. Minnetin altına girmektense ölümü tercih ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği halde kaidesini bozmadı. Eski Said’in, senin bu biçare kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun’î bir istiğnâ değil, belki dört beş ciddî esbaba istinat eder.
Birincisi: Ehl-i dalâlet, ehl-i ilmi, ilmi vasıta-i cer etmekle ittiham ediyorlar, “İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar” deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lâzımdır.
İkincisi: Neşr-i hak için enbiyaya ittibâ etmekle mükellefiz. Kur’ân-ı Hakîmde, hakkı neşredenler 3 اِنْ اَجْرِىَ اِلاَّ عَلَى اللهِ diyerek insanlardan istiğnâ göstermişler.
Sûre-i Yâsin’de 4 اِتَّبِعوُا مَنْ لاَ يَسْئَلُكُمْ اَجْراً وَهُمْ مُهْتَدُونَ cümlesi, meselemiz hakkında çok mânidardır.
Üçüncüsü: Birinci Sözde beyan edildiği gibi, Allah namına vermek, Allah namına almak lâzımdır. Halbuki, ekseriya ya veren gafildir; kendi namına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gafildir; Mün’im-i Hakikîye ait şükrü, senâyı zâhirî esbaba verir, hata eder.
Dördüncüsü: Tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şeyle değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzâk-ı Zülcelâle yüz binler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinaden, bakiye-i ömrümü de o kaideyle geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.
Beşincisi: Bir iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle kat’î kanaatim oldu ki, halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almaya mezun değilim. Bazıları bana dokunuyor; belki dokunduruluyor, yedirilmiyor, bazan bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya mânen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.
Hem bende bir tevahhuş var. Herkesi her vakit kabul edemiyorum. Halkın hediyesini kabul etmek, onların hatırını sayıp istemediğim vakitte onları kabul etmek lazım geliyor. O da hoşuma gitmiyor.
Hem tasannu ve temellukten beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek, bana daha hoş geliyor. Gayrın en âlâ baklavasını yemek, en murassâ libasını giymek ve onların hatırını saymaya mecbur olmak, bana nâhoş geliyor.
Altıncısı: Ve istiğnâ sebebinin en mühimi, mezhebimizce en muteber olan İbn-i Hâcer diyor ki: “Salâhat niyetiyle sana verilen birşey sâlih olmazsan kabul etmek haramdır.”5
İşte, şu zamanın insanları, hırs ve tama’ yüzünden, küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günahkâr bir biçareyi, sâlih veya velî tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer -hâşâ- ben kendimi sâlih bilsem, o alâmet-i gururdur, salâhatin ademine delildir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabul etmek caiz değildir. Hem âhirete müteveccih a’mâle mukàbil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.
6اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
2 : “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
3 : “Benim mükâfâtımı vermek ancak Allah’a aittir.” Yunus Sûresi, 10:72; Hûd Sûresi, 11:29; Sebe’ Sûresi, 34:47.
4 : “Doğru yolda olan ve sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere tâbi olun.” Yâsin Sûresi, 36:21.
5 : İbni Haceri’l-Heytemî, Tuhfetü’l-Muhtâc li-Şerhi’l-Minhâc, 1:178.
6 : Bâkî olan sadece Odur.İkinci Mektup[/BILGI]
[TAVSIYE]Benzer dersler: Açıklamalı Risale 14 – İlmi ve Dini Geçim Kaynağı Olarak Kullanmak
Diğer dersler: Risale Açıklamalı[/TAVSIYE]9 Ekim 2012: 15:35 #808505Anonim
Hem maddi, hem manevi, hem nefsim, hem benimle, temas edenler gayet ehemmiyetli benden sual ediyorlar ki: “Neden herkese muhalif olarak, hiç kimsenin yapmadığı gibi, sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun, istiğna gösteriyorsun? Ve herkes müştak ve talip olduğu ve Risale-i Nur’un intişarına, fütuhatına çok hizmet edeceğine o Risale-i Nur şakirtlerinin hasları müttefik oldukları ve senden kabul ettikleri büyük makamları kabul etmiyorsun, şiddetle çekiniyorsun?”
Elcevap: Bu zamanda ehl-i iman öyle bir hakikate muhtaçtırlar ki, kainatta hiçbirşeye alet ve tabi ve basamak olamaz;
ve hiçbir garaz ve maksat onu kirletemez;
ve hiçbir şüphe ve felsefe onu mağlup edemez bir tarzda iman hakikatlerini ders versin.
Umum ehl-i imanın bin seneden beri teraküm etmiş dalaletlerin hücumuna karşı imanları muhafaza edilsin. İşte bu nokta içindir ki, dahili ve harici yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale-i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tabi olmuyor-ta avam-ı ehl-i imanın nazarında, hayat-ı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın; ve doğrudan doğruya hayat-ı bakiyeden başka hiçbir şeye alet olmadığından, fevkalade kuvveti ve hakikatı, hücum eden şüpheleri ve tereddütleri izale eylesin.
Emirdağ Lahikası
10 Ekim 2012: 09:14 #765752Anonim
Tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şeyle değişilmez.
Mahlukâtın Allah ile olan misali, bir dilenci grubunun misaline benzer ki sultan sarayının önünde bulunan bir meydanda durmuş ve yemeğe muhtaçtırlar. Sultan onlara birçok hizmetçi göndermiş, hizmetçilerin beraberinde ekmekler vardır. Bazısına ikişer bazısına da birer tane vermeleri ve hiç birini ihmal etmemeleri için çaba sarfetmelerini emretmiştir. Aynı zamanda bir dellâla da “Ey millet! Sakin olun! Hizmetçilerim size yemek dağıtmak hususunda çıktıklarında onların yakasına yapışmayın. Usluca bekleyin. Çünkü hizmetkârlar hepinize yemek vermeye memurdurlar. Buna rağmen hizmetkârların yakasına yapışan, onlara eziyet veren ve iki ekmek alanları cezalandıracağım. Açılınca çıkıp gideni hizmetkârlara eziyet vermeyen ve kendisine verilen bir ekmekle kanaat eden uslu bir kimse hakkında ise başkasını cezalandırdığım günde kendisine değerli hediyeler ihsan edeceğim. Kim yerinde durup, iki ekmeğini alırsa, onun için ne ceza vardır, ne de mükafat! Hizmetkârların yanılıp da birşey vermediği kimse de aç yatıp hizmetkârlara kızmazsa, ‘Keşke bana ekmeğimi verseydi’ de demezse, ben yarın onu vezir yapacağım.
Memleketimin idaresini onun eline vereceğim!” diye ilan ettirdi. Bu ilandan sonra, istekçiler dört kısma ayrıldı: Bir kısmı işkembelerine mağlup olup va’dedilen cezaya iltifat etmedi. ‘Yarına kadar çok zaman vardır. Biz ise şimdi açız’ deyip hizmetçilere saldırdı, onlara eziyet vererek ikişer ekmek aldılar ve gereken cezaya çarptırıldılar. Kendilerine pişmanlık fayda vermediği halde pişman oldular! Bir kısmı da ceza korkusundan hizmetçilere sataşmadılar fakat çok acıktıklarından dolayı ikişer ekmek aldılar. Bunlar cezadan kurtuldular, ancak, mükafata nâil olamadılar. Bir kısmı da ‘Biz hizmetçilerin görebileceği bir yerde oturalım. Bizi unutmasınlar. Fakat bize verirlerse bir ekmek alıp kanaat edelim. Umulur ki sultanın hilatına mazhar oluruz’ dediler. Bunlar da hilata mazhar oldular. Dördüncü bir kısım ise, o meydanın köşelerine çekilip hizmetçilerin gözlerinden kaybolup şöyle dediler: ‘Eğer bizi arayıp bize verirlerse bir ekmekle kanaat edelim. Eğer bizi yanlışlıkla ihmal ederlerse, bu gece açlığın şiddetine tahammül edelim. Umulur ki biz, hizmetçilere kızmayı terketmeye de güç yetiririz. Böylece vezirlik mertebesine, sultana yakınlık derecesine nâil oluruz!’
Fakat onların bu tedbiri kendilerine fayda vermedi; zira hizmetçiler her köşeyi araştırdılar. Onlara birer ekmek verdiler. Bu durum, birkaç gün devam etti. Hatta ender olarak üç kişinin bir köşede saklanması ve hizmetçilerin gözlerine görünmemesi, hizmetçileri uzun uzun teftiş etmekten alıkoyan bir meşguliyet başgösterdi. Bu bakımdan bu üç kişi şiddetli bir açlık içerisinde gecelediler. Onlardan ikisi ‘Keşke biz hizmetçilere görünüp yemeğimizi alsaydık. Bizim sabrımız kalmadı!’ dediler. Üçüncüsü ise sabaha kadar sustu. Yakınlık ve vezirlik derecesine nâil oldu. İşte bu, halkın misalidir. Meydan, dünyadaki hayattır. Meydanın kapısı ölümdür. O meçhul olan mîâd kıyamet günüdür, vezirlik va’di kıyamet mîâdma tehir edilmeksizin razı ve aç olarak öldüğünde tevekkül sahipleri bir kimsenin şehadet mertebesine varmasının va’didir. Çünkü şehidler, rablerinin katında diridirler ve rızıklanırlar. Hizmetçilerin yakasına yapışan ise sebeplerde pek ileri giden kimsedir. Sultanın emrindeki hizmetçiler ise sebeplerin ta kendisidir.
Hizmetçilerin gözüne görünecek şekilde meydanda oturanlar ise, sükûnetle camiler ve tekkelerde ve mamur yerlerde ikamet edenlerdir. Zaviyelerde gizlenenler ise, tevekkülle çöllerde seyahat edenlerdir. Sebepler onların arkasına düşüp müstesna haller hariç rızık kendilerinin ayağına gelir. Eğer onlardan biri Allah’ın hükmüne razı olarak ölürse, ona şehadet ve Allah’a yakınlık mertebesi vardır. Halk, bu dört kısma ayrılmıştır. Yüzde doksanı sebeplere sarılmış, geri kalan onda yedisi, sırf hazır bulunmak ve’ şöhret kazanmak suretiyle sebeplere yapışarak meskûn yerlerde ikamet etmiştir. Onda üçü de çöllerde seyahat etmiş, onların ikisi bu durumuna küsmüş, Allah’a olan yakınlığı, sadece bir kişi elde etmiştir.
Geçmiş zamanlarda durum bu idi. Şimdi ise, sebepleri terkeden, onbinde bir kişi bile yoktur. (a)13 Ekim 2012: 13:13 #808747Anonim
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ[NOT]O mezkûr ve malûm talebesinin hediyesine karşı cevaptan bir parçadır.
SALİSEN: Bana bir hediye gönderdin; gayet ehemmiyetli bir kaidemi bozmak istersin. Ben demiyorum ki: “Kardeşim ve biraderzadem olan Abdülmecid ve Abdurrahman’dan kabul etmediğim gibi senden de kabul etmem.” Çünkü sen onlardan daha ileri ve ruhuma daha yakın olduğundan, herkesin hediyesi reddedilse, seninki bir defaya mahsus olmak üzere reddedilmez. Fakat bu münasebetle o kaidemin sırrını söyleyeceğim. Şöyle ki:
Eski Said minnet almazdı. Minnetin altına girmektense ölümü tercih ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği halde kaidesini bozmadı. Eski Said’in, senin bu biçare kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun’î bir istiğnâ değil, belki dört beş ciddî esbaba istinat eder.[/NOT]
Üstad Hazretleri bu mektubu, kendisine bir hediye vermek isteyen Hulusi Yahyagil ağabeye cevap olarak yazıyor. Bu cevabtan bugünkü din, ilim ve irşadla iştigal eden kişilerin alacağı çok dersler var. Bu konu günümüzde de oldukça önem arzeden bir konu.
Üstad Hazretleri Hulusi ağabeyin hediyesini, mektuptan da anladığımız kadarıyla, bir defaya mahsus olarak kabul ediyor. Çünkü onu hem talebesi, hem de kendine öz kardeşlerinden daha yakın ve ileri görüyor. Aralarındaki bu yakınlık ve muhabbet dolayısıyla hediyesini kabul ediyor. Ve hediye kabul etmeyişindeki sırları bu vesileyle bizlere de ders veriyor.
Hediye kabul etmediğine, kabul dahi etse karşılığında ya aynı değerde ya da daha fazlasıyla mukabele ettiğine dair daha bir çok mektup var risalelerde. İnşallah bunları da yeri geldikçe paylaşalım.
13 Ekim 2012: 13:16 #808748Anonim
[NOT]Birincisi: Ehl-i dalâlet, ehl-i ilmi, ilmi vasıta-i cer etmekle ittiham ediyorlar, “İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar” deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lâzımdır.
[/NOT]Din muarızlarının ilim adamlarındaki tesiri kırmak, halkı onlardan küstürmek adına uyguladığı birçok taktik vardır. Üstad Hazretleri bu tür planlara çokça muhatap olmuş. Muhtelif mektuplarda bunları görmek mümkün. İşte onlardan birisi, irşad vazifesi ile meşguliyet içinde olan kişileri, ilmi ve dini geçim vasıtası olarak kullandıklarına dair ittiham etmeleridir. İrşad ehlinin bunları fiilen tekzib etmesi gerekiyor. Tekzib etmedikleri takdirde yapılan hücumlar tesirini gösteriyor ve halk ciddi manada ehl-i irşaddan uzaklaşıyor. İnsanların kafasında oluşturulan çeşitli fitnelerin de etkisiyle “bu zatın benden menfaati olmasa, niye bu kadar vaktini sarfetsin, demek bir menfaati var” gibi şüpheler, ciddi manada insanlarla ehl-i irşadın arasındaki mesafeyi artırıyor. İşte hem bu gibi şüpheleri izale etmek adına, hem de ehl-i dalaletin ithamlarına karşı fiilen yalanlama lazım. Bu da ancak, onlardan hiçbir şekilde ücret talep etmemek ile olur.
Kendisine bu türden sual yönelten ehl-i dünyaya verdiği bir cevabı aynı ile paylaşalım inşallah.
[TAVSIYE]Ehl-i dünya bana der: “Neyle yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tembelce oturanları ve başkasının sa’yiyle geçinenleri istemiyoruz.”
Elcevap: Ben iktisat ve bereketle yaşıyorum. Rezzâkımdan başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamaya da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz.
Şu meselenin izahını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enaniyeti ihsas eder fikriyle, beyan etmek bana pek nâhoştur. Fakat, madem ehl-i dünya evhamlı bir surette soruyorlar. Ben de derim ki:
Küçüklüğümden beri halkların malını kabul etmemek (velev zekât dahi olsa), hem maaşı kabul etmemek (yalnız bir iki sene Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyede dostlarımın icbarıyla kabul etmeye mecbur oldum, o parayı da mânen millete iade ettik). Hem maişet-i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur-u hayatımdır. Ehl-i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar bana hediyelerini kabul ettirmek için çok çalıştılar; kabul etmedim. “Öyle ise nasıl idare edersin?” denilse, derim:
Bereket ve ikram-ı İlâhî ile yaşıyorum. Nefsim çendan her hakarete, her ihanete müstehak ise de, fakat Kur’ân hizmetinin kerameti olarak, erzak hususunda, ikram-ı İlâhî olan berekete mazhar oluyorum.
On Altıncı Mektup[/TAVSIYE]
20 Ekim 2012: 18:32 #809069Anonim
[NOT]İkincisi: Neşr-i hak için enbiyaya ittibâ etmekle mükellefiz. Kur’ân-ı Hakîmde, hakkı neşredenler 3 اِنْاَجْرِىَاِلاَّعَلَىاللهِ diyerek insanlardan istiğnâ göstermişler.
Sûre-i Yâsin’de 4 اِتَّبِعوُامَنْلاَيَسْئَلُكُمْاَجْراًوَهُمْمُهْتَدُونَ cümlesi, meselemiz hakkında çok mânidardır.
3 : “Benim mükâfâtımı vermek ancak Allah’a aittir.” Yunus Sûresi, 10:72; Hûd Sûresi, 11:29; Sebe’ Sûresi, 34:47.
4 : “Doğru yolda olan ve sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere tâbi olun.” Yâsin Sûresi, 36:21.
[/NOT]Bütün peygamberler r.a. ve en başta Peygamber efendimiz aleyhissalatü vesselam dini tebliğ karşılığında, halktan herhangi bir ücret talep etmemişler ve hizmetlerinin karşılığını, ancak Allah’tan beklemişler. Madem peygamberler bizim rehberimizdir, tebliğ ve irşad vazifesinde de, en başta örnek alacağımız kişiler onlardır. Onlara tabi olmak ile mükellefiz. Üstad bu düstura tabi olduğunu, hayatı boyunca fiilen göstermiştir.
Üstad Hazretleri’nin Yâsin Suresinden meselemiz hakkındaki bir ayeti alıntı yapıp “meselemiz hakkında çok mânidardır” demesi ilgi çekicidir. Çünkü zamanımızda bu vazifeyi geçim derdine alet edenler oldukça fazladır. Bu şekilde tebliğ ve irşad vazifesini yapan kişileri, anlatmaya çalıştıkları Kur’an’ın içinden bir ayetle uyarıyor Üstad hazretleri. Ve Kur’an da buna benzer bir çok ayet vardır. İşte onlardan birkaçının meali:
“(Hz. Nuh, kavmine şöyle dedi: ) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (mükâfatımı) verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi Allah’tır.” (26/ Şuarâ, 109)
“(Ey Rasülüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı) onlardan bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir nasihattir.” (12/Yûsuf, 104)
3/187: Ve hani Allah, kendilerine kitab verilenlerin ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz!’ diye sağlam sözlerini almıştı. Hâlbuki (onlar) onu (kulak ardı ederek) sırtlarının gerisine attılar ve onunla az bir baha (kıymetsiz bir menfaat) satın aldılar. İşte (bu) satın almakta oldukları şey ne kötüdür!
188: Sakın zannetme ki o yaptıklarıyla sevinen, yapmadıkları şeylerle de övülmeyi arzu edenler, evet, sakın onları sanma ki azabdan kurtulacaklar! Çünki onlar için (pek) acı bir azab vardır.199: Hem doğrusu ehl-i kitabdan, Allah’a, size indirilen (Kur’ân’)a ve kendilerine indirilene (Tevrât ve İncîl’e), Allah’a gönülden bağlı kimseler olarak gerçekten îmân edenler vardır. Allah’ın âyetlerini (karşılığında ne alsalar) az (düşecek) bir fiyata satmazlar. İşte onlar var ya, kendileri için Rableri katında mükâfâtları vardır. Muhakkak ki Allah, hesâbı pek çabuk görendir.
20 Ekim 2012: 18:46 #809070Anonim
[NOT]Üçüncüsü: Birinci Sözde beyan edildiği gibi, Allah namına vermek, Allah namına almak lâzımdır. Halbuki, ekseriya ya veren gafildir; kendi namına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gafildir; Mün’im-i Hakikîye ait şükrü, senâyı zâhirî esbaba verir, hata eder.[/NOT]
Üstad Hazretlerinin hediye almamak için saydığı sırlardan birisi de, hediyeyi alanın ya da verenin gaflette bulunmasıdır. Evet alışverişlerimizde Allah cc. rızası olmalı. Allah cc. için işlemeli, Allah cc. adına almalı ve Allah cc. adına vermeliyiz. Allah cc. namına vermeyen gafillerden almamalıyız. Oysa ki insanoğlu gafletten halî değildir. Ya verdiği şeyin sahibini kendisi görür; karşılığında birşeyler bekler, minnet eder. Ya da alan kişi müsebbibi unutup, gelen hediyeyi sebebten bilir ve layık olmadığı haddinden fazla teşekkürü ona yapar. Her iki durumda hem alan hem veren için Allah’ın razı olacağı bir durum değildir. İşte Üstad bu noktada uyarıyor. “Allah cc. rızası için yaptığınız hizmeti, gafletle alıp verdiğiniz hediyelerle zedelemeyin, bozmayın” diyor bir manada. Hediyeleşmek sünnettir ancak burdaki hediyeleşmeden kasıt, benim anladığım, ilim ve irşad vazifesinde bulunmanın getirdiği hassasiyeti, karşılığında menfaat beklenebilecek bir hediye ile kaybetmemektir.
21 Ekim 2012: 06:28 #809072Anonim
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ[NOT]Dördüncüsü: Tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şeyle değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzâk-ı Zülcelâle yüz binler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinaden, bakiye-i ömrümü de o kaideyle geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.
[/NOT]Üstad Hazretleri, cümlenin başında sıraladığı tevekkül, kanaat ve iktisat gibi hasletlere, azami derecede ehemmiyet vermiştir. Ve bu hasletlerin, berekete ve insanlara minnet etmeden geçinmeye vesile olduğunu hayatı ile ispat etmiştir. Onun bu halinden, din adamlarının, ilimle iştigal eden kişilerin, hizmetlerine mukabil hediye vs. almaya muhtaç olmadıklarını anlayabiliriz. Eğer ilim ehli hediye ve sadaka almaya muhtaç olsaydı, en başta Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri buna muhtaç olurdu. Çünkü bu zamanda hiç kimse onun yaşadığı hayat şartlarında yaşamıyor. O halde kimse diyemez ki “benim ihtiyacım var, ben bu ücreti almaya muhtacım. Almazsam yaşayamam.”
Üstad Hazretlerinin bu hasletlerden ötürü mazhar olduğu bereket numunelerinden birkaçını yeri gelmişken paylaşalım inşaallah.
[TAVSIYE]1وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ sırrıyla, Cenâb-ı Hakkın bana ettiği ihsânâtı yad edip, bir şükr-ü mânevî nev’inde birkaç nümunesini söyleyeceğim. Bir şükr-ü mânevî olmakla beraber, korkuyorum ki, bir riya ve gururu ihsas ederek o mübarek bereket kesilsin. Çünkü müftehirâne gizli bereketi izhar etmek, kesilmesine sebep olur. Fakat, ne çare, söylemeye mecbur oldum.
İşte birisi: Şu altı aydır otuz altı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfi geldi. Daha var, bitmemiş. Ne miktar kifayet edecek, bilmiyorum.HAŞİYE
İkincisi: Şu mübarek Ramazan’da, yalnız iki haneden bana yemek geldi; ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnûum. Mütebâkisi, bütün Ramazan’da benim idareme bakan mübarek bir hanenin ve sadık bir arkadaşım olan o hane sahibi Abdullah Çavuş’un ihbarı ve şehadetiyle, üç ekmek, bir kıyye pirinç bana kâfi gelmiştir. Hattâ o pirinç, on beş gün Ramazan’dan sonra bitmiştir.
Üçüncüsü: Dağda, üç ay, bana ve misafirlerime bir kıyye tereyağı, hergün ekmekle beraber yemek şartıyla, kâfi geldi. Hattâ, Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günüydü, dedim ona: “Git, ekmek getir.” İki saat, her tarafımızda kimse yok ki oradan ekmek alınsın. “Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber dua etmek arzu ediyorum” dedi. Ben de dedim: “2 تَوَكَّلْنَا عَلَى اللهِ ; kal.”
Sonra, hiç münasebeti olmadığı halde ve bir bahane yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şekerle çayımız vardı. Dedim: “Kardeşim, bir parça çay yap.”
O ona başladı. Ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfi-kalb adama ne diyeceğim diye düşünmedeyken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim. Gördüm ki, koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: “Süleyman, müjde! Cenâb-ı Hak bize rızık verdi.”
O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvânât-ı vahşiye, hiçbiri ilişmemiş. Yirmi otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek ikimize iki gün kâfi geldi. Biz yerken, bitmek üzereyken, dört sene sadık bir sıddîkım olan müstakim Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.
Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisat ve rahmet-i İlâhiye bana kâfi geldi.
İşte, şu nümuneler gibi çok şeyler var ve bereket-i İlâhiyenin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz. Belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medar olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hâlis dostlarıma ihsandır; veya hizmet-i Kur’âniyeye bir ikramdır; veya iktisadın bereketli bir menfaatidir; veyahut “Yâ Rahîm, yâ Rahîm” ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket suretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet, hazin mırmırlarını dikkatle dinlesen, “Yâ Rahîm, yâ Rahîm” çektiklerini anlarsın.
Kedi bahsi geldi, tavuğu hatıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta yumurta makinesi gibi, pek az fasılayla hergün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem birgün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum, “Böyle olur mu?” dedim. Dediler: “Belki bir ihsan-ı İlâhîdir.” Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı Şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazan’da bu mübarek hali bir ikram-ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı.
1 : “Rabbinin nimetini yâd et.” Duhâ Sûresi, 93:11.
HAŞİYE : Bir sene devam etti.
2 : Allah’a tevekkül ettik.[/TAVSIYE]22 Ekim 2012: 06:40 #809150Anonim
Güzel ve güncel bir konu aslında;Zaman zaman bizlerde karşılaşıyoruz ücret verme konusunda..Mesala kuranı kerim okumasını bilmeyen müslümanlar parayla hatim okutuyorlar..Kendi ailelerimizden de şahid olmuşuzdur..Bu hareket doğru mudur hocam..Veren içinde ücreti talep eden din adamı için de ?
Bu tür durumlarda tavrımız nasıl olmalıdır? Bir çok kardeşimizin kafasına takılan bir sorudur bu husus…
24 Ekim 2012: 19:27 #809359Anonim
@tebliğ 373581 wrote:
Güzel ve güncel bir konu aslında;Zaman zaman bizlerde karşılaşıyoruz ücret verme konusunda..Mesala kuranı kerim okumasını bilmeyen müslümanlar parayla hatim okutuyorlar..Kendi ailelerimizden de şahid olmuşuzdur..Bu hareket doğru mudur hocam..Veren içinde ücreti talep eden din adamı için de ?
Bu tür durumlarda tavrımız nasıl olmalıdır? Bir çok kardeşimizin kafasına takılan bir sorudur bu husus…
Hafız, pazarlık etmeden, sırf Allah rızası için hatim veya mevlid okursa, okutanın hediye ettiğini alması caiz olur. (Hadika, Berika)
Kur’an-ı kerim okuyup hediye almayı meslek haline getirmemelidir! Çünkü âdet haline gelen hediyeler, şart edilen ücret gibidir. (Dürr-ül muhtar)-Alıntı-
Kur’an-ı Kerim gibi en başta öğrenme mes’uliyetimiz olan bir kitabı, bu şekilde ücret karşılığında okutmak doğru bir davranış olmasa gerektir. Yukarıdaki alıntılardan da anladığım bu şekilde. Bu tür durumlarla çevremizde malesef ki çok sık karşılaşıyoruz. Her ne kadar okuyanın, Allah cc. rızası için yapıp, karşılığında hediye nevinden verilen şeyi alması caiz ise de bunlar suistimale açık olduğundan ve örnek davranış olması bakımından, alınmaması herhaldeki daha uygundur. Çünkü bu şekildeki davranışlar gitgide adet halini almış ve yaygınlaşmıştır.Okutan açısından baktığımızda ise, nasılsa okutacak birilerini bulma rahatlığı olduğundan, tembelliğe sebep olmaktadır. Bugün Kur’an-ı Kerim’i öğrenemeyecek insan nerdeyse yok gibidir. Öğrenmek için zemin ve ortam tamamıyla müsaittir. İnternet, tv, Kur’an kursları, cami hocaları dahil, Kur’an öğretmeye seferber olmuş insanlara ya da vasıtalara ulaşmak oldukça basittir. Buna rağmen insanların Kur’anı para ile okutma sebebinin, çok istisna mazeretler haricinde tembellikten kaynaklandığı söylenebilir.
Her halikarda okuyan kişinin sırf Allah rızası için bunu yapması ve pazarlıksız bu işe girişmesi şartı vardır. Amaç ücret almak ise bu ibadet batıl olur. İstenmeden verilirse alınması caizdir. Amma velakin eğer ki alanın ihtiyacı yok ise, alınmaması daha efdaldir. Üstadın ifadelerinden anlaşılacağı üzere, verilse bile alınmaması, hiçbir şekilde taviz verilmemesi en güzelidir.
28 Ekim 2012: 14:45 #809478Anonim
Beşincisi: Bir iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle kat’î kanaatim oldu ki, halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almaya mezun değilim. Bazıları bana dokunuyor; belki dokunduruluyor, yedirilmiyor, bazan bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya mânen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.
İstiğna: Cenab-ı Hak’tan başka kimsenin minneti altına girmemek anlamına geliyor. Diğer bir manası da gönül tokluğu ve elindekini kâfi bulmak demektir ki, güzel ve övülmüş bir haslettir.
İstiğna prensibi hem Üstad Hazretlerinin hem de Nur talebelerinin önemli bir kaide-i hizmetidir. İstiğnanın en önemli sebebi; ilmin ve iman hizmetinin haysiyet ve kıymetini muhafaza etmektir. Üstad Hazretleri bu prensibin hikmet ve gerekçelerini bahsin geçtiği yerde kafi derecede izah ediyor.
Özellikle memur ve zenginlere dikkat çekmesinin hikmetine Üstad Hazretleri kendisi şu şekilde işaret ediyor:
“Ve ehl-i ibadet ve salâhat dahi, ekser insanların aç kaldığı bu zamanda ve çok karışmış ve haram ve helâl fark edilmeyecek bir tarzda gelmiş ve şüpheli mal hükmünde ve mânen müşterek olan erzak-ı umumiyeden helâl olmak için miktar-ı zaruret derecesine kanaat ediyorum diye bu mecburî belâya bir riyazet-i şer’iye nazarıyla bakmaktır. Kader-i İlâhiyeye karşı şekvayla değil, rızayla karşılamaktır.“(2)“Bence memuriyete veya imarete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir. Yoksa, yalnız maişet ve menfaat için girse, bir nevi çingenelik eder.“(3)Memurluk kamu hizmeti olduğu için, sorumluluk ve veballeri çoktur. Az bir hata veya kusur çok büyük veballeri ve sorumlulukları insanın üzerine yükler. Zira kamu hizmeti denince, bütün milletin hak ve hukuku devreye girer. Suistimal, bütün milletin hakkına ve hukukuna bir tecavüz sayılır. Bu yüzden memurluğa giren birisin niyetinde ve aleminde hizmet ve millet için gayret duygusunun hakim olması gerekir. Yoksa sadece geçimi ve menfaati için memur olan adamda hizmet ve millet için çabalamak manası oluşmaz. Memurluk vazifesi kişi üzerinde bir yük olması gerekirken, kişi memurluk ve kamu üzerinde bir yük olur.
Halk arasında denildiği gibi “Devlete arkanı yasla, ondan sonra salla başı al maaşı…” mantığına Üstad Hazretleri bu ibareler ile işaret ediyor. Kamu malını savsaklayıp, peşkeş çekmek, suistimal edip rüşvet yemek ve verimsiz bir şekilde maaş gününü beklemek gibi şartlardan dolayı memur maaşları şüpheli konumuna giriyor.
Zenginlerin bir çoğu da zekatı tam vermemesi ve faize direk ya da dolaylı olarak bulaşması sebebi ile helal ticaretlerine haram karıştırıyorlar. İşte azimet ile hareket eden Üstad Hazretlerinin özellikle memur ve zenginlerden hediyeyi kabul etmemesinin sebebi bu gibi şeylerdir.
O hediyelerin Üstad Hazretlerine dokunması ise, hastalanmak sureti iledir. Yani Üstad Hazretleri ne zaman hediyeyi kabul edip ondan istifade etse şiddetli bir hastalığa tutuluyor ki, kader ona hediyeyi almamasını bu suretle ihtar ediyor, demektir.
(2) bk. Kastamonıu Lâhikası, (95. Mektup)
(3) bk. Münazarat, Sualler ve cevaplar. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.