• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #665440
    Anonim

      Çok eski zamanlarda bir padişah vardı. Dünyada padişah olduğu
      gibi, mânevî yönden de çok üstün bir kişiliğe sahipti.
      Padişah bir gün, atına binerek bazı yakınlarıyla ava çıktı.
      Yolda giderken bir câriye gördü. Görür görmez âşık oldu. Bir
      kuş kafeste nasıl çırpınırsa padişahın ruhu da beden kafesinde
      öyle çırpınmaya başladı. Parasını vererek cariyeyi satın aldı.
      Padişah arzusuna kavuştuğu için mutluydu, fakat kader bu ya,
      câriye hastalandı. Padişah batıdan, doğudan, kısacası her
      taraftan hekimleri bir araya getirdi. Onlara,
      ”Her ikimizin canı da sizlerin ellerinde. Onsuz hayatımın
      hiçbir önemi yok. Çünkü hayatımın canı odur. Dertliyim,
      yaralıyım, hastayım, ama dermanım o. Kim benim canıma derman
      bulur, iyileştirirse inci ve mercan hazinemi ona vereceğim.”
      Hekimler,
      ”Bu uğurda canımızı feda edercesine çalışalım. Aklımızı,
      tecrübemizi ve bütün hünerlerimizi bir araya getirelim.
      Beraber düşünelim, tedaviyi beraber yapalım. Her birimiz
      hastalıkların tedavisinde, bu zamanın İsâ’sıyız. Elimizde her
      derdin merhemi vardır” dediler.
      Gurura kapılarak, her şeyin kendi ellerinde olduğunu sandılar.
      ”İnşâllah iyi ederiz” demediler. Bu nedenle Hak Teâlâ onlara
      insanların âciz olduğunu gösterdi. Hekimler ne ilâç
      verdiyseler, tedavi için ne yaptıysalar da hasta iyileşmedi.
      Aksine hastalığı arttı.
      Bu arada zavallı câriye günden güne eridi, kıl gibi inceldi.
      Padişahın ise gözlerinden de ırmaklar gibi yaşlar akıyordu.
      Padişah hekimlerin bu hastalık karşısında âciz kaldıkların
      görünce yalınayak doğru mescide koştu.
      Mihrabda secdeye kapandı. Secde ettiği yer göz yaşlarıyla
      sırılsıklam ıslandı. Padişah Hakk’ın huzurunda kendini
      kaybetti. Bir müddet sonra, battığı yokluk denizinden çıktı.
      Kendine geldi. Güzel bir dille Allah’a hamdetmeye ve dua
      etmeye başladı.
      ”Ey en az bağışı dünya mülkü, dünya padişahlığı olan Allahım!
      Ben ne söyleyeyim? Sen zaten gizlediklerimizi de bilirsin. Ey
      Allahım! Bütün arzu ve isteklerimizde sana sığınmamız
      gerekirken, biz yine yolumuzu şaşırdık. Bir câriyeye gönül
      verdik. Hastalanınca da, sen varken hekimlere başvurduk. Gerçi
      sen, .Ey kulum, ben senin gizlediğin bütün sırları bilirim ama
      sen yine onları dile getir, meydana dök’ buyurdun.”
      Padişah canı gönülden yalvararak coşkuyla dua edince; Allah’ın
      lutuf ve bağışlama denizi de coştu, köpürdü.
      Padişah göz yaşları içerisinde ağlayarak yalvarırken bir ara
      kendinden geçti. Uykuya daldı. Rüyasında bir pîr gördü. O pîr
      padişaha, ”Ey padişah! Sana müjdeler olsun, dileğin kabul
      olundu. Yarın sana garip kılıklı, çok değerli bir hekim
      gelecek. Hekimlikte çok bilgilidir. Doğru, emniyetli ve
      güvenilir bir kişidir. Onun vereceği ilâç, hiçbir sihrin tesir
      etmeyeceği bir sihir gibidir” dedi.
      Padişah, rüyasında kendisine söylenen zatı, pencere önünde
      beklemeye başladı. Gölge içinde güneş gibi parlayan bir zat
      gördü. Faziletli, hünerli, bilgili birine benziyordu. Bir
      görünür, bir görünmez gibiydi. Sanki bir hayal, hem vardı hem
      yoktu.
      Kapıyı açmak için görevlilerden önce kendisi koştu. Ötelerden
      gelen misafirini karşıladı. Padişah da misafir de ayrı ayrı
      vücutlarda tek bir ruh ve birbirini tanıyan birer mâna denizi
      gibiydiler. İki can birbirini kavuşmuş, birleşmiş, bir olmuştu
      sanki. Padişah, ”Benim asıl sevgilim câriye değil senmişsin.
      İşte Allah’ın hikmeti; dünyada işten iş çıkar, sebeplerden
      sebep doğar” dedi.
      Padişah kollarını açıp, o ilâhî hekimi kucakladı. Aşk gibi onu
      gönlüne, ta canının içine soktu.
      Buluşma, ağırlama, hatır sorma ve yemek gibi işler bitti.
      Sonra padişah hastanın ve hastalığın durumunu anlatarak onu
      hasta câriyenin yanına götürdü. Hekim hastanın yüzüne baktı,
      nabzını dinledi. Hastalığının belirtilerini sordu, sebeplerini
      dinledi. ”Diğer hekimlerin yaptığı tedaviler faydalı olmamış,
      iyi edeceklerine hastalığını artırmışlar” dedi.
      Hekim hastalığın ne olduğunu anlamıştı, fakat padişaha
      söylemedi. Hüznünün ve üzüntüsünün çokluğundan câriyenin gönül
      hastası olduğunu tesbit etti. Hastanın bedeni sağlam, yaralı
      olan gönlüydü. Sonra şöyle dedi:
      ”Sarayı boşalt, içeride kimseler kalmasın. Köşede bucakta
      bizi kimse dinlemesin. Hastaya soracağım bazı sorular olacak.
      Alacağım cevaplara göre tedavimi belirleyeceğim.”
      Hekim istediği gibi hastayla baş başa kaldı. Yavaşça yanına
      yaklaşarak tatlı ve yumuşak bir sesle,
      ”Nerelisin? Memleketini bilmem gerek. Çünkü her memleketin
      ilâcı başka başkadır. Memleketinde akrabalarından kimler var?
      Kime yakınsın? Özlediğin arkadaşların var mı?” diye sordu.
      Hekim elini kızın nabzına koymuştu. Soru sorarken bir yandan
      da nabzını kontrol ediyordu.
      Câriye; evine, efendilerine, hemşehrilerine ait olayları bir
      bir anlatıyor, başından geçenleri hikâye ediyordu.
      Hekim bir taraftan câriyenin anlattıklarını dinliyor, diğer
      taraftan nabzının atışına dikkat ediyordu.
      Hastanın nabzını tutmaktan maksadı; konuşma sırasında hangi
      isim geçtiğinde câriyenin nabzının hızlanacağını tesbit
      etmekti. Çünkü câriyenin nabzını hızlandıracak olan isim, onu
      sevgi uğruna yataklara düşüren kişinin de kim olduğunu ortaya
      çıkaracaktı. Hekim,
      ”Kendi memleketinden nasıl çıktın? Daha önce hangi şehirde
      idin?” diye sordu. Câriye bir şehir adı söyledi, fakat ne
      yüzünün renginde ne de nabzında bir değişiklik oldu. Daha
      sonra sırasıyla gittiği şehirleri, orada bulunanları, oturup
      tuz ekmek yediği yerleri birer birer sayıp döktü, ancak
      durumunda bir değişiklik olmadı.
      Hekim çok hoş bir şehir olan Semerkant’tan soruncaya kadar
      câriyenin nabzı sağlıklı bir insanın nabzı gibi attı.
      Semerkant’ın adı geçince, kızın nabzının atışı hızlandı ve
      yanakları al al oldu. Çünkü o, Semerkantlı bir kuyumcuya
      âşıktı. Ondan ayrı düşmenin ıstırabını çekiyordu.
      Hekim câriyeyi yatağa düşüren derdin sebep olanını bulunca; o
      kuyumcunun şehrin hangi semtinde ve hangi mahallesinde
      oturduğunu sordu, öğrendi. Câriyeye,
      ”Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım. Allah’ın
      yardımıyla seni bu hastalıktan kurtaracağım. Yalnız sakın bana
      anlattıklarını kimseye söyleme. Padişaha hiç söyleme. Gönlün
      sırlarının mezarı olsun” diye tembihledi.
      Hastanın yanından ayrılan hekim, doğruca padişahın yanına
      vardı. Meseleyi biraz ona anlatarak,
      ”Tedavi için yapılacak olan iş, bir an önce o kuyumcunun
      buraya getirilmesidir. Hediye olarak altınlar ve süslü
      elbiseler göndererek kuyumcuyu kandır. Semerkant’tan buraya
      davet et” dedi.
      Bunun üzerine padişah becerikli iki adamını Semerkant’a
      gönderdi. Elçiler kuyumcunun yanına varıp padişahın
      hediyelerini takdim ettiler. Ona sanatının şehirler aşarak
      herkes tarafından bilindiğini, bu nedenle padişahlarının
      kendisini kuyumcubaşı olarak sarayında görmek istediğini
      bildirdiler. Padişahlarının cömertliğini ve bol ihsanda
      bulunduğunu söylediler.
      Kuyumcu göz kamaştıran hediyelere, gururunu okşayan
      iltifatlara ve vaad edilen makamların çekiciliğine kapıldı.
      Bulunduğu şehirden ve çoluk çocuğundan ayrılarak padişahın
      sarayına geldi.
      Saraya gelen kuyumcuyu hekim karşıladı. Alıp padişahın huzuran
      çıkardı. Padişah kuyumcuya pek çok iltifat ve ihsanda bulundu.
      Altın hazinesinin sorumluluğunu ona verdi. Hekim bunun
      üzerine;
      ”Ey büyük sultan! O câriyeyi de bu kuyumcuya ver ki, câriye
      de iyileşsin” deyince; padişah, o ay yüzlü güzel câriyeyi
      kuyumcuya bağışladı. Altı ay kadar muratlarına erdiler. Câriye
      de tamamen iyileşti.
      Daha sonra hekim kuyumcu için bir şerbet hazırladı. Kuyumcu
      şerbeti içince, günden güne erimeye başladı.
      Kuyumcu zayıflayınca, iyice çirkinleşti. Yüzü sararıp soldu.
      Kızın gönlü de ondan tamamen soğudu. Bir süre sonra da kuyumcu
      ölünce, kızın aşkı tamamen sona erdi.
      O dünyalar güzeli aşktan ve hastalıktan kurtuldu. Arınıp
      tertemiz oldu.
      ***
      Bu hikâyede geçen padişah ruhumuz, câriye nefsimiz, hekim
      mürşid-i kâmildir. Kuyumcu ise, dünya sevgisinin ve dünyalık
      arzuların sembolüdür.
      Padişah olan ruh her bakımdan üstün özelliklerle yaratıldığı
      halde, câriye olan nefse gönül vermiştir. Ruh aslının ne
      olduğunu hesaba katmadan, nefsinin esiri olmuştur. Nefis,
      yaratılışı icabı gözü aşağılardadır. Câriyenin kuyumcuya olan
      aşkı, nefsin dünyaya olan meylini sembolize eder. Ruh, nefsin
      kendisine yar olmamasından ve hastalığından dolayı üzgündür.
      Bunun için çare arar. Nefsi, birçok hekime gösterir. Nefsi
      tedavi edemeyen hekimler, sahte şeyhlerdir. Ruh becerikli ve
      mahir bir hekim arar. O da ilâhî bir yardım olarak gönderilen
      mürşid-i kâmildir. Ruh, mürşid-i kâmille karşılaşınca gerçek
      sevgilisinin o olduğunu anlar. Gönül verdiği nefsin de mânevî
      hastalıklardan kurtulmasını ister. Ruh, mürşidinin tavsiyesine
      uyarak nefsi, dünyevî arzularıyla buluşturur. Bu kavuşma,
      nefsin maddî arzulardan bıkmasını sağlar. Mürşidin verdiği
      ilâçlarla dünyevî arzular tamamen yok olur. Sonuçta dünyevî
      arzuların ve zenginliğin sembolü olan kuyumcu yok olunca,
      nefis düştüğü hatayı anlar. Şehvetten ve ihtirastan kurtulur.
      Ruha lâyık, tertemiz bir sevgili olur.
      Ruhlar âleminde mutlu bir yaşantısı olan ruhun, dünya âlemine
      geldikten sonra, maddî arzulara kapılmaktan dolayı çektiği
      ıstıraplar, uğradığı belâ ve musibetlerle birlikte, bunlardan
      kurtuluş çareleri hikâye edilmiştir.

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.