• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #674899
    Anonim

      Üçüncü Cinayet: İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, hamal ve gafil ve safdil olduklarından, bazı particiler onları iğfal ile vilâyât-ı şarkiyeyi lekedar etmelerinden korktum. Ve hamalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları sûretle meşrûtiyeti onlara telkin ettim. Şu meâlde:İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrûtiyet, adâlet ve Şeriattır. Padişah, Peygamberimizin (asm) emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir; biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehâlet, zarûret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, mârifet, ittifak silâhıyla cihâd edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zirâ husûmette fenalık var, husûmete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zirâ, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz.
      İşte o hamalların, Avusturya’ya karşı, benim gibi bütün Avrupa’ya karşı(Haşiye) boykotajları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılâne hareketlerinde bu nasihatin tesiri olmuştur. Padişaha karşı irtibatlarını tâdil etmeye ve boykotajlarla Avrupa’ya karşı harb-i iktisadî açmaya sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belâya düştüm.
      Dördüncü Cinayet: Avrupa, bizdeki cehâlet ve taassup müsaadesiyle, Şeriatı–hâşâ ve kellâ–istibdâda müsâit zannettiklerinden, nihayet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzip etmek için, Meşrûtiyeti herkesten ziyade Şeriat namına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdat tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Câmiinde mebusana hitâben feryad ettim. Ve söyledim ki:
      Meşrûtiyeti, meşrûiyet ünvanı ile telâkki ve telkin ediniz; tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat, pis eliyle o mübâreği ağrazına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı Şeriatla takyid ediniz. Zira câhil efrad ve avâm-ı nas kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur. Adâlet namazında kıbleniz dört mezhep olsun; tâ ki namaz sahih ola. Zira, hakâik-i meşrûtiyetin sarahaten ve zımnen ve iznen, dört mezhepten istihrâcı mümkün olduğunu dâvâ ettim.
      Ben ki, bir âdî talebeyim, ulemâya farz olan bir vazifeyi omuzuma aldım; demek cinayet ettim ki, bu tokadı yedim.
      (Haşiye) Bediüzzaman’a zürefâdan biri, birgün, irfânıyla mütenâsip bir esvap giymesi lüzûmundan bahseder. Müşârünileyh de, “Siz Avusturya’ya güya boykot yapıyorsunuz, hem onun gönderdiği kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise bütün Avrupa’ya boykot yapıyorum; onun için yalnız memleketimin maddî ve mânevî mamulâtını giyiyorum” buyurmuştur.
      Bediüzzaman Said Nursî, Dîvân-ı Harb-i Örfî, s. 23-25

      ***

      Laiklik nedir?

      Eğer laik cumhuriyet soruyorsanız; ben biliyorum ki; laik, mânâsı bîtaraf kalmak; yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükûmet telakki ederim.
      Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 358

      ***
      Nasıl ki, hükûmet-i cumhuriye “dini dünyadan tefrik edip bîtarafane kalmak” prensibini kabul etmiş; dinsizlere, dinsizlikleri için ilişmediği gibi, dindarlara da, dindarlıkları için ilişmemesi o prensibin icâbâtındandır.
      Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 212

      ***
      Nev-i beşerde, hususan bu asr-ı hürriyette ve bilhassa medeniyet dairesinde, hemen umumiyetle hükümfermâ hürriyet-i vicdan düsturunu kırmak ve istihfaf etmek ve dolayısıyla nev-i beşeri istihkar etmek ve itirazını hiçe saymak kadar cür’etinizle, hangi kuvvete dayanıyorsunuz? Hangi kuvvetiniz var ki, siz kendinize “lâdinî” ismi vermekle ne dine, ne dinsizliğe ilişmemeyi ilân ettiğiniz halde, dinsizliği mutaassıbâne kendine bir din ittihaz etmek tarzında, dine ve ehl-i dine böyle tecavüz, elbette saklı kalmayacak, sizden sorulacak. Ne cevap vereceksiniz?
      Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 416

      ***
      Eğer, faraza, laik cumhuriyetin mahiyetini bilmeyen bir dinsiz dese: “Senin risâlelerin, kuvvetli bir dînî cereyan veriyor, ladînî cumhuriyetin prensiplerine muaraza ediyor. “
      Elcevap: Hükûmetin laik cumhuriyeti dîni dünyadan ayırmak demek olduğunu biliyoruz. Yoksa, hiçbir hatıra gelmeyen dîni reddetmek ve bütün bütün dinsiz olmak demek olduğunu, gayet ahmak bir dinsiz kabul eder.
      Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 204


      ***
      Hem, bu mübarek vatanda bu fıtraten dindar millete hükmedenler, elbette dindarlığa taraftar olması ve teşvik etmesi, vazife-i hakimiyet cihetiyle lâzımdır. Hem madem, laik cumhuriyet, prensibiyle bîtarafane kalır ve o prensibiyle dinsizlere ilişmez; elbette dindarlara dahi bahaneler ile ilişmemek gerektir.
      Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 194

      Lügatçe:
      bîtaraf: Tarafsız.
      hürriyet-i vicdan: Vicdan hürriyeti.
      sefahetçi: Haram eğlencelere düşkün olan.
      tefrik etmek: Ayırmak.
      nev-i beşer: İnsan nevi, insanoğlu.
      asr-ı hürriyet: Hürriyet asrı.

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.