- Bu konu 40 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
14 Eylül 2012: 06:14 #807477
Anonim
Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:“Nice servet sâhipleri vardır ki, onların lâyık olmayanlara vermemeleri, vermelerinden
daha iyidir. Bu yüzden, Allâh’ın verdiği malı, ancak Allâh’ın emrine göre harca!
Yersiz
ihsân, âsi bir kölenin, güyâ ihsânda bulunuyorum diye, pâdişahın malını eşkiyâya
dağıtmasına benzer.”
17 Eylül 2012: 07:46 #807568Anonim
Mevlânâ Hazretleri, benlik iddâsında bulunmanın, kulun mânevî hayatı için büyük bir felâket olduğunu; buna mukābil tevâzûya bürünmeninse, ebedî bir selâmet vesîlesi olduğunu, şu teşbîhiyle ifâde eder:
“Kılıç, boynu olan kişinin boynunu keser. Gölge ise yerlere serilmiştir. Boynu ve bedeni olmadığı için onun yaralanması ve kesilmesi yoktur.”17 Eylül 2012: 07:49 #807569Anonim
“Ey kötü huylarının zindanında hapsolan kişi! Âdem’in tevâzû kulluğu ile şeytanın ululanmasını, kendini üstün görmesini müşâhede et, ayırt et de Âdem’in kul oluşunu seç.Varlık ve benlik, insanı adamakıllı sarhoş eder; aklını başından, utanmak duygusunu gönlünden alır.
Şeytan, bu sarhoşluğa kapıldı da; «Âdem neden benden üstün olsun; bana reis olsun?» dedi ve lânete uğradı, «iblis» oldu.”
18 Eylül 2012: 10:25 #807615Anonim
Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:
“Cenâb-ı Hak, görüşü her an seni îkaz etsin diye, kendisine «Basîr / her şeyi çok iyi gören» buyurdu.
Çirkin ve kötü sözlerden dudaklarını kapatasın diye, kendisine «Semî / her şeyi çok iyi işiten» buyurdu.
Korkasın da fesat çıkarmayasın, bozgunculuğa âit şeyler düşünmeyesin diye, Allah kendisine «Alîm / her şeyi çok iyi bilen» buyurdu.”
18 Eylül 2012: 10:27 #807616Anonim
Asıl sermayesi hiçlik olan ve yoktan var edilen insanoğlunun Cenâb-ı Hakk’a karşı nasıl bir kulluk edebi içerisinde bulunması gerektiğini, gönül dilinden birhikâye ile Ferîdüddin Attâr Hazretleri şöyle anlatmaktadır:
“Bir gece pek şiddetli kar yağmıştı. Sultan Melikşah da sefer hâlindeydi. Bir nehrin yanında çadırlar kuruldu. Nehrin üstü, şiddetli soğuk dolayısıyla âdeta mermer gibi buzlarla kaplanmıştı. Kuşlar, bu ayaz sebebiyle suyun kenarındaki bir ağacın dalında yan yana birbirlerine sığınmışlardı. Balıklar da nehrin derinlerinde bir araya toplanmışlardı. Yani bütün mahlûkât bir köşeye sığınmıştı. Padişah ise gece boyu ayakta kalıp, seherin mânevî bereketinden istifâdeyle tebaasının refah ve saâdeti için plânlar yapmaktaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde gönlüne şöyle bir düşünce geldi:«Yâ Rabbi! Bütün mahlûkâtın bir köşeye çekildiği, ilikleri donduran bu kuvvetli soğukta, acaba kapımda bekleyen biri var mı? Gizlice gidip bir bakayım… Bu şiddetli soğukta kapımda yatan var mı acaba?»
Sonra hemen çadırın kapısına doğru yöneldi. Çadırdan birkaç adım uzaklaşmıştı ki, üstüne yağan karlar sebebiyle üşüyüp titremeye başladı. Fakat hiçbir yanda muhafızlardan eser görünmüyordu. Yalnız oracıkta gönlü uyanık bir bekçi yatmaktaydı. O da, üstüne bir yün elbise atmış, çadırın kazığını yastık edinmiş, toprağın üzerinde büzülüp kalmıştı. Bütün gece ayakkabısı ayağındaydı.
Bekçi, padişahın ayak sesini duyunca yerinden fırladı ve alacakaranlıkta tanıyamadığı padişahına, biraz da yüksek sesle şöyle hitâb etti:
«-Hey, kimsin?»
Padişah:
«-Ey müşfik adam! Ben padişahım. Söyle bakalım, asıl sen kimsin? Kimsin ki böyle bir gecede padişahı beklemektesin?» dedi.
Adam hemen toparlanıp, pür edep, gönlündeki derin sadâkatini şöyle ifâde etti:
«-Padişahım! Ben yurtsuz bir garibim. Vatanım, ancak padişahın kapısı. Ona hizmet etmekten başka hiçbir vazifem yok. Bu can ve ten bana yoldaş oldukça başım, padişahımın ayağının bastığı yerde olacaktır.»
Padişah, bir muhabbet çağlayanı hâlinde sarf edilen bu sözlerden ve sergilediği yüksek sadâkati dolayısıyla o bekçiden çok memnun oldu. Bir ferman buyurup, ona Horasan’ın âmirliğini verdi. Yani bir gecede onu bekçilikten âzâd edip, o yüce mevkiye eriştirdi.
Ey gönül! Sen de bir gececik Hakk’ın kapısında sabahlarsan, devlet ve servete erişirsin. Bir geceyi uyanık geçirirsen, vefakârlık sınırına ulaşırsın. Sana yokluktan elde ettiğin, saltanatı ebedî olan bir elbise bağışlarlar, böylece bütün zerreleri Güneş görürsün. O gözü elde ettin mi, kör bile olsan çok talihli bir kimse olursun.”
Yokluk kapısından varlık semâsının yıldızı olarak çıkarılan insanın derinden derine tefekkür etmesi lâzımdır ki;
Saltanatı, sonunda elinden alınacak hayat nîmetiyle sınırlı olan ve sahip olduğu dünyevî metâlarla padişahlık yapan bir kimseye gösterilen sadâkat, teslîmiyet ve hizmetin mukâbili, bekçilikten Horasan’ın âmirliğine yükselmek oluyorsa; bir kul, bütün kâinâtın yegâne Hâlık’ı, Melikʼi ve Padişahı olan Cenâb-ı Hakk’a sadâkat ve teslîmiyetle hizmette bulunursa, ne gibi mükâfatlara nâil olur?!.
Bunun için de kula düşen, her an Padişahlar Padişahı Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda bulunduğunun idrâkiyle yaşayıp O’nun her emrine derin bir muhabbetle ve kemâl-i edeple boyun eğmesidir.
2 Ekim 2012: 19:00 #808317Anonim
Nefis putunu kır
Putların anası, bir put olan nefsinizdir; çünkü put yılandır; nefis putuysa ejderhâ.
Nefis demirle taş gibidir; put o çakmaktaşından sıçrayan kıvılcımdır; o kıvılcım suyla söner gider.
Fakat çakmaktaşıyla demir, ne vakit suyla söner? İnsanoğlu, bu ikisi, kendisiyle oldukça nasıl esenliğe ulaşır?
Put, testide gizli duran kara sudur; nefsi ise, bu kara suya kaynak bil.
O yontulmuş put, kara sele benzer; put yonan nefisse anayoldaki kaynaktır.
Bir parçası yüzlerce testiyi kırar, ama kaynağın suyu durmadan dinlenmeden coşar kaynar.
Put kırmak kolaydır, pek kolay; fakat nefsi kırıp geçirmeyi kolay görmek bilgisizliktir, bilgisizlik.
Ey oğul, nefsin şeklini arıyorsan yedi kapılı cehennemin hikâyesini oku.
Her solukta bir düzeni vardır nefsin; her düzeninde de yüzlerce Firavun, o firavunlara uyanlarla beraber batar-gider.
Musa’nın İlâhına, Musa’ya, kaç; Firavunluk ederek îman suyunu dökme.
Ahad’e, Ahmed’e el at; a kardeş, kurtul beden Ebû-Cehl’inden.
2 Ekim 2012: 19:01 #808318Anonim
Her ağlamanın sonu gülmektir
Birisi ağzını eğer de eğlenerek Muhammed’in adını anardı; anarken ağzı eğri kalıverdi.
Pişman oldu da “ey Muhammed” dedi, “lûtuflar sahibisin, ledün bilgisi katında; sen bağışla.
“Bilgisizliğimden seninle alay ettim; halbuki asıl alay edilecek benmişim.
Allah, birisinin perdesini yırtmak isterse gönlüne, temiz kişileri kınama isteğini verir.
Fakat Allah, birisinin aybını örtmek isterse, o kişi nefis yüzünden ayıplara bulanmış kişilerin bile ayıplarını söylemez.
Allah, bize yardım etmek dilerse gönlümüze, ağlayıp inleme isteğini verir.
Ne mutlu gözdür o göz ki onun için ağlar; ne kutlu gönüldür o gönül ki onun için yanar kavrulur.
Her ağlamanın sonu gülmektir; sonu gören kişi kutlu bir kuldur.
Nerde akarsu varsa orada yeşillik vardır; nerde akan gözyaşı varsa oraya rahmet gelir.
İnleyen dolap gibi gözlerinden yaşlar saç da can alanından yeşillikler bitsin.
Ağlamak istiyorsan gözyaşı dökenlere acı; acınmak istiyorsan sen de acı zayıflara.
2 Ekim 2012: 19:01 #808319Anonim
Erenlerin yolunda çalış
A ulu kişi, gücün yettikçe peygamberlerle erenlerin yolunda çalış, çabala.
Kaderle pençeleşmek savaş değildir; çünkü bizi onunla pençeleştiren de kaderdir.
Birisi, inanç yolunda, kulluk yolunda yürür de bir soluk olsun ziyan ederse kâfir olayım ben.
Başın yarılmamış, şu başını bağlama; bir iki günceğiz çalış, sonra güledur.
Dünyayı arayan, olmayacak, kötü bir şeyi aradı; âhireti arayansa iyi, güzel bir hâl aradı.
Dünya kazancında düzenlere başvurmak soğuk bir şeydir; fakat dünyadan vazgeçmek için düzenler kurmak da var, yerindedir bu.
Düzen odur ki kurtulmak için zindanı deler; açılmış deliği kapatmaksa, soğuk bir düzendir.
Bu dünyâ zindandır; biz de dünyadaki mahpuslarız; del zindanı da kurtar kendini.
Nedir dünya? Allah’dan gafil olmak; kumaş, para, ölçü, tartı, kadın dünya değildir.
Malı, din için, Allah için yüklenirsen, Peygamber buna, ne de güzel mal dedi.
2 Ekim 2012: 19:02 #808320Anonim
Allah’ın lûtfuna kaçmalı
Allah’ın lûtfuna kaçmalı, ona sığınmak; çünkü o canlara binlerce lûtuflar saçmış dökmüştür.
Bir sığınak bulmak gerek; ama nasıl sığınak? Öyle bir sığınak ki ona sığındın mı su da sana asker olsun, ateş de.
Nuh’a, Musa’ya deniz dost olmadı mı? Su, onların düşmanlarını kinle kahretmedi mi?
Ateş İbrahim’in kalesi değil miydi; böylece de Nemrud’un gönlünden duman tüttürmedi mi?
Dağ, Yahya’yı kendisine çağırmadı mı; ona kastedenleri taşla sürüp kovmadı mı?
Ey Yahya, gel, bana kaç; kaç da keskin kılıçtan kurtarayım seni, sığınak olayım sana demedi mi?
2 Ekim 2012: 19:02 #808321Anonim
Elinden geldikçe kul ol
Övülmenin tesiri sürer gider; bir zaman sonra da deşilmesi gereken bir çıbandır, başgösterir.
Nefis çok övülme yüzünden Firavunlaştı; alçak gönüllü ol, ululuk taslama.
Elinden geldikçe kul Ol, pâdişâh olma. Top gibi zahmetler çek, mihnetlere katlan, çevgen olma.
Yoksa şu lütfün, şu güzelliğin kalmadı mı, seninle eş-dost olanlar usanırlar senden.
O vakit, vaktiyle seni aldatan o topluluk, seni görünce, işte şeytan derler.
Seni kapı dibinde gördüler mi, hepsi de mezanndan baş çıkarmış hortlak der.
Zayıf, hasta bulunmazsa hekimlik sanatının güzelliği nasıl olur da meydana çıkar?
Bakırların horluğu, bayalığı meydanda olmasa kimya nasıl görünür?
Noksanlar, olgunluğun aynasıdır; o horluk, üstünlüğün, ululuğun aynasıdır.
Çünkü gerçekten de zıddı meydana çıkaran, onun zıddı olan şeydir; bal, sirkeyle belirir.
Kendi noksanını gören kişi, olgunlaşmaya on atla koşar.
Kendisini olgun sanansa, ululuk sahibi Allah’a, bu zannı yüzünden uçup ulaşamaz.
A sapık, olgunluk zannından, vehminden daha beter birşey yoktur senin canında.
Senden bu kendini görüş gidinceye dek gönlünden, gözünden çok kanlar akar.
İblîs’in hastalığı, “Ben ondan hayırlıyım” demesiydi; bu hastalık, her yaratılmışın içinde vardır.
Kendisini pek kırık dökük görse bile arı-duru sudur ama pisliği dibinde ara.
Sınamak için seni bir coşturdu mu, içinde pislik bulunan su, bulanır, pisliğin rengini gösteriverir.
A yiğit, ırmak sana arı duru görünüyor ama dibinde pislik var.2 Ekim 2012: 19:03 #808322Anonim
Şehvet ateşe benzer
Şunu da bil ki ateş, asıl şehvet ateşidir; suçun, kabahatin temeli, o ateş üstüne atılmıştır.
Dıştaki ateş, suyla söner; fakat şehvet ateşi, parladıkça parlar; adamın yüzünün suyunu yerlere döker.
Şehvet ateşi suyla yatışmaz; çünkü azap etmek bakımından cehennem huyu vardır onda.
Şehvet ateşine ne çâre var? Din ışığı, sizin ışığınız, kâfirlerin ateşini söndürür.
Bu ateşi ne söndürür? İlâhî ışık. İbrahim’in ışığına usta tut da;
Nemrud’a benzeyen nefsinin ateşinden, şu ödağacına benzeyen bedenin kurtulsun.
Ateşe benzeyen şehvet, yanıp durdukça eksilmez; o, ona, dileğini vermemekle eksilir.
Bir ateşe odun attıkça hiç söner mi? Hiç odunu yakmaz mı?
Fakat odun atmazsan ateş söner; çünkü bu çekinmek, ateşe su serper.
Gönüllerin çekinmesinden allık sürünen güzel yüz, hiç ateşle kararır mı?
Ne mutlu o kişiye ki gençlik çağını ganimet bilir de borcunu öder.
Gücü-kuvveti varken, vücudu sağ ve esenken, yüreğinde de, bedeninde de güç-kuvvet varken başarır bunu.
O gençlik, yem yeşil, ter ü taze bir bağa benzer; esirgemeden yapraklar, meyvalar verir.
Genç adamın kuvvet, şehvet kaynakları akar-durur; Bil ki bu sular, yeryüzüne benzeyen bedeni, yemyeşil eder.
Ev yapılmış, döşenip dayanmış; tavanı iyiden-iyiye yüksek. Dört duvarı sağlam, değiştirmeye, onarmaya hacet yok.
Ne mutlu ihtiyarlık günleri gelip çatmadan, boynunu, hurmalıktan bir iple bağlamadan bu işi başarana.
Kocalıkta toprak çoraklaşır, akar dökülür. O çorak toprak, asla güzel bitki bitirmez.
Güç suyu, şehvet suyu kesilmiş. Kendisine de faydası yok, başkalarına da.
Kaşlar, eğer kuskunu gibi aşağı düşmüş; göz sulanmış, kararmış.
Yüz, buruşuklardan kertenkele sırtına dönmüş. Söz söyleyemez, tad alamaz olmuş; dişler kesmez olmuş-git-miş.
Gün akşam olmuş; leş gibi beden topallayıp kalmış; yol da uzun. İş yeri yıkılmış, iş güç yıkılıp yatmış.
Kötü huyların kökleri sağlamlaşmış; onları sökecek güç-kuvvet azalmış gitmiş.
2 Ekim 2012: 19:04 #808323Anonim
Her kötü huyunu bir diken bil
Diken, güçlenmede, boy atmada… Diken sökecekse kocalmada, gücü kuvveti eksilmede.
Diken, her gün, her solukta daha da yeşermede.
O, daha da gençleşiyor; sen, daha da kocalıyorsun.. Tez ol, vaktini boş geçirme.
Her bir kötü huyunu bir diken bil; dikenler, kaç keredir ayağını yaraldı.
Kaç kere, kötü huyun yaraladı seni; fakat sende duygu yok ki; duygusuz yaratılmışsın.
Çirkin huyunun, başkalarını yaraladığını bilmiyorsan.
Kendi yarandan da haberin yok değil ya; sen hem kendine azapsın, hem başkalarına.
2 Ekim 2012: 19:04 #808324Anonim
Şehvete batan bir daha çıkamaz
Kendine gel a yolcu, kendine gel! Akşam oldu, ömür güneşi kuyuya düşmek üzere.
Aklını başına al da yarın deme; nice yarınlar geçti… Ekin çağı büs bütün geçmesin bari.
Öğüdümü dinle: Beden, güçlü bir bağdır; gönlün yeniye bakıyorsa eskiyi çıkart.
Şehvetleri, tadları boşlamaktır cömertlik. Şehvete batan, bir daha çıkamaz.
Bu cömertlik, cennet selvisinden bir daldır; vay böyle bir cennet dalını elinden çıkaranın hâline.
Yok olan şu dünyâ, var gibi görünmede. O var olan dünyâsa pek gizlenmiş.
2 Ekim 2012: 19:05 #808325Anonim
Sevgi acılan tatlılaştırır
Sevgiden, acılar tatlılaşır; sevgi yüzünden bakırlar, altın olur.
Sevgi yüzünden tortular durulur, arınır. Sevgiden dertler şifâ bulur, sağalır.
Sevgiden, ölü dirilir; sevgi yüzünden pâdişâh kul kesilir.
Bu sevgi de, bilginin sonucudur; saçma sapan şeylere kapılan, nasıl olur da böyle bir tahta oturur?2 Ekim 2012: 19:06 #808326Anonim
Topluma dost ol
Yol arkadaşlarını arayıp sormayı gerekli bil; ister yaya olsun, ister atlı.
Hattâ düşman bile olsa bağışta bulunmak iyidir; bağış yüzünden nice düşman, dost olur gider.
Dost olmasa bile kini azalır; çünkü bağış, kine merhemdir.
A iyi dost; daha da çok faydası var; var ama sözü uzatmaktan korkuyorum.
Sözün kısası şu: Topluma dost ol; put yapan gibi taştan bile kendine bir dost düz.
Çünkü topluluk, kervan halkının çok oluşu, yol kesicilerin bellerini kırar; mızraklarını köreltir. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.