- Bu konu 10 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
1 Eylül 2010: 23:07 #664389
Anonim
muhakematla ilgili sorum var ama başlıklarda göremedm.neyse sorum:10 mukaddemeyi okuyan varsa açıklayabilirmi
1 Eylül 2010: 23:46 #776009Anonim
Muhakematta geçen Tefsir-i Beyzavi hakkında, Üstad’ın ifadesi ile, Muhyiddin-i Arabi’nin; ”çörek otu ölüm hariç her derde devadır” sözünün vech-i tevfiki var mıdır?
Soru
Muhakematta geçen Tefsir-i Beyzavi hakkında, Üstad’ın ifadesi ile, Muhyiddin-i Arabi’nin; ”çörek otu ölüm hariç her derde devadır” sözünün vech-i tevfiki var mıdır?
Cevap
Değerli Kardeşimiz;
Hem de mukarrerdir ki: Âmm, hâssa delâlât-ı selâsenin hiçbirisiyle delâlet etmez. Meselâ, Tefsir-i Beyzâvîde
* olan âyetinde Ermeniye ve Azerbaycan Dağlarının mabeyninde olan teviline nazar-ı kat’î ile bakmak, en büyük mantıksızlıktır. Zira esasen nakildir. Hem de, tayini Kur’ân’ın medlülü değildir; tefsirden sayılmaz. Zira o tevil, âyetin bir kaydının başka fenne istinaden bir teşrihidir.
Binaenaleyh, o müfessir-i celîlin tefsirdeki meleke-i rasihasına böyle zayıf noktaları bahane tutmak, şüpheleri iras etmek, insafsızlıktır. İşte, asıl hakaik-i tefsir ve şeriat meydandadır; yıldızlar gibi parlıyor.
O hakaikteki vuzuh ve kuvvettir, benim gibi bir âcize cesaret veriyor.
Bir fikir ya da tevilin Kur’an tefsiri olabilmesi için, ayette o şeye işaret eden bir delalet ya da remzin bulunması gerekiyor.Yoksa makbul ve faziletli bazı müfessirlerin delaletsiz sözleri, Kur’an tefsiri demek değildir. Üstad burada, Beyzâvî’den bir örnekle meseleyi izah ediyor. Kur’an-ı Kerim’e dönemin tesirinde kalarak getirilen bazı tevil ve tabirler, Kur’an’ın malı ve esası nazarı ile bakmak doğru değildir.
Aynı şekilde Muhyiddin-i Arabi gibi makbul ve faziletli zatların her sözüne ve fikrine, Kur’an ve sünnetin temeli ve esası nazarı ile bakmak doğru olmaz. Prensip olarak mesele bu şekildedir.
Lakin çörek otunun deva ve şifa olması, hadislere istinad eden bir durumdur. Sözün kalıbına tevil ve tabirdir deyip inkar etmek olmaz. Zira sözün kalıbı hadis metnidir.
Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Hiçbir hastalık yoktur ki, çaresi şu kara tanede bulunuyor olmasın. Ancak ölüm bundan müstesnadır.”(1)
Yine bir hadis-i şerifte Hz. Âişe (r.anhâ); “Peygamber (s.a.v.)’in; ‘Gerçekten şu çörek otu –ölümden başka- birçok hastalık için şifadır.’ buyurduğunu işittim.” demiştir.(2)
1. Müslim, Selam 29.
2. Buhârî, Tıb 7/13.1 Eylül 2010: 23:50 #776010Anonim
Muhakematta deniyor ki : `Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir. ` Bu ifadeyi nasıl izah edersiniz?
Gerçek manada selim bir akılla sahih bir nass birbirine ters düşmez.
Ama bazı ayet ve hadislerin müteşabih oldukları malumdur. Bunların selim akıl sahibi âlimlerce tevili gerekir.
Sözgelimi, bazı ayetler Rahmanın arşa istivasını ifade eder.
Bunu zahirine göre anlamak beraberinde bir takım yanlışları getirebildiğinden
“Bununla Allahın âlemdeki tasarrufu anlatılmaktadır. Nasıl ki bir padişah tahtına oturur, ülkeyi idare eder, öyle de Allah dahi arştan âlemi idare eder”
denilir.
“Akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.”
Nakil denilince, ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler anlaşılır. Tearuz; “karşılıklı muaraza etmek, birbirine ters düşmek, çelişmek” demektir.
Akıl, Allah’ın bir mahlûkudur, her mahluk gibi o da sınırlıdır, acizdir.
Bu aciz ve sınırlı mahlûkun, bütün İlahi hükümlerde hakem kabul edilmesi, insanı sapık anlayışlara, yanlış görüşlere, bâtıl felsefelere götürür.
Gerçeği böylece tespit ettikten sonra, bu kaidenin nerede ve nasıl kullanılabileceğine bakmağa çalışalım:
Akılla naklin tearuz etmesi halinde, nakli tevile yetkili olan akıl, söz konusu meselede mütehassıs olan, sözü ve reyi geçerli bir akıldır.
Konu âyet ise, tevile yetkili şahıs, sahasında söz sahibi bir tefsir âlimidir.
Âyet fıkhî bir hüküm ihtiva ediyorsa, söz hakkı, fıkıh âlimlerine, müçtehitlere ait olur. Bahse konu olan bir hadis-i şerif ise, bu defa vazife, hadis ilminin mütehassıslarına düşer.
Yoksa, ilimden nasipsiz, sadece kendi hevesini ve nefsini ölçü tutan insanların aklı, bu konuda söz hakkına sahip olamaz.
Naklin birinci şubesi olan âyet-i kerimelerden bir misâl verelim.
Fetih Suresinin onuncu âyetinde, “Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir” buyrulur.
Akıl, bütün madde ve mânâ âlemlerinin yaratıcısı olan Allah’ın, el sahibi olmaktan münezzeh olduğuna hükmeder.
Nakilde ise elden söz edilmektedir. İşte burada akıl ile nakil tearuz etmişlerdir. Bu durumda, akıl esas alınarak naklin tevili cihetine gidilecektir. Tefsir âlimleri bu gibi müteşabih âyetlerin tevili konusunda iki guruba ayrılmışlardır.
Mütekaddimîn denilen önceki müfessirler, bu gibi âyetleri tevil etmemiş,
“Bununla ne murat edildiğini en iyi bilen Allah’tır.” diyerek susmayı tercih etmişlerdir.
Müteahhirîn üleması ise, soruda geçen kaideden hareketle, bu gibi âyetlerin tevili yoluna gitmişler ve “el”den maksadın “kudret” olduğunu ifade etmişlerdir. Bu bir tevildir ve bu tevili yapmaya da tefsir âlimleri yetkilidir.
Bir başka misâl: “Onun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır.” (Bakara , 255)
Cenâb-ı Hakk hakında maddî bir kürsi ve taht düşünülemeyeceği için bu âyette geçen “kürsi” kelimesi, “Allah’ın saltanat ve kudreti”, “İlâhî azamet ve kibriyanın bir tasviri” olarak tevil edilmiştir.
Şunu da ifade etmek isteriz:
Aklın bu gibi meselelerde bir tevilde bulunması onun için ayrı bir şeref, ayrı bir ibadettir.
Cenâb-ı Hakk dileseydi bütün hükümleri tevile gerek kalmayacak şekilde vaz’ ederdi ve akla fazla bir iş düşmezdi.
İlâhî hikmet ve rahmet akla da bir şeref hissesi ayırmış ve az sayıdaki bir kısım âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde insan aklını tevil etmeye ve içtihat yapmaya sevk etmiştir.
İslâm âlimleri meseleyi böyle değerlendirmişlerdir.
Yoksa, söz konusu kaideyi, kişinin aklına uygun düşmeyen dinî hükümlerin değiştirilmesine yahut reddedilmesine açık kabul etmek, elbette, doğru değildir.
Akıl yegâne esas ve yanılmaz ölçü kabul edildiğinde, hakikat farklı renklere bürünür, değişik şekillere girer. Ve sonunda, ortada hakikat diye bir şey kalmaz.
Akıl, Allah’ın bir mahlûkudur.
Bu aciz ve sınırlı mahlûkun, bütün İlahi hükümlerde hakem kabul edilmesi, insanı sapık anlayışlara, yanlış görüşlere, bâtıl felsefelere götürür.
Nakil, yani âyet ve hadisler bu semavat ülkesinin boş olmadığını, birbirinden farklı cinslere ayrılmış sonsuz meleklerle dolu olduğunu ders verir.
Akıl bunu idrak edemediğinde, akılla nakil tearuz etmiş olur. Bu durumda, aklı esas kabul edip melekleri tevile kalkmak ve bir iman rüknü üzerinde ileri geri konuşmak insanı küfür ve dalâlete götürebilir.
1 Eylül 2010: 23:59 #776011Anonim
Muhakemat, Birinci Makale, On Birinci Mukaddime’de geçen üç kaziye hakkında bilgi verir misiniz?
“Birincisi: “Bu kelâm peygamberin kelâmıdır.” Bu kaziye ise, tevatürün-eğer olsa-neticesidir.”
Burada mevzu bahis olan şey; hadisin senedidir.
Yani bu sözü gerçekten Peygamber Efendimiz (asv) söylemiş midir endişesinin giderilmesidir ki,
bu endişeyi İmam Buhari ve Müslim gibi hadis uzmanları giderir.
Hadis uzmanlarınca kabul edilen bir hadisi inkar etmek, sapkınlık ve yalancılıktan başka bir şey değildir.
Maalesef günümüzde bir çok kötü niyetli ulema-i su kapsamında olan alimler buna yelteniyorlar.
“İkincisi: “Kelâmın mânâ-yı muradı hak ve sadıktır.” Bu kazıye ise, mucizelerden tevellüd eden burhanın neticesidir.”
Peygamber Efendimiz (asv)’den rivayet olunduğu kati olan bir hadis hakkında, acaba Peygamber Efendimiz (asv) bu hadiste hak mı batıl mı konuşmuş, diye lakırdı yapmak küfürdür.
Zira, Allah, açık ve net bir şekilde, Peygamber (asv)’in hak konuşacağını ayetlerinde ilan etmiştir. Bu ayetler ortada iken, bizim acaba diye endişede bulunmamız; iman ve teslimiyet ile bağdaşmaz.
Bu ikisinde ittifak etmek gerektir. Fakat birincisini inkâr eden, mükâbir, kâzip olur. İkincisini inkâr eden adam dalâlete gider, zulmete düşer.
Nitekim Üstad Hazretleri bu cümlede, bu iki durumun hükümlerini ifade ediyor. Her iki hükümde de ittifak edilmesi gerektiğini söylüyor.
Yok ittifak edilmeyip inkar edilirse, birinci hükme göre yani; sahih hadis inkar olunursa kişi yalancı ve kibir ehlinden olur ki sonu azap ve ateştir. İkinci hükme göre; peygamber acaba hak mı konuştu diye şüphe ve endişeye düşmek ki; bunun hükmü küfür ve dalalettir.
“Üçüncü kaziye: “Bu kelâmda murat budur. Ve bu sadefte olan cevher budur; ben gösteriyorum.”
Bu kaziye ise, teşehhî ile değil, içtihadın neticesidir. Zaten müçtehid olan başka müçtehidin taklidine mükellef değildir.”
Üçüncü önermede ise;
hadiste acaba Allah Resulü (asv) neyi murat etmiştir diye, Peygamber Efendimiz (asv)’in hadisteki kast ve muradını anlamaya çalışmak ve aramaktır ki; bu caiz ve makbuldür.
Bunu da en güzel ifa edenler, ilimde rasih ve derin olan alimlerdir.
Müçtehitlerin içtihatları ve usulüne uygun yorumları, hep bu önermenin bir mahsulüdür. Tarihteki yüz binlerle ifade edilen tefsir ve şeriat kitapları bunun en somut örnekleridir.
“Bu üçüncü kaziyede ihtilâfat feveran ederler. Kal u kîl buna şahittir. Bunu inkâr eden adam, eğer içtihadla olsa, ne mükâbirdir ve ne küfre gider. Zira âmm, bir hâssın intifasıyla müntefi değildir. Binaenaleyh, her eve kendi kapısıyla gitmek lâzımdır. Zira her evin bir kapısı var. Ve her kilidin bir anahtarı vardır.”(1)
Bu üçüncü önermeye göre bir müçtehit, başka bir müçtehidin içtihat ve yorumunu inkar edip kabul etmese, ne kibirli olur ne de küfre düşer. Bilakis başka bir içtihat yaptığı için sevap kazanır.
İmam Azam ve İmam Şafi (ra)’in mezheplerinin ihtilafı bu noktadan ileri geliyor.
Tenbih
Hadis-i şerifte varid olduğu gibi, her âyetin birer zâhir ve bâtın ve her zâhir ve bâtının birer had ve muttalaı ve her had ve muttalaın çok şücun ve gusunu vardır. 1 Ulûm-u İslâmiye buna şahittir. Bu meratibin herbirinin birer derecesi, birer kıymeti, birer makamı vardır; temyiz lâzımdır. Lâkin tezahum yoktur. Fakat iştibak iştibahı intaç eder. Nasıl daire-i esbab daire-i akaide karıştırılsa, ya tevekkül namıyla bir betalet veya müraât-ı esbab namıyla bir i’tizali intaç eder. Öyle de, devair ve meratip tefrik olunmazsa, böyle neticeleri verir.
On Birinci Mukaddeme
Kelâm-ı vahidde ahkâm-ı müteaddide olabilir. Bir sadef, çok cevahiri tazammun edebilir. Zevil’elbabca mukarrerdir: Kaziye-i vâhide, müteaddid kazâyâyı tazammun eder. O kaziyelerin herbiri ayrı birer madenden çıktığı gibi, ayrı ayrı birer semere de verir. Birbirinden fark etmeyen, haktan bîgâne kalır. Meselâ, hadiste denilmiş: 2 اَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ Yani, “Ben ve kıyamet, bu iki parmak gibiyiz.” Mabeynimizde tavassut edecek peygamber yoktur. Veya hadisin muradı ne ise haktır. Şimdi bu hadis üç kaziyeyi mutazammındır:
Birincisi: “Bu kelâm peygamberin kelâmıdır.” Bu kaziye ise, tevatürün—eğer olsa—neticesidir.
İkincisi: “Kelâmın mânâ-yı muradı hak ve sadıktır.” Bu kazıye ise, mu’cizelerden tevellüd eden burhanın neticesidir.
Bu ikisinde ittifak etmek gerektir. Fakat birincisini inkâr eden, mükâbir, kâzip olur. İkincisini inkâr eden adam dalâlete gider, zulmete düşer.
Üçüncü kaziye: “Bu kelâmda murad budur. Ve bu sadefte olan cevher budur; ben gösteriyorum.” Bu kaziye ise, teşehhî ile değil, içtihadın neticesidir. Zaten müçtehid olan başka müçtehidin taklidine mükellef değildir.
Bu üçüncü kaziyede ihtilâfat feveran ederler. Kâl u kîl buna şahittir. Bunu inkâr eden adam, eğer içtihadla olsa, ne mükâbirdir ve ne küfre gider. Zira âmm, bir hâssın intifasıyla müntefi değildir. Binaenaleyh, her eve kendi kapısıyla gitmek lâzımdır. Zira her evin bir kapısı var. Ve her kilidin bir anahtarı vardır.
HâtimeBu üç kaziye hadiste cereyanı gibi, âyette de cereyan eder. Zira umumîdir. Fakat kaziye-i ûlâda bir fark-ı dakik vardır. Ve bundan başka, bir kelâmda çok ahkâm-ı zımniye bulunur. Fakat hususîdir. Herbiri ayrı bir asıl, ayrı bir semeresi olabilir.
Tenbih
İltizam-ı hilâf ve taassub-u bârid ve meylü’t-tefevvuk ve hiss-i taraftarlık ve vehmini bir asla ircâ ile kendine özür göstermek, arzusuna muvafık olan zayıf şeyleri kavî görmek ve gayrın tenkîsiyle kendi kemâlini göstermek ve gayrı tekzip veya tadlil etmekle kendi sıdk ve istikametini ilân etmek gibi sefil ve süflî emirlerin menşei olan hubb-u nefisle böyle makamlarda mugalâta ederek çok bahaneler bulabilir. 1 وَاِلَى اللهِ الْمُشْتَكٰى
2 Eylül 2010: 00:15 #776013Anonim
Sekizinci mukaddemeyi özetlemeniz mümkün mü? Üstad’ın bahsettiği kötü hasletler hala derdimiz (iltizam,taassup,tarafgirlik). Üstad o tarihlerde nasıl bu kadar hüsn-ü zan etmiş?
Üstad’ın mazi dediği dönem; İslam ümmetinin dışında olanlar için, ilk ve orta çağlardır.
İslam milletinde ise;
ilk üç asır en seçkin ve yüksek dönemdir.
Bundan sonraki dördüncü ve beşinci asır ise mazharı kemaldir yani; İslam açısından verimli ve mükemmel bir dönemdir. Beşinci asır ile on ikinci asır arası ise mazidir.
Yani hissiyat ve kuvvetin hakim olduğu bir dönemdir. On ikinci asırdan sonra insanlık ve İslam aleminde hissiyat ve kuvvetin yerine hikmet ve akıl hükmedecek.
Akıl ve hikmetin insanlık üstünde hakim olması, İslam’ın lehine bir durumdur. Zira hissiyat ve kuvvetin hükmettiği bir yerde kin, garez, düşmanlık, fanatiklik, zorbalık, zulüm, taassup gibi insanlık için manevi hastalıklar ortaya çıkar.
İnsanlar muhakeme ve sağlıklı bir düşünüş ile İslam’ı inceleme fırsatı bulamaz.
Akıl ve hikmet ise bu manevi hastalıkların ilacı hükmündedir.
Sağlıklı düşünen insanlar için İslam bir cazibe merkezidir. Şayet bu hastalılar kalkarsa, insanlık İslam’a akın edecektir.
Üstad’ın istikbal ile yadettiği dönem; insanlığın ilim ve hikmete döküldüğü ve hissiyattan ziyade aklın hükmettiği aydınlanma dönemidir.
Bu aydınlanma dönemi ise on ikinci asırdan sonra başlamıştır. Bu dönemde taassup ve cehaletin yerini delil ve ilim almıştır ve alıyor.
Bu da İslam önünde duran; kin, garez, düşmanlık, fanatiklik, zorbalık, zulüm, taassup gibi perdelerin yırtılmasına ve aralanmasına yardımcı oluyor.
Mazide duygusal bir nutuk ile insanları harekete geçirmek mümkün iken, şimdi insanlar ilmi ve ispati deliller ile hareket ediyor. Bu da İslam ve insanlar için olumlu bir gelişmedir. Zira İslam dininde hükmeden hissiyattan ziyade akıl ve ispattır.
İlim ve eğitim taassup ve cehaletin yerine geçiyor. Üstad bu sosyal hareketliliği münevver aklı ve kalbi ile hem iyi okumuş, hem de ona Vehbi bir tarz ile okutturulmuştur.
2 Eylül 2010: 00:20 #776014Anonim
Muhakemat’ta geçen dünyanın yuvarlaklığı hakkındaki yerlerin izahını yapar mısınız? Yatsı namazı, kıble, oruç vs…
Bahsi geçen yerde dünyanın yuvarlak oluşunun geçmiş şeriat kitaplarında nasıl tespit ve kabul edilmiş olduğunu örnekler vererek ispat ediyor.
Bu yüzden dünyanın yuvarlaklığını İslam inkar değil, hükümleri ile ilan ediyor.
“Şeriatta vardır: Bir vakitte beş vaktin namazı kılınır. Hem de bir kavim vardır, yatsı namazlarının vakti bazı vakitte yoktur. Hem de bir kavim vardır, güneş çok günlerde gurub ve çok gecelerde tulû etmez. Nasıl oruç tutacaklar?”
Burada şeriatın fıkıh şubesinden örnek veriyor.
Beş vakit namazın farzlarından birisi de vakit olmasından, fıkıh müçtehitleri, vakitleri tayin ederken, dünyanın coğrafi şartlarını da değerlendiriyorlar. Kutuplarda altı ay gece, altı ay gündüz olan yerlerde, beş vakit nasıl tanzim edilecek, sorusuna cevap veren fıkıh müçtehitleri, dünyanın yuvarlak olduğunu da ta o zamanlar aleme ilan ediyorlar.
Kutuplara yakın bazı yerlerde yatsı namazının vakti oluşmadığı için, nasıl hareket edilmesi gerektiğini izah etmişler.
“Hem de istifsar et ki: “Şartın târif-i şer’îsi olan, sair erkâna mukarin olan şeydir. Nasıl namazda şart olan istikbal-i kıbleye intibak eder? Halbuki, yalnız kıyam ve yarı kuudda mukarenet vardır.”“Emin ol, İmam-ı Şafiî mesele-i ûlâyı şarktan ve garptan geçen dairenin müdevveriyetiyle tasvir edecektir. İkinci ve üçüncü meseleyi dahi, cenuptan şimale mümted olan dairenin mukavvesiyetiyle tatbik edecektir. Burhan-ı aklî gibi cevap verecektir. Hem de kıble meselesinde diyecek:”
“Kıble ve Kâbe öyle bir amud-u nurânîdir ki, semavatı Arşa kadar takmış ve nazm edip, küre-i arzın tabakatını ferşe kadar delerek kâinatın muntazam bir amud-u nurânîsi olmuştur. Eğer gıtâ ve perde keşfolunsa, hatt-ı şâkul ile senin gözünün şuâsı, namazın herbir hareketinde ayn-ı kıbleyle temas ve musafaha edecektir.”(1)
Burada ibadetin sahih olma şartlarının arasında yer alan kıbleye yönelmek ve bu yönelmede, yönlerin açıları ve muhtelif durumlarını fıkıh alimleri değerlendirmeye tabi tutmuşlardır.
Bu yönler ve açılar da dünyanın yuvarlaklığı ile ilgili olunca, o zaman bu yuvarlaklığa göre hesap edip fetva vermişler. Bu da o zamanlar, o zatların dünyanın yuvarlaklığını bildiklerini gösteriyor.
Kabenin üstü ve altını nurani bir sütun olarak tarif edip, ta arşa, ta kürenin altına kadar indirip, geniş bir kıble belirlemişler.Bugün, faraza ayda namaz kılınsa, ona bile fetva vermişler. Bütün bu fıkhi sorunların çözümü, dünyanın yuvarlaklığına ve meridyenlerin konumuna bağlıdır. Bu da onlara vakıf olmaktan geçer.
BİRİNCİ MAKALE BİRİNCİ MESELE
Eğer o kapı sana açılamadı; Mefatîhü’l-Gayb olan, İmam-ı Râzî’nin geniş olan tefsirine gir ve serir-i tedriste o dâhî imamın halka-i dersinde otur, dersini dinle.
Eğer onunla mutmain olamadın; arzı, küreviyet kabına sığıştıramadın. İbrahim Hakkı’nın arkasına düş, Hüccetü’l-İslâm olan İmam-ı Gazâlî’nin yanına git, fetva iste. De ki: “Küreviyette müşâhhat var mıdır?”
Elbette diyecek: “Kabul etmezsen müşâhhat vardır.”
Zira, tâ zamanından beri şöyle bir fetva göndermiş:
“Kim küreviyet-i arz gibi burhan-ı kat’iyle sabit olan bir emri, dine himayet bahanesiyle inkâr ve reddetse, dine cinayet-i azîm etmiş olur. Zira bu sadakat değil, hıyanettir.”
Eğer ümmîsin, fetvayı okuyamıyorsun; bizim hem-asrımız ve fikren biraderimiz olan Hüseyn-i Cisrî’nin sözünü dinle. Zira, yüksek sesle münkir-i küreviyeti tehdit ettiği gibi, hakikat kuvvetiyle pervasız olarak der:“Kim dine istinadla, himayet yolunda müdevveriyet-i arzı inkâr ederse, sadîk-ı ahmaktır, adüvv-ü şedidden daha ziyade zarar vermiş olur.”
Eğer bu yüksek sesle senin yatmış olan fikr-i hakikatin uykudan kalkmadıysa ve gözün de açılamadı; İbn-i Hümam ve Fahrü’l-İslâm gibi zâtların ellerini tut, İmam-ı Şafiî’ye git, istiftâ et. De ki:
“Şeriatta vardır: Bir vakitte beş vaktin namazı kılınır. Hem de bir kavim vardır, yatsı namazlarının vakti bazı vakitte yoktur. Hem de bir kavim vardır, güneş çok günlerde gurub ve çok gecelerde tulû etmez. Nasıl oruç tutacaklar?”
Hem de istifsar et ki: “Şartın târif-i şer’îsi olan, sair erkâna mukarin olan şeydir. Nasıl namazda şart olan istikbal-i kıbleye intibak eder? Halbuki, yalnız kıyam ve yarı kuudda mukarenet vardır.”2 Eylül 2010: 00:23 #776015Anonim
Muhakemat’ta Üstad’ın Sözünü Ettiği Üç Kitap Hangileridir?
Soru
“Burada işaret edilen üç kitap ile üç makalenin aynı olduğunu anlıyoruz. Yani hem makale ve hem de kitap olarak ifade edilmiştir. Zira muhakematın muhtevı mevcut halinden ibarettir.” diye cevap verilmiş… Evvela kitabın diğer ki sahifelerinde yanlış hatırlamıyorsam 2-3 yerinde Hz.Üstad mevzu içerisinde şu üç kitaba atıf yapıyor ve diyor, “tafsilatı kütüb-ü selasede gelecektir.” İkincisi Hz. Üstad fuzuli kelime kullanmaz.
Cevap
Öncelikle ilgili ifadeleri aşağıya alıp sonra tahlilini yapmaya çalışalım.
“Mukaddeme “Bu kitap üç makale ile üç kitap üzerine müretteptir. Birinci Makale, unsur-u hakikatin veyahut bazı mukaddemat ve mesaille İslâmiyete saykal vurmanın beyanındadır.
İkinci Makale, unsur-u belâgatı keşfeder. Üçüncüsü, unsur-u akideyle ecvibe-i Japoniye beyanındadır.
Kitaplar ise, Kur’ân’da işaret bulunan ilmü’s-sema ve ilmü’l-arz ve ilmü’l-beşeri tahkikle bir nevi tefsirdir.”(1)
Yukarıdaki ifadelerde, “… üç kitap üzerine müretteptir.” ifadesi kullanılmıştır.
Mürettep yerine, “…meydana gelmiştir” veya “…oluşmaktadır” ifadeleri kullanılabilirdi. Ancak mürettep ifadesi kullanılmıştır.
Mürettep ifadesinden şunu anlamaktayız: Yani “Bu kitabın içeriği neye dayanmaktadır? Kaynağını nereden almıştır?” şeklindeki bir soruya cevaptır.
Cevap olarak da dayanaklar sayılmıştır.Birincisi: unsuru hakikaat,
ikincisi: unusuru belagat ve
üçüncüsü de: unsuru akidedir, dendikten sonra, kitaplara geçiyor
ve onları da: ilmü’s-sema, ilmü’l-arz ve ilmü’l-beşer şeklinde ifade etmektedir.
Yoksa, “Muhakemat, ayrı ayrı üç makale ve üç kitaptan oluşmaktadır” şeklindeki bir algılama yanlış olur.
MukaddemeBu kitap üç makale ile üç kitap üzerine müretteptir. Birinci Makale, unsur-u hakikatin veyahut bazı mukaddemat ve mesail ile İslâmiyete saykal vurmanın beyanındadır. İkinci Makale, unsur-u belâgatı keşfeder. Üçüncüsü, unsur-u akide ile ecvibe-i Japoniye beyanındadır. Kitaplar ise, Kur’ân’da işaret olunan ilmü’s-sema ve ilmü’l-arz ve ilmü’l-beşeri tahkik ile bir nevi tefsirdir
2 Eylül 2010: 00:32 #776016Anonim
Nazarı tams eden ve belâğatı setreden, zahire olan kasr-ı nazardır. Demek, ne kadar akılda hakikat mümkün ise, mecaza tecavüz etmezler. Mecaza gidilse de meâli tutulur.. cümlesini ve devamını izah eder misiniz?
Tenbih
Ben “zahirperest” ve “nazar-ı sathî sahibi” tâbiriyle yad ettiğim ve tevbih ve tânif ile teşhir ettiğim muhatab-ı zihniyem, ağleb-i halde ehl-i tefrit olan ve cemal-i İslâmı görmeyen ve nazar-ı sathiyle uzaktan İslâmiyete bakan hasm-ı dindir. Fakat, bazan ehl-i ifrat olan, iyilik bilerek fenalık eden dinin cahil dostlarıdır.
Beşinci belâ: Ehl-i tefrit ve ifrat olan biçarelerin ellerini tutarak zulümata atan birisi de, her mecazın her yerinde taharrî-i hakikat etmektir. Evet, mecazda bir dane-i hakikat bulunmak lâzımdır ki, mecaz ondan neşvünema bularak sümbüllensin. Veyahut hakikat, ışık veren fitildir; mecaz ise, ziyasını tezyid eden şişesidir. Evet, muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır; elde ve ayakta aramak abestir.
İzah: Mecaz, soyut ve derin hakikatlerin iyi anlaşılmasında kullanılan bir vasıta bir araçtır.
Bu yüzden Kur’an ve Sünnette, imana dair ince konuların anlaşılmasında bu teşbih ve mecaz çokça kullanılmıştır.
Ama maalesef cahil takım, bu mecaz vasıtasını hakikate tatbik ederek vasıtalıktan gayeye dönüştürmüşler.
Ve mecazda işaret edilen ince manalar gizli ve örtülü kalmıştır. Üstad, burada bu sakat ve hastalıklı bakışa işaret ediyor. Şişe ışık değildir, ışığa kuvvet veren bir araçtır.
Şişeye fitil demek ne kadar safsata ise;
Kur’an ve sünnet içinde geçen mecazi ifadeleri aynı ile kabul etmekte aynı derecede safsatadır. Allah arşa istiva etti ayetini, Allah; elmas ve altınlardan yapılmış bir tahta oturuyor şeklinde anlamak hem küfür, hem de safsatadır.
Mecaz hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. İstenilene benzer bir mâna ifadesi.
Meselâ: Bazı Hadis-i Şeriflerde; dünyaya nezâret eden iki melâikenin öküze ve balığa benzetildiği gibi.
Bir kelime, kendi mânasında kullanılırsa; hakikat olur.
Eğer bir münasebetle asıl mânasından başka bir mânada istimâl edilir ve kendi mânasında kullanılmasında “karine-i mânia” bulunursa mecaz’dır.
Meselâ; tahta kelimesi ağaçtan satıh mânasına olduğu halde hakikattır. Fakat yazı levhası mânâsına kullanılır.
Faraza, Muallim tarafından talebeye “tahta başına geç” denilirse, mecaz’dır.
Çünkü, levhanın tahtadan yapılmış olması münasebeti ile, bir de başına geçilecek tahtanın ancak yazı tahtası olup döşeme ve tavan tahtalarının başına geçilemiyeceği karine-i mâniası ile, o kelime hakikat mânâsından mecâz mânâsına naklolunmuştur.
Nakildeki münasebete alâka denilir. Alâkası teşbih olan mecazlar istiâre, başka türlü alâkası bulunanlar da mecaz-ı mürsel’dir.
Mecaz-ı mürselin alâkaları teşbihten başkadır ve en meşhurları şunlardır:
1-Hulul : Hakikat ve mecaz mânalarında birinin ötekine mahal olmasıdır.
(Derse girildi) denildiği vakit, hâl olan dersin söylenip onun mahalli bulunan dershânenin kasdedilmesi.
(Yemekhâneye indi) denilince de, mahal bulunan yemekhânenin zikrolunup yemeğe inildi, denilmek istenmesi gibi.
Mânâca cüz’i bir fark ile buna, zarfiyyet, mazrufiyyet alâkası da diyebiliriz.
2-Sebebiyyet, müsebbebiyyet : Hakiki ve mecazi mânâlardan birinin diğerine sebeb müsebbeb olmasıdır. “Bir muharrir, kalemiyle geçinir” cümlesinde sebeb olan kalemin zikredilip müsebbeb olan yazı ücretinin kasdedilmesi; kar yağarken söylenilen “bereket yağıyor” cümlesindeki müsebbeb olan bereketin zikredilip, sebeb olan karın murad edilmesi gibi.
3-Cüz’iyyet, külliyet : Hakikat ve mecaz mânâlarından biri, diğerinin cüz’ü olmasıdır. Diğer bir tabir ile; bir şeyin bütünü kasdedilmesidir.
“Marmaradan her yelken Uçar gibi neş’eli”beytindeki yelken kelimesi gibi. (ki, onun zikriyle bütünü söylenip parçası, yahut parçası söylenip bütünü bulunan kayık murad edilmiştir).
4-Itlâk ve takyid : Hakikat ve mecaz mânâlarından birinin mutlak yâni umuma; o birinin mukayyed, yâni hususa delâlet eder olmasıdır.
Hayvan kelimesindeki mânâ umumidir. Hayvan deyip de meselâ “At”ı murad etmek onu mukayyed bir mânâda kullanmak demek olacağından “Mecaz” olur.
5-Kevniyyet : Bir şeye eski hâlinin ismini vermektir. Bir vâlidenin, yetişmiş oğluna; “bizim çocuk” demesi gibi.
6-Evveliyyet : Bir şeyi sonra olacağı isim ile zikretmektir. Tıbbiye ve deniz mekteblerine yeni girmiş talebeye “Doktor ve Kaptan” denilmesi gibi.(Mecaz ilmin elinden cehlin eline düşerse, hakikate inkılâb eder, hurâfata kapı açar. S.)
Yukarda tarif edildiği gibi, mecazın bu gaye ve ilmi prensiplerini bilmeyen cahiller, mecazı aynı ile kabul edip yani zahiri üzere tatbik ederek mecazı zahirperestlik hastalığına çeviriyorlar.
Mecazın her köşesinde hakikat aramak yada hakikate tatbik ermek cehalettir.
Üstad bu manaya şu cümle ile işaret ediyor: Mecaz ilmin elinden cehlin eline düşerse, hakikate inkılâb eder, hurâfata kapı açar.
İslam düşüncesine hurafelerin girmesinde bu mecazı hakikat telakki etme hastalığının payı büyüktür.
Altıncı belâ: Nazarı tams eden ve belâğatı setreden, zahire olan kasr-ı nazardır. Demek, ne kadar akılda hakikat mümkün ise, mecaza tecavüz etmezler.
Mecaza gidilse de meâli tutulur.
Bu sırra binaendir: Âyet ve hadisin tefsir veya tercümesi, onlardaki hüsün ve belâğatı gösteremez. Güya onlarca karine-i mecaz, aklen hakikatin imtinâıdır. Halbuki, karine-i mânia, aklî olduğu gibi, hissî ve âdî ve makamî, daha başka çok şeylerle de olabilir.
Eğer istersen, Cennetü’l-Firdevs gibi olan Delâilü’l-İ’câz’ın iki yüz yirmi birinci kapısından gir. Göreceksin, o koca Abdülkahir, gayet hiddetli olarak böyle müteassifleri yanına çekmiş, tevbih ve tekdir ediyor.
Muhakemat,8.Mesele.6.7. Bela
İzah: Diğer bir hastalık ta; meal, tercüme ve tefsirin ayetin orijinal manası ve lafzının yerine konulmasıdır.
Halbuki ayet ve hadisler insanın sadece aklına hitap etmiyorlar, insandaki bütün latife ve duygulara bir hisse ve pay veriyorlar.
İşte meal, tercüme ve tefsir insanın sadece aklına hitap ediyor; sair duygu ve latifeler hissesiz kalıyor. Kur’an’i ve mecazi ifadelerde sadece aklın işi kolaylaştırılmıyor, sair duygulara da bir hisse bir pay var.
Ayet ve hadisin orijinal ifadesindeki haşmet ve nüfuz, tercüme ve tefsirinde kalmaz.
Ayetin aslında bin hasiyet var iken, tefsirine on geçer tercümesinde bir geçer. Bu yüzden tefsir ve tercümeye, Kur’an nazarı ile bakılmaz. Bu manayı belagat imamları eserlerinde izah etmişler.
Üstad, bu imamlardan Abdülkahir Cürcani’ yi örnek olarak veriyor.
2 Eylül 2010: 00:36 #776017Anonim
En çok sorulan can alıcı sorulardan şimdilik bunları bulabildim. Ben de ,Allah razı olsun ki araştırıp okuyabildim sayenizde…Yarın yine devam ederiz inşallah..Böyle böyle de tamamlanır inşallah…
2 Eylül 2010: 06:18 #776026Anonim
istifademiz daim olsun inşallah, Allah razı olsun,
her bir konuyu ayrı başlıklar olarak açarsak, daha sonra arayan kişilerin bulmasını kolaylaştırmış olabiliriz2 Eylül 2010: 08:07 #776041Anonim
@nuktepira 209059 wrote:
istifademiz daim olsun inşallah, Allah razı olsun,
her bir konuyu ayrı başlıklar olarak açarsak, daha sonra arayan kişilerin bulmasını kolaylaştırmış olabilirizkusura bakmayın ağır tahrikçiler varken başlıklar altında ayırmayı düşünemedim ama sorular şeklinde ayırdım.beklerdim ki bu konuda gerekli bilgiyi kırk yılda bir gelen o eski arkadaşlar deneyimlerince açıklasınlar lakin zaman kaybı demekki onlar için…teşekkürler
1 Ekim 2010: 14:58 #778555Anonim
ya çok ayrıntılı açıklamşsınız.tşk edrm.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.