- Bu konu 31 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
22 Nisan 2013: 21:18 #679541
Anonim
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Eser: Muhakemat/Birinci Makale (Unsur’u-l Hakikat)/Üçüncü Mukaddeme
Konu: İsrailiyatın ve Yunan Felsefesinin İslamiyete KarışmasıAçıklamalı risale derslerimiz devam ediyor.
- Derslerimize herkes katılabilir.
- Soru sorabilir veya sorulan sorulara cevap verebilir.
- Ders anlayışımız; “biz biliyoruz, öğretiyoruz” değil, “anladığımızı paylaşıyoruz.” şeklindedir.
- Açıklamalı dersler, birkaç yöneticinin kendi tekelinde gibi algılanmamalı.
- Yöneticiler derslerin sadece takibini ve seri olarak açma vazifelerini üstlenmekteler.
- Bunun dışında dersin gidişatı herkese açıktır.
- Bundan dolayı bütün kardeşlerimizin derslere iştirak etmelerini arzu ediyoruz.
Selam ve dua ile.
[BILGI]Üçüncü Mukaddeme
İsrâiliyatın bir taifesi ve hikmet-i Yunaniyenin bir kısmı, daire-i İslâmiyete duhul etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle verdiler. Şöyle ki:
O necip kavm-i Arap, zaman-ı cahiliyette bir ümmet-i ümmiye idi. Vakta ki içlerinden hak tecellî edip istidad-ı hissiyatları uyandı da, meydanda yol açan din-i mübîni gördüklerinden, umum rağabat ve meyilleri, yalnız dinin mârifetine inhisar eylediler. Fakat kâinata olan nazarları teşrihat-ı hikemiye nazarıyla değil, belki istitraden, yalnız istidlâl için idi. Onların o hassas zevk-i tabiîlerine ilham eden, yalnız onların fıtratlarına münasip olan geniş ve ulvî muhitleri ve safî ve müstaid olan fıtrat-ı asliyeleri tâlim ve terbiye eden yalnız Kur’ân idi. Bundan sonra kavm-i Arap, sair akvamı bel’ ettiği gibi, milel-i sairenin malûmatları dahi Müslüman olmaya başladığından, muharrefe olan İsrailiyat ise, Vehb, Kâ’b gibi ulema-i ehl-i kitabın İslâmiyetlerinin cihetiyle Arapların hazain-i hayalâtına bir mecrâ ve menfez bularak o efkâr-ı safiyeye karıştılar. Hem sonra da ihtiram dahi gördüler. Zira ulema-i ehl-i kitaptan İslâmiyete gelenler, İslâmiyet şerefiyle gayet celâlet ve tekemmül ettiklerinden, malûmat-ı müzahrefe-i sabıkaları makbule ve müselleme gibi oldular, reddedilmedi. Çünkü İslâmiyetin usulüne musadim olmadığından, hikâyat gibi rivayet olunurken, ehemmiyetsizliği için tenkitsiz dinlenirlerdi. Fakat—hayfâ!—sonra hak olarak kabul edildiler, çok şübeh ve şükûkâta sebebiyet verdiler.
Hem de, vakta ki şu İsrailiyat, kitap ve sünnetin bazı îmââtlarına merci ve bazı mefahimlerine bir münasebetle me’haz olabilirlerdi—fakat âyât ve hadisin mânâları değil. Belki, faraza doğru olsalardı, mâsadak ve efradından olmaları mümkün olduğundan, su-i ihtiyarlarıyla başka bir me’hazı bulmayan veya atf-ı nazar etmeyen zahirperestler, bazı âyât ve ehâdîsi o hikâyat-ı İsrailiyeye tatbik ederek tefsir eylediler. Halbuki, Kur’ân’ı tefsir edecek, yine Kur’ân ve hadis-i sahihtir.
Yoksa, ahkâmı mensuh olduğu gibi, kasası dahi muharrefe olan İncil ve Tevrat değildir.
Evet, mâsadak ile mânâ ayrıdırlar. Halbuki, mâsadak olmaya mümkün olan şey, mânâ yerine ikame olundu. Çok da imkânât vukuata karıştırıldı.
Hem de, vaktâ hikmet-i Yunaniyeyi Müslüman etmek için Me’mun’un asrında tercüme olundu.
Fakat pek çok esâtîr ve hurâfâtın menbaından çıkan o hikmet, bir derece müteaffine olduğundan, safiye olan efkâr-ı Arabın içlerine tedahül ettiğinden, bir derece efkârları karıştırdığı gibi, tahkikten taklide bir yol açtı.
Hem de âb-ı hayat olan İslâmiyetten kariha-i fıtriyeleriyle istinbat etmeye kâbil iken, o hikmetin telemmüzüne tenezzül ettiler. Evet, nasıl ki ihtilât-ı A’câm ile kelâm-ı Mudarî’nin melekesi fesada yüz tutmakla muhakkikîn-i ulema o melekeyi muhafaza etmek için ulûm-u Arabiyenin kavaidini tedvin ettiler. Öyle de, şu hikmet ve İsrailiyat dahi, daire-i İslâmiyete duhulleriyle beraber, bazı nakkad-ı muhakkikîn-i İslâm temyiz ve tasfiyelerine teşebbüs ettiler. Fakat-hayfâ!-tamamıyla muvaffak olamadılar.
İş bu kadar da kalmadı. Çünkü tefsir-i Kur’ân’a sarf-ı himmet edildiği vakit, bazı ehl-i zahir, Kur’ân’ın nakliyatını bazı İsrailiyata tatbik ve bir kısım akliyatını dahi hikmet-i mezbureye tevfik ettiler.
Çünkü gördüler ki, Kur’ân mâkul ve menkule müştemildir. Hadis de öyle… Sonra kitap ve sünnetin bazı nakliyat-ı sâdıkalarıyla ve bazı muharref İsrailiyatın ortasında bir mutabakat ve münasebet istinbat ettiler. Hem de hakikî olan akliyatları ile mevhum ve mümevveh olan şu hikmet arasında bir müşabehet ve muvafakat tevehhüm eylediklerinden, şu mutabakat ve müşabeheti kitap ve sünnetin mânâlarına tefsir ve maksatlarına beyan zannedip hükmeylediler.
Kellâ, sümme kellâ! Zira Kitab-ı Mu’cizü’l-Beyânın misdakı, i’câzıdır. Müfessiri eczasıdır. Mânâsı içindedir. Sadefi de dürrdür, meder değildir. Faraza, bu mutabakatı izhar etmekten maksat, o şahid-i sadıkın tezkiyesi için olsa da, yine abestir. Zira Kur’ân-ı Mübîn, ona mekalid-i inkıyadı teslim eden öyle akıl ve naklin tezkiyelerinden pek yüksek ve ganîdir. Çünkü o, onları tezkiye etmezse, şehadetleri mesmû olamaz. Evet, Süreyya’yı serâda değil, semada aramak gerektir. Kur’ân’ın mâanîsini de esdafında ara. Yoksa, karma karışık olan senin cebinden arama; zira bulamıyorsun. Bulsan da, sikke-i belâgat olmadığından, Kur’ân kabul etmez.
Zira mukarrerdir: Asıl mânâ odur ki, elfaz onu sımahta boşalttığı gibi, zihne nüfuz ederek vicdan dahi teşerrüb etmekle, ezâhîr-i efkârı feyizyâb eden şeydir.
Yoksa, başka şeyin kesret-i tevaggulünden senin hayaline tedahül eden bazı ihtimalât, veyahut hikmetin ebâtîlinden ve hikâyâtın esâtîrinden sirkat edip cepte doldurarak sonra âyât ve ehâdisin telâfifinde gizletmek, çıkartmak, elde tutmak, çağırmak ki, “Budur mânâ, geliniz, alınız” dediğin vakit alacağın cevap şudur: “Yahu! İşte senin mânân siliktir. Sikkesi taklittir; nakkad-ı hakikat reddeder. Sultan-ı i’câz dahi onu darb edeni tard eder. Sen âyet ve hadisin nizamlarına taarruz ettiğinden, âyet şikâyet edip hâkim-i belâgat senin hülyanı senin hayalinde hapsedecektir. Ve müşteri-i hakikat dahi senin bu metâını almayacaktır. Zira diyecek: Âyetin mânâsı dürrdür. Bu ise mederdir. Hadisin mefhumu mühec, bu hemecdir.”
Tenvir için bir darbımesel
Kürtlerin emsal-i edebiyesindendir: Bir adamın ismi Alo imiş. Bal hırsızlıyordu. Ona denildi: “Hırsızlığın tebeyyün edecektir.” O da aldatmak için bir boş petekte yabancı arıları doldurup balı başka yerden hırsızlar, küvarda saklıyordu. Biri sual etseydi, derdi: “Bu, bal mühendisi olan arılarımın san’atıdır.” Sonra da arılarıyla konuştuğu vakit, müşterek bir lisanla “Vız vız jive hingivîn jimin” derdi. Yani, “Tanîn sizden, bal benden…”
Ey teşehhî ve hevesle tevil edici efendi! Bu teşbihle tesellî etme. Zira bu teşbih, temsildir. Senin mânân bal değil, zehirdir. O elfaz arılar değil, belki kalb ve vicdana ervah-ı hakaiki vahyeden o kitab-ı kâmilin kelimatı, melâike gibidirler.
Hadis, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattir. Elhasıl, ifrat gibi tefrit de muzırdır, belki daha ziyade.
Fakat ifrat, tefrite sebep olduğundan, daha kabahatlidir.
Evet, ifratla müsamahanın kapısı açıldı. Çürük şeyler o hakaik-i âliyeye karıştığından, ehl-i tefritle insafsız olan ehl-i tenkit, gayet haksızlık olarak, şu çürük şeylerin yüzer misline olan hakaik-i âliye içinde gördüklerinden ürktüler, nefret ettiler. Hâşâ, lekedar ve kıymetsiz zannettiler. Acaba defineye hariçten girmiş bir silik para bulunsa veyahut bir bostanda başka yerden düşmüş olan çürük ve acı bir elma görünse, hak ve insaf mıdır ki, umum defineyi kalp ve umum elmaları acı zannedip vazgeçmekle lekedar edilsin?
Hâtime
Bu mukaddemeden maksadım, efkâr-ı umumiye bir tefsir-i Kur’ân istiyor. Evet, her zamanın bir hükmü var. Zaman dahi bir müfessirdir. Ahval ve vukuat ise, bir keşşaftır. Efkâr-ı âmmeye hocalık edecek, yine efkâr-ı âmme-i ilmiyedir. Bu sırra binaen ve istinaden isterim ki: Müfessir-i azîm olan zamanın taht-ı riyasetinde, herbiri bir fende mütehassıs, muhakkikîn-i ulemadan müntehap bir meclis-i meb’usan-ı ilmiye teşkiliyle, meşveretle bir tefsiri telif etmekle sair tefasirdeki münkasım olan mehasin ve kemâlâtı mühezzebe ve müzehhebe olarak cem etmelidirler. Evet, meşrutiyettir; herşeyde meşveret hükümfermâdır. Efkâr ı umumiye dahi dîdebandır. İcma-ı ümmetin hücciyeti buna hüccettir.
[/BILGI][TAVSIYE]Diğer Muhakemat dersleri: Muhakemat
Diğer açıklamalı dersler: Risale Açıklamalı[/TAVSIYE]23 Nisan 2013: 06:25 #812756Anonim
[BILGI]İsrâiliyatın bir taifesi ve hikmet-i Yunaniyenin bir kısmı, daire-i İslâmiyete duhul etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle verdiler.
[/BILGI]
Ustad Bediüzzaman r.a. zamanın büyük sorunlarından olan bir meseleyi bu ders ile açıklayarak islamdan olmayan fikirleri tabiri caiz ise Kur’anın eleğinden elerek süzmüş ve ifade etmiş.
Peygamber Efendimiz r.a. zamanında ve sonraki zamanlarda diğer dinlere mensup olanlar islama geçtikten sonra eski hayatlarına ait hak olmayan gerçeği olmayan bazı hikayeleride müslüman olduktan sonra masal olarak ifade etmişler. Lakin bu masalların zamanla aktarılmasıyla gerçeklik perdesine karışmış.
Bir kısımda yunan mitolojilerine ait efsaneler aktarılmış bunlarda gerçeklik perdesine karışmış.
Bundan on sene önce bile İlköretim din kültürü ve ahlak bilgisi kitaplarında Yunan Mitolojileri ders olarak anlatılıyordu. O yaştaki çocuklara böyle maneviyatla alakalı bir dersde bu konuların gerçeklik perdesi adı altında işlenmesi o zavallı saf beyinlerin fikirlerini karıştırması mümkündür.
29 Nisan 2013: 18:06 #813577Anonim
[NOT]İsrâiliyatın bir taifesi ve hikmet-i Yunaniyenin bir kısmı, daire-i İslâmiyete duhul etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle verdiler. Şöyle ki:[/NOT]
Bu dersimiz, İsrailiyyatın ve Yunan felsefesinin İslam dairesine nasıl girdiği ve fikirlere verdiği zararlar hakkındadır.
[NOT]O necip kavm-i Arap, zaman-ı cahiliyette bir ümmet-i ümmiye idi. Vakta ki içlerinden hak tecellî edip istidad-ı hissiyatları uyandı da, meydanda yol açan din-i mübîni gördüklerinden, umum rağabat ve meyilleri, yalnız dinin mârifetine inhisar eylediler.[/NOT]
Arap kavmi, Cahiliye döneminde ümmi bir ümmetti. Allah cc. Peygamberimiz ve Kur’an vasıtasıyla onları İslam’la müşerref eyledi. İslamiyetin gelmesi, hak ile batılın ayrılması ile o kavmin kabiliyetleri inkişaf etti, uyandı. Bundan sonra da uyanan kabiliyetlerini sırf marifetullaha hasrettiler. Bütün rağbetlerini ve meyillerini din-i mübin-i İslama çevirdiler. Hangi sahabenin r.a. hayatına baksak bunu görmek mümkündür.
[NOT]Fakat kâinata olan nazarları teşrihat-ı hikemiye nazarıyla değil, belki istitraden, yalnız istidlâl için idi. Onların o hassas zevk-i tabiîlerine ilham eden, yalnız onların fıtratlarına münasip olan geniş ve ulvî muhitleri ve safî ve müstaid olan fıtrat-ı asliyeleri tâlim ve terbiye eden yalnız Kur’ân idi.[/NOT]
Hem onlar mevcudata felsefe gözlüğüyle değil de, eserden müessire delil olması hasebiyle bakıyorlardı. Bulundukları ortam ve fıtratları buna müsaitti ve Peygamberimiz aleyhissalatü vesselam ve Kur’an gibi bir rehber ve muallimleri, terbiye edicileri vardı.
29 Nisan 2013: 19:14 #813579Anonim
İsrailiyyat nedir ?
[BILGI]“Benim tarafımdan (teblîğ edilen Kur’ân’dan) bir âyet olsun halka ulaştırınız. İsrâîl oğulları’ndan da (ibretli kıssalar) haber verebilirsiniz. Bunda bir sakınca yoktur. Her kim (benim söylemediğim birşeyi söyledi diye) bile bile bana yalan isnâd ederse, o da cehennemdeki yerine yerleşmeye hazırlansın” (Buhari, Enbiya 50; Müslim, Zühd 72; Tirmizi, İlim 13; Müsned, 3/39)
…..
İsrailiyat, israiliyye kelimesinin çoğuludur ve bu kelime, israilî bir kaynaktan nakledilen kıssa veya olay anlamındadır. (Zehebi, Muhammed Huseyn; el-İsrailiyyat fı’t-Tefsir ve’l-Hadis, Mısır-1986, s. 13)
İsrail, Hz. Yakub’un ismi veya lakabıdır. Yahudiler ona nisbet edilerek kendilerine Benu İsrail (İsrailoğulları) denilmektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim de Yahudileri “Benu İsrail” diye isimlendirmektedir.
O halde israiliyat, Yahudi kaynaklardan aktarılan bilgiler anlamındadır. Ne var ki tefsir ve hadis ilimleriyle uğraşanlar, “İsrailiyat” kelimesini daha geniş bir anlamda kullanmışlardır. Yahudi ve Hıristiyan kültürlerin yanı sıra geçmişlerin mitolojilerinden tefsir ve hadis kitaplarında bulunan haberlerin tamamına İsrailiyat demişlerdir.
…..
İsrailiyatı çeşitli açılardan kısımlara ayırmak mümkündür. Ancak bizi ilgilendiren, İslam’a uyma ve uymama, bir de onları nakletmenin caiz olup olmaması gibi hususlardır. İşte bu açıdan israiliyatı üç kısma ayırabiliriz:
1. İslam’a uygun olan İsrailiyat.
2. İslam’a uygun olmayan İsrailiyat.
3. Hakkında hüküm bulunmayan; doğrulanması ya da yalanlanması için elde bir kıstas bulunmayan İsrailiyat.
Tevrat ve İncil, bütünüyle tahrif edilmiş kitaplar değildir. Bu nedenle hak ile batılı bir arada bulundururlar. Bunlardan Kur’an ve sahih sünnete uygun düşenler haktır. İslam’a uygun olan İsrailiyattan maksat da, bu tür hususlardır. Peygamber (asm)’in, başta aktardığımız “İsrâîl oğulları’ndan da (ibretli kıssalar) haber verebilirsiniz. Bunda bir sakınca yoktur.” anlamındaki hadisi bu tür İsrailiyata yorumlanmıştır.
Sorularla İslamiyet[/BILGI]
3 Mayıs 2013: 20:12 #813694Anonim
[NOT]Bundan sonra kavm-i Arap, sair akvamı bel’ ettiği gibi, milel-i sairenin malûmatları dahi Müslüman olmaya başladığından, muharrefe olan İsrailiyat ise, Vehb, Kâ’b gibi ulema-i ehl-i kitabın İslâmiyetlerinin cihetiyle Arapların hazain-i hayalâtına bir mecrâ ve menfez bularak o efkâr-ı safiyeye karıştılar. Hem sonra da ihtiram dahi gördüler. Zira ulema-i ehl-i kitaptan İslâmiyete gelenler, İslâmiyet şerefiyle gayet celâlet ve tekemmül ettiklerinden, malûmat-ı müzahrefe-i sabıkaları makbule ve müselleme gibi oldular, reddedilmedi. Çünkü İslâmiyetin usulüne musadim olmadığından, hikâyat gibi rivayet olunurken, ehemmiyetsizliği için tenkitsiz dinlenirlerdi. [/NOT]
İslamiyet dairesi diğer milletlerinde İslamiyete dahil olmasıyla genişledi. İslama dahil olanlar içinde, ehl-i kitap olan Yahudiler ve hıristiyanlar da vardı. Bunlardan Vehb ve Ka’b biri yahudi diğeri hristiyan iki alimdi. Ehli kitap olduklarından önceki malumatlarını da beraberlerinde getirdiler. İncilden, Tevrattan hikayeler, kıssaları ders mahiyetinde anlattıklarından ve müslüman olduklarından tenkid edilmediler. Söyledikleri, anlattıkları önceleri saf ve berrak olan fikirlere karıştı. Anlattıklarında İslamiyete muhalif birşey bulunmadığından hikaye ve rivayet tarzında söyledikleri herşey makbul görüldü.
Burada bu hikayelerden İsrailiyyat olarak dinlediğim birini paylaşayım yeri gelmişken.
Hazret-i Musa aleyhisselam Tur dağına giderken bir bedevi önüne çıkar ve der: Ya Musa a.s. benim için Rabbine dua et, benim derecemi yükseltsin. Hazret-i Musa kabul eder ve Tur dağına çıktığında Rabbimize dua eder. Filan kişinin şöyle bir maruzatı var, onu kabul eyle. Allahta duayı kabul ettiğini bildirir Hazret-i Musaya a.s. Hazret-i Musa bu haberi verip adamı sevindirmek ister. Bakar ki yolda bazı hayvanlar adamı parçalamış, cesedini delik deşik etmiş. Hazret-i Musa demişki “Allahım bu nasıl bir iş ben o kulun derecesi için dua ettim, adamın cesedi ne hale gelmiş.” Allah cc. demiş ki Ya Musa, kendi gayretiyle istediği dereceye gelmesi imkansızdı. O yüzden ona vahşi hayvanları musallat ettim ki derecesi yükselsin.
Yine ikinci bir hikaye:
Şeytan Hazret-i Musaya demiş: Ya Musa ben insanlarla uğraşmaktan bıktım. Dua ette Allah beni bağışlasın ben insanları kandırmaktan vazgeçtim. Hazret-i Musa Allaha durumu arzeder. Allah şeytan için “gitsin Ademin toprağına secde etsin” der ve Hazret-i Musa bunu şeytana bildirir. Şeytan der ki: Ben Ademin a.s. dirisine secde etmedim, ölüsüne mi secde edeyim..?
İşte bu tür hikayeler bir maksadı anlatmak için kullanılmış. Mesela birinci hikayede duanın ve musibetlerin insanın derecesini yükselttiği, ikinci hikayede de şeytanın şeytanlıktan hiçbir zaman vazgeçmeyeceği gibi dersler verilmek istenmiş. İslama münafi bir manayı içermediklerinden kolayca fikirlerde yer etmişler.
Hikayeleri aklımda kaldığı şekilde anlattım, yanlışımız varsa affola..
11 Mayıs 2013: 23:14 #813816Anonim
[NOT]Fakat—hayfâ!—sonra hak olarak kabul edildiler, çok şübeh ve şükûkâta sebebiyet verdiler.
Hem de, vakta ki şu İsrailiyat, kitap ve sünnetin bazı îmââtlarına merci ve bazı mefahimlerine bir münasebetle me’haz olabilirlerdi—fakat âyât ve hadisin mânâları değil. Belki, faraza doğru olsalardı, mâsadak ve efradından olmaları mümkün olduğundan, su-i ihtiyarlarıyla başka bir me’hazı bulmayan veya atf-ı nazar etmeyen zahirperestler, bazı âyât ve ehâdîsi o hikâyat-ı İsrailiyeye tatbik ederek tefsir eylediler. Halbuki, Kur’ân’ı tefsir edecek, yine Kur’ân ve hadis-i sahihtir.[/NOT]
İsrailiyatın tenkidsiz dinlenmesi ve ihtiram görmesi hak olarak kabul edilmelerine sebebiyet vermiş. Bu da şüpheleri beraberinde getirmiş.
Daha önce verdiğimiz üç misal gibi İsrailiyattan olan şeyler Kur’an ve sünneti anlamak için, ya da onların manalarının imasına yardımcı olmak için kullanılabilirler. Fakat ayet ve hadislerin kesin manaları onlar değildir. Sadece bir kaynak olabilirler. Halbuki tefsirin İsrailiyatta ihtiyacı yoktur. Kur’andaki bir meseleyi tefsir için, İsrailiyyattan olan kıssalar veya nakilleri kullanmak, zaruretin değil, su-i istimalin neticesidir. Kur’anın tefsiri kendisi ve sahih olan hadislerdir. Kur’anda çok ayetler vardır ki, bir başka ayet o ayetin izahı hükmündedir. Hiç bir izahat bulunamaz ise de bilhassa Buhari ve Müslimdeki hadisler Kur’an için mükemmel bir izah niteliğindedir.
Mesela Fatihada her gün en az kırk defa okuduğumuz صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
“Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna…” Fatiha Sûresi, 1:7.. ayetini Kur’an da başka bir ayet izah etmektedir. فَاُولٰۤئِكَ مَعَ الَّذِينَ اَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاۤءِ وَالصَّالِحِينَ
“İşte onlar, Allah’ın kendilerine pek büyük nimetler bağışladığı peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salih kimselerle beraberdirler.” Nisâ Sûresi, 4:69.
Bunun gibi misaller İşaratü’l-İ’caz adlı eserde ve sair risalelerde çokça mevcuttur. İsteyenler bakabilirler..
11 Mayıs 2013: 23:30 #813817Anonim
[NOT]Yoksa, ahkâmı mensuh olduğu gibi, kasası dahi muharrefe olan İncil ve Tevrat değildir.[/NOT]
Tevrat, İncildeki birtakım hükümler Kur’an tarafından neshedilmiştir. Bu nesihler imani değil, emir ve yasaklar la ilgilidir. Zamanın ve şartların değişmesiyle nasıl diğer kitaplar yerine Kur’an indirilmişse, aynı şartların değişikliğinden bazı hükümlerde de değişiklikler olmuştur. Ve yine Tevrat ve İncil zamanla keyfi olarak tahrif edilmiş, içinde bulunan kıssalar ve ayetler değiştirilmiştir. Bunun gibi sebeblerden dolayı da Tevrat ve İncil, Kur’an ın tefsirinde kullanılamazlar.
12 Mayıs 2013: 04:48 #813820Anonim
[NOT]Evet, mâsadak ile mânâ ayrıdırlar. Halbuki, mâsadak olmaya mümkün olan şey, mânâ yerine ikame olundu. Çok da imkânât vukuata karıştırıldı.[/NOT]
İsrailiyyattan olan şeyler, Kur’anın ayetlerini doğrulayıcı, tasdik edici olarak kullanılabilirler ancak Kur’an ayetlerinin asıl manası onlar değildir. Yani Kur’an asıl olarak, tahrif edilen Tevrat ve İncildeki kıssaların manalarını murad etmiş değildir. Ve onların tefsirine de muhtaç değildir. Doğrulayıcı ve tasdik edici olabilen İsrailiyyat zamanla, aynı mana gibi tefsirlerde kullanılmış. Bu da imkan dahilinde olan birşeyin sanki olmuş bir olaymış gibi nakledilmesine sebeb olmuştur. Mesela Kur’an da bir temsil anlatılırken, bu İncil ve Tevrat ta bulunan kıssalarla tefsir edildiğinde, ayetteki mana sırf o imiş gibi anlaşılmasına sebeb olmuş..
12 Mayıs 2013: 15:25 #813829Anonim
İsa’nın nüzulünü de neden bu kategoride değerlendirmiyorsun?
12 Mayıs 2013: 18:22 #813831Anonim
@kırımlı 413128 wrote:
İsa’nın nüzulünü de neden bu kategoride değerlendirmiyorsun?
Hazret-i İsa aleyhisselamın nüzulü meselesi İsrailiyyata değil, ayetlerdeki işaretlere ve de sahih hadislere dayandırılmış olduğundan, konumuzun dışındadır. Birşeyin İsrailiyatta olması, Kur’an ayetlerinin ya da hadislerin hükmünün ortadan kalkmasına sebeb değildir, olamaz..
12 Mayıs 2013: 19:26 #813832Anonim
@Huseyni 407985 wrote:
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ[BILGI]Üçüncü Mukaddeme
İsrâiliyatın bir taifesi ve hikmet-i Yunaniyenin bir kısmı, daire-i İslâmiyete duhul etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle verdiler. Şöyle ki:
O necip kavm-i Arap, zaman-ı cahiliyette bir ümmet-i ümmiye idi. Vakta ki içlerinden hak tecellî edip istidad-ı hissiyatları uyandı da, meydanda yol açan din-i mübîni gördüklerinden, umum rağabat ve meyilleri, yalnız dinin mârifetine inhisar eylediler. Fakat kâinata olan nazarları teşrihat-ı hikemiye nazarıyla değil, belki istitraden, yalnız istidlâl için idi. Onların o hassas zevk-i tabiîlerine ilham eden, yalnız onların fıtratlarına münasip olan geniş ve ulvî muhitleri ve safî ve müstaid olan fıtrat-ı asliyeleri tâlim ve terbiye eden yalnız Kur’ân idi. Bundan sonra kavm-i Arap, sair akvamı bel’ ettiği gibi, milel-i sairenin malûmatları dahi Müslüman olmaya başladığından, muharrefe olan İsrailiyat ise, Vehb, Kâ’b gibi ulema-i ehl-i kitabın İslâmiyetlerinin cihetiyle Arapların hazain-i hayalâtına bir mecrâ ve menfez bularak o efkâr-ı safiyeye karıştılar. Hem sonra da ihtiram dahi gördüler. Zira ulema-i ehl-i kitaptan İslâmiyete gelenler, İslâmiyet şerefiyle gayet celâlet ve tekemmül ettiklerinden, malûmat-ı müzahrefe-i sabıkaları makbule ve müselleme gibi oldular, reddedilmedi. Çünkü İslâmiyetin usulüne musadim olmadığından, hikâyat gibi rivayet olunurken, ehemmiyetsizliği için tenkitsiz dinlenirlerdi. Fakat—hayfâ!—sonra hak olarak kabul edildiler, çok şübeh ve şükûkâta sebebiyet verdiler.
Hem de, vakta ki şu İsrailiyat, kitap ve sünnetin bazı îmââtlarına merci ve bazı mefahimlerine bir münasebetle me’haz olabilirlerdi—fakat âyât ve hadisin mânâları değil. Belki, faraza doğru olsalardı, mâsadak ve efradından olmaları mümkün olduğundan, su-i ihtiyarlarıyla başka bir me’hazı bulmayan veya atf-ı nazar etmeyen zahirperestler, bazı âyât ve ehâdîsi o hikâyat-ı İsrailiyeye tatbik ederek tefsir eylediler. Halbuki, Kur’ân’ı tefsir edecek, yine Kur’ân ve hadis-i sahihtir.
Yoksa, ahkâmı mensuh olduğu gibi, kasası dahi muharrefe olan İncil ve Tevrat değildir.
Üstad çok güzel açıklamış ancak İsa’nın inişi meselesinde hadislerin mütavatir sayıldığından olabilir.O hadisleri de bu sınıfa sokmamış.Yoksa isa’nın inişi ile alakalı hiçbir ayet yoktur.Ayet olsaydı bu konu akide olurdu.İsa’nın inişini kabul edenler dahi bu konunun sadece hadislerde olduğu için akide oluşturmayacağını kimseden buna inanması istenemeyeceğini söylemekteler.
12 Mayıs 2013: 19:54 #813835Anonim
@kırımlı 413133 wrote:
Üstad çok güzel açıklamış ancak İsa’nın inişi meselesinde hadislerin mütavatir sayıldığından olabilir.O hadisleri de bu sınıfa sokmamış.Yoksa isa’nın inişi ile alakalı hiçbir ayet yoktur.Ayet olsaydı bu konu akide olurdu.İsa’nın inişini kabul edenler dahi bu konunun sadece hadislerde olduğu için akide oluşturmayacağını kimseden buna inanması istenemeyeceğini söylemekteler.
Öncelikle şunu belirteyim; bu konu sizin araya sokmaya çalıştığınız konudan çok farklıdır. Bu nedenle burada konuyu daha fazla uzatmamanızı rica ediyorum.
İkincisi; mütevatir, sahih değildir anlamına gelmiyor. Aksine bu hadisler, yalan üzerinde ittifakı muhal olan, çok kişilerden, aynı şekilde veyahut mana olarak aynı şekilde rivayet edilen hadislerdir. Bu yüzden de sağlam olarak kabul edilmişlerdir..
Ayette açık mana olarak olmasa da, işaret nevinden manalarına, malum konuda birçok örnek verilmişti. Ayetler sadece yüzünden okunduğu gibi tek bir mana içerseydi, ne hadislere gerek kalırdı, ne de yazılan sayısız tefsirlere..Bu şekildeki anlayış, Kur’anın geniş manalarını kalıba sokmak ve daraltmaktır.
12 Mayıs 2013: 20:06 #813836Anonim
@Huseyni 413136 wrote:
Öncelikle şunu belirteyim; bu konu sizin araya sokmaya çalıştığınız konudan çok farklıdır. Bu nedenle burada konuyu daha fazla uzatmamanızı rica ediyorum.
Sen de söyleyecek birşey bulamayınca hep aynı şeyi yapıyorsun.
@Huseyni 413136 wrote:
İkincisi; mütevatir, sahih değildir anlamına gelmiyor. Aksine bu hadisler, yalan üzerinde ittifakı muhal olan, çok kişilerden, aynı şekilde veyahut mana olarak aynı şekilde rivayet edilen hadislerdir. Bu yüzden de sağlam olarak kabul edilmişlerdir..
Mütevatir olsa ne olur sahih olsa ne olur başka nasıl isimle adlandırsan adlandır derecelerdirsen derecelendir hiç fark etmez bu konulan kriterler insanların belirlediğişeylerdir.Buharinin mütevatir dediğine Müslim mütevatir dememiş.Yani buharinin güvenilir dediği kişilere Müslim güvenilmez demiş.Ya da Müslim in mütevatir kabul ettiklerini Buhari kabul etmemiş.Birinin sahih dediğine biri uydurma demiş.Birinin güvenilir dediği kişiye diğeri yalancı demiş.Birinin ravi kabul ettiğine diğeri öyle bir insan yoktur demiş.bunlar insanların belirlediği şeylerdir.Hiçbir hadisin doğruluğundan yüzde yüz emin olamayız.Onun için de hadisler şari değildir.Şeriat oluşturmazlar.Akide inanç oluşturmazlar.
@Huseyni 413136 wrote:
Ayette açık mana olarak olmasa da, işaret nevinden manalarına, malum konuda birçok örnek verilmişti. Ayetler sadece yüzünden okunduğu gibi tek bir mana içerseydi, ne hadislere gerek kalırdı, ne de yazılan sayısız tefsirlere..Bu şekildeki anlayış, Kur’anın geniş manalarını kalıba sokmak ve daraltmaktır.
Allah Bu Kuran muhkem kılınmıştır buyurmaktadır.Yani Kuran anlaşılır apaçık olan bir kitaptır.İşaret eder gibi şeyler Kuran’a istediğin manayı vermeye çalışmaktır.Allah’ın kitabının manasını bozmaktır.Kuran’ı tefsir etmek değildir.
12 Mayıs 2013: 23:07 #813839Anonim
@kırımlı 413137 wrote:
Sen de söyleyecek birşey bulamayınca hep aynı şeyi yapıyorsun.
Cevap vermemişsem kendi kendinize mi konuşuyorsunuz ? O zaman aşağıdaki satırları neye binaen yazdınız ?
@kırımlı 413137 wrote:
Mütevatir olsa ne olur sahih olsa ne olur başka nasıl isimle adlandırsan adlandır derecelerdirsen derecelendir hiç fark etmez bu konulan kriterler insanların belirlediğişeylerdir.Buharinin mütevatir dediğine Müslim mütevatir dememiş.Yani buharinin güvenilir dediği kişilere Müslim güvenilmez demiş.Ya da Müslim in mütevatir kabul ettiklerini Buhari kabul etmemiş.Birinin sahih dediğine biri uydurma demiş.Birinin güvenilir dediği kişiye diğeri yalancı demiş.Birinin ravi kabul ettiğine diğeri öyle bir insan yoktur demiş.bunlar insanların belirlediği şeylerdir.Hiçbir hadisin doğruluğundan yüzde yüz emin olamayız.Onun için de hadisler şari değildir.Şeriat oluşturmazlar.Akide inanç oluşturmazlar.
Kur’an-ı hıfzında tutup bugünlere kadar getirenler de insan değil miydi ?
Buharinin mütevatir dediğine Müslimin sükut etmesi Buharidekinin mütevatir olmadığı anlamına mı geliyor ?
Buhari nin güvenilir dediği, Müslimin güvenilmez dediği -ya da tersi- hadisler içinde, Hazret-i İsa aleyhisselamın nüzulü hakkındaki hadisler var mı ?
@kırımlı 413137 wrote:
Allah Bu Kuran muhkem kılınmıştır buyurmaktadır.Yani Kuran anlaşılır apaçık olan bir kitaptır.İşaret eder gibi şeyler Kuran’a istediğin manayı vermeye çalışmaktır.Allah’ın kitabının manasını bozmaktır.Kuran’ı tefsir etmek değildir.
muhkem; Kur’anın, Peygamberimizin aleyhissalatü vesselamın hadislerini tasdik etmemesi anlamına mı geliyor ? Ve hadislerdeki manayı içeremez anlamına mı geliyor ?
Elif lam mim ne demek açıklar mısınız ?
12 Mayıs 2013: 23:48 #813840Anonim
[NOT]Hem de, vaktâ hikmet-i Yunaniyeyi Müslüman etmek için Me’mun’un asrında tercüme olundu.[/NOT]
Yunan felsefesi Abbasi halifelerinden Harun Reşidin oğlu Me’mun zamanında kurulan ilim merkezlerinde tercüme edildi, ta ki Yunan felsefesi İslama hizmet etsin..Aristo, Sokrat, Eflatun gibi felsefede ileri gelenlerin düşünceleri bu şekilde tefsirlere girmiş..
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.