• Bu konu 31 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
4 yazı görüntüleniyor - 31 ile 34 arası (toplam 34)
  • Yazar
    Yazılar
  • #813891
    Anonim

      [NOT]Kellâ, sümme kellâ! Zira Kitab-ı Mu’cizü’l-Beyânın misdakı, i’câzıdır. Müfessiri eczasıdır. Mânâsı içindedir. Sadefi de dürrdür, meder değildir.[/NOT]

      Kur’anın tasdiki mucizevi oluşundadır. Manası içindedir. Felsefenin izahına ve tasdikine muhtaç değildir. Sadece bir ayetinin bile benzerinin yapılamayışı Onun tasdiki için yeterli sebebtir.

      [TAVSIYE]Eğer muaraza mümkün olsaydı, herhalde teşebbüs edilecekti. Çünkü muarazaya ihtiyaç şedit idi. Zira dinleri, malları, canları, iyalleri tehlikeye düşüyor; muaraza edilseydi kurtulurlardı. Eğer muaraza mümkün olsaydı, herhalde muaraza edecektiler. Eğer muaraza edilseydi, muaraza taraftarları kâfirler, münafıklar çok, hem pek çok olduğundan, herhalde muarazaya taraftar çıkıp iltizam ederek herkese neşredeceklerdi. (Nasıl ki, İslâmiyetin aleyhinde herşeyi neşretmişler.) Eğer neşretseydiler ve muaraza olsaydı, herhalde tarihlere, kitaplara şâşaalı bir surette geçecekti. İşte, meydanda bütün tarihler, kitaplar; hiçbirisinde, Müseylime-i Kezzâbın birkaç fıkrasından başka yoktur. Halbuki, Kur’ân-ı Hakîm, yirmi üç sene mütemadiyen damarlara dokunduracak ve inadı tahrik edecek bir tarzda meydan okudu. Ve derdi ki:

      “Şu Kur’ân’ın, Muhammedü’l-Emin gibi bir ümmîden nazîrini yapınız ve gösteriniz.

      “Haydi, bunu yapamıyorsunuz; o zât ümmî olmasın, gayet âlim ve kâtip olsun.

      “Haydi, bunu da getiremiyorsunuz; birtek zât olmasın. Bütün âlimleriniz, beliğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin. Hattâ güvendiğiniz âliheleriniz size yardım etsin.

      “Haydi, bununla da yapamayacaksınız. Eskiden yazılmış beliğ eserlerden de istifade edip, hattâ gelecekleri de yardıma çağırıp Kur’ân’ın nazîrini gösteriniz, yapınız.

      “Haydi, bunu da yapamıyorsunuz. Kur’ân’ın mecmuuna olmasın da, yalnız on sûresinin nazîrini getiriniz.

      “Haydi, on sûresine mukàbil, hakikî, doğru olarak bir nazîre getiremiyorsunuz. Haydi, hikâyelerden, asılsız kıssalardan terkip ediniz, yalnız nazmına ve belâğatine nazîre olsun getiriniz.

      “Haydi, bunu da yapamıyorsunuz; birtek sûresinin nazîrini getiriniz.

      “Haydi, sûre uzun olmasın; kısa bir sûre olsun, nazîrini getiriniz. Yoksa din, can, mal, iyalleriniz, dünyada da, âhirette de tehlikeye düşecektir.”

      İşte, sekiz tabakada ilzam suretinde, Kur’ân-ı Hakîm yirmi üç senede değil, belki bin üç yüz senede bütün ins ve cinne karşı bu meydanı okumuş ve okuyor. Halbuki, evvelki zamanda o kâfirler can, mal ve iyâlini tehlikeye atıp en dehşetli yol olan harp yolunu ihtiyar ederek, en kolay ve en kısa olan muaraza yolunu terk ettiler. Demek muaraza yolu mümkün değildi.

      İşte, hiçbir âkıl, hususan o zamanda Ceziretü’l-Arabdaki adamlar, hususan Kureyşîler gibi zeki adamlar, birtek edipleri Kur’ân’ın birtek sûresine nazîre yapıp Kur’ân’ın hücumundan kurtulmasını temin ederek, kısa ve kolay yolu terk edip can, mal, iyâlini tehlikeye atıp, en müşkülâtlı yola sülûk eder mi?

      Elhasıl, meşhur Câhız’ın dediği gibi, “Muaraza-i bilhuruf mümkün olmadı, muharebe-i bissüyufa mecbur oldular.”

      Mektubat[/TAVSIYE]

      [NOT]Faraza, bu mutabakatı izhar etmekten maksat, o şahid-i sadıkın tezkiyesi için olsa da, yine abestir. Zira Kur’ân-ı Mübîn, ona mekalid-i inkıyadı teslim eden öyle akıl ve naklin tezkiyelerinden pek yüksek ve ganîdir. Çünkü o, onları tezkiye etmezse, şehadetleri mesmû olamaz. Evet, Süreyya’yı serâda değil, semada aramak gerektir. Kur’ân’ın mâanîsini de esdafında ara. Yoksa, karma karışık olan senin cebinden arama; zira bulamıyorsun. Bulsan da, sikke-i belâgat olmadığından, Kur’ân kabul etmez.[/NOT]

      Kur’anın ayetlerinin doğruluğunu felsefe ile açıklamak iyi niyetle dahi olsa hatadır. Çünkü Kur’an-ı Kerim İsrailiyyat ve hikmet (felsefe) in menkıbe ve ilimleri ile tezkiye edilmekten çok yüksektir. Yani Kur’anı İsrailiyat ve felsefeye tabi kılmak doğru değildir. Felsefe ve İsrailiyyat Kur’anın tasdikine muhtaçtır, Kur’an onların değil. Kur’an onları tasdik etmezse, onların aklen ya da naklen söyledikleri muteber değildir. Onun için nasıl Süreyya yerde değil semada ise, Kur’anın manaları da yerdekilerin tasdikine muhtaç değildir. Onun manasını da semavi kaynaklarda aramak gerektir. Aksi takdirde mana diye iddia edilen şey, Kur’an onu tasdik etmediğinden kayda değer değildir..

      #813972
      Anonim

        Kur’anın ayetlerinin doğruluğunu felsefe ile açıklamak iyi niyetle dahi olsa hatadır. Çünkü Kur’an-ı Kerim İsrailiyyat ve hikmet (felsefe) in menkıbe ve ilimleri ile tezkiye edilmekten çok yüksektir. Yani Kur’anı İsrailiyat ve felsefeye tabi kılmak doğru değildir. Felsefe ve İsrailiyyat Kur’anın tasdikine muhtaçtır, Kur’an onların değil. Kur’an onları tasdik etmezse, onların aklen ya da naklen söyledikleri muteber değildir. Onun için nasıl Süreyya yerde değil semada ise, Kur’anın manaları da yerdekilerin tasdikine muhtaç değildir. Onun manasını da semavi kaynaklarda aramak gerektir. Aksi takdirde mana diye iddia edilen şey, Kur’an onu tasdik etmediğinden kayda değer değildir..

        [NOT]Zira mukarrerdir: Asıl mânâ odur ki, elfaz onu sımahta boşalttığı gibi, zihne nüfuz ederek vicdan dahi teşerrüb etmekle, ezâhîr-i efkârı feyizyâb eden şeydir.[/NOT]

        Yani asıl mana Kur’anın kendisidir. Lafızları kulaktan girdiği vakit, önce zihne nüfuz ediyor, sonra vicdanı tahrik ediyor ve sonra fikirlerin inkişafına vesile oluyor. Kur’anı okumakla direk manaları bilinmese de, Allah cc. insanın aklına, kalbine, vicdanına vs.. o manaları nakşediyor..Bu yüzden çoğu zaman anlamasakta okuyoruz.

        #813973
        Anonim

          [NOT]Yoksa, başka şeyin kesret-i tevaggulünden senin hayaline tedahül eden bazı ihtimalât, veyahut hikmetin ebâtîlinden ve hikâyâtın esâtîrinden sirkat edip cepte doldurarak sonra âyât ve ehâdisin telâfifinde gizletmek, çıkartmak, elde tutmak, çağırmak ki, “Budur mânâ, geliniz, alınız” dediğin vakit alacağın cevap şudur: [/NOT]

          İsrailiyyattaki hikaye ve menkıbelerle ya da felsefe ile zihnini çok meşgul edenler, bu malumatlarıyla ilgili Kur’anda bir ayet gördüklerinde ya da hadiste gördüklerinde “bak Kuran bunu anlatıyor ya da hadis direkt bundan bahsediyor” gibi kendi sözlerini asıl, Kur’anı veya hadisi ona tabiymiş gibi sözler sarfetmemeliler.

          [NOT]
          “Yahu! İşte senin mânân siliktir. Sikkesi taklittir; nakkad-ı hakikat reddeder. Sultan-ı i’câz dahi onu darb edeni tard eder. Sen âyet ve hadisin nizamlarına taarruz ettiğinden, âyet şikâyet edip hâkim-i belâgat senin hülyanı senin hayalinde hapsedecektir. Ve müşteri-i hakikat dahi senin bu metâını almayacaktır. Zira diyecek: Âyetin mânâsı dürrdür. Bu ise mederdir. Hadisin mefhumu mühec, bu hemecdir.”[/NOT]

          Çünkü kendi sözleri siliktir, ruhsuzdur. Sahte para gibi üzerindeki mührü taklittir, yani Kur’an değildir, ayet değildir. Nasıl nakkad paranın aslı ile sahtesini ayırdediyorsa, böyle silik sözler de ayetle mukayese edildiğinde, ayet hemen o sözün sahteliğini ortaya çıkaracaktır. Çünkü ayet i’cazlıdır. Belagatta zirvededir. Beşerin ona yetişmeye takati yoktur. Kur’andaki belagat ve icaz, sözünü ayet gibi gösterenlerin hülyalarını, hayallerinde hapsedeceği gibi, Kur’anın gerçek müşterileri dahi o sözleri ayetten kolayca tefrik edeceklerdir..

          Ayetin manası incidir, o sözler ise çakıl taşı gibidir..Hadisin mefhumu ruh gibidir, o sözler ise adidir…

          #814002
          Anonim

            [NOT]Tenvir için bir darbımesel

            Kürtlerin emsal-i edebiyesindendir: Bir adamın ismi Alo imiş. Bal hırsızlıyordu. Ona denildi: “Hırsızlığın tebeyyün edecektir.” O da aldatmak için bir boş petekte yabancı arıları doldurup balı başka yerden hırsızlar, küvarda saklıyordu. Biri sual etseydi, derdi: “Bu, bal mühendisi olan arılarımın san’atıdır.” Sonra da arılarıyla konuştuğu vakit, müşterek bir lisanla “Vız vız jive hingivîn jimin” derdi. Yani, “Tanîn sizden, bal benden…”[/NOT]

            Burada felsefe ve İsrailiyata dayanan tefsiri ya da onlardan beslenenlerin zihnindeki manaları, Kur’an ayetinin karşılığı imiş gibi göstermelerine bir misal veriliyor.

            [NOT]Ey teşehhî ve hevesle tevil edici efendi! Bu teşbihle tesellî etme. Zira bu teşbih, temsildir. Senin mânân bal değil, zehirdir. O elfaz arılar değil, belki kalb ve vicdana ervah-ı hakaiki vahyeden o kitab-ı kâmilin kelimatı, melâike gibidirler.

            Hadis, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattir.[/NOT]

          4 yazı görüntüleniyor - 31 ile 34 arası (toplam 34)
          • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.