• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #641260
    Anonim

      Allahü teâlâ, insanı hayâtı boyunca, dünyâda
      durdurur. Belli olan eceli gelinceye kadar ve rızkı tükeninceye
      kadar ve ezelde takdîr edilmiş olan amelleri bitinceye kadar,
      dünyâda durur.

      Dünyâdaki ölümü yaklaşdığı vakt, dört melek gelir.
      Bunların biri, rûhunu sağ ayağından ve biri sol ayağından ve biri
      sağ elinden ve biri sol elinden çekerler. Çok def’a, rûhu gargara
      hâline gelmezden evvel (Âlem-i melekûtî)yi görmeğe başlar.
      Melekleri, yapdıkları işlerin hakîkatini, âlemlerinde durdukları hâl
      üzere görür. Eğer dili söyler ise, onların vücûdünü haber verir. Çok
      def’a da, gördüğü şeyleri, şeytânın bir işi zan eder. Lisânı
      tutuluncaya kadar hareketsiz kalır. Bu hâlde, yine melâike rûhunu
      parmak uçlarından çekerler. Soluğu ise, sanki saka kırbasından su
      boşalır gibi, gırıl gırıl öter. Fâcirin rûhu da yaş keçeye takılmış olan
      diken çekilir gibi çıkarılır ki, bunu insanların en üstünü olan
      Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” haber verdi. Bu hâlde
      ölü karnını diken ile dolu zân eder. Rûhunu da, sanki bir iğne
      deliğinden çıkıyor ve gök yere bitişiyor ve kendisi arasında kalıyor
      zan eder.

      Peygamberlerin efendisi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
      buyurdu ki, (Elbette ölüm acılarından birinin şiddeti, üçyüz
      kerre kılınç vurmakdan dahâ şiddetlidir).

      İşte bu zemânda insanın cesedi terler. Gözleri sür’at ile iki
      tarafa gider. Burnunun iki tarafı çekilir. Göğüs kemikleri kalkar,
      soluğu kabarır, benzi sararır. Âişe-i sıddîka “radıyallahü anhâ”
      vâlidemiz, Resûlullah kucağında iken, bu hâli görünce, gözünden
      yaş dökerek şu meâlde şi’r söyledi:
      (Nefsimi sana fedâ ederim yâ Resûlallah ki, seni fenâ
      hareketlerden birşey kederlendirmedi, incitmedi. Bu zemâna kadar
      seni cin de çarpmadı. Birşeyden dahî korkmadın. Şimdi ne oldu ki,
      güzel yüzün inci gibi terle örtülmüş görüyorum. Her ölünün rengi
      solduğu hâlde, senin mubârek yüzünün nûrları hakîkaten her tarafı
      aydınlatıyor.)

      Rûhu kalbe gelince dili tutulur. Hiç kimse rûhu göğsüne gelmiş
      iken konuşamaz. Bunun iki sebebi vardır. Biri, iş gâyet büyük
      olduğundan, göğüs nefeslerle sıkışıp, daralmışdır.
      Nefes alıpveremediği için, bedenin harâreti kalmaz, soğur.
      Bu zemânda mevtâların hâlleri muhtelif olur.

      Cenâb-ı Hak bir kuluna hidâyet ve îmânda sebâtını dilerse, o
      kimseye rahmet-i ilâhiyye gelir. Ba’zıları, bu rahmetden maksad
      Cebrâîl aleyhisselâmdır, dediler.

      Rahmet-i ilâhiyye, şeytânı uzaklaşdırıp, hastanın yüzünden o
      yorgunluğu giderir. O zemân insan ferahlar, güler. Çok kimselerin
      bu hâlde güldüğü görülür ki, Allahü teâlâ tarafından rahmet gelmesi
      ile onu müjdeleyip, (Beni bilir misin, ben Cebrâîlim. Bunlar ise,
      senin düşmanların olan şeytânlardır. Sen Millet-i Hanîfiyye ve dîn-i
      Muhammediyye üzre vefât et!) der. İnsana işte bu melekden dahâ
      çok sevgili ve ferahlandırıcı bir şey yokdur. (Yâ Rabbî, bize
      rahmetini ihsân eyle. İhsân sâhibi ancak sensin) meâl-i
      şerîfindeki, Âl-i İmrân sûresi sekizinci âyet-i kerîmesi, bu hâli haber
      vermekdedir.

      Ölünün his duygularından en son gayb edeceği şey işitmesidir.
      Zîrâ rûh kalbden ayrıldığı vakt yalnız görmesi bozulur. Fekat
      işitmek, rûh kabz oluncaya kadar gayb olmaz. Bunun için Fahr-i
      âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz, (Ölüm
      hastalığında olanlara şehâdeteyn-i kelimeteyn ki, “Lâ ilâhe
      illallah Muhammedün Resûlullah”dır. Bu kelimeyi telkin
      ediniz!) buyurmuşdur. Ölüm hâlinde olanın yanında çok söz
      söylemekden de nehy buyurmuşdur. Çünki o zemân, insan şiddetli
      sıkıntı içindedir.

      Eğer görür isen ki, ağzı açık, sanki gülüyor, yüzü gülümsiyor,
      gözü dahî kırpık gibidir. Bilmiş ol ki, o kimse âhıretde kavuşacağı
      sürûr ile tebşir (müjde) olunmuşdur.

      Melekler, bu rûhu Cennet ipeklerinden bir ipeğe sararlar. O
      sa’îd olan kimsenin rûhu, bal arısı kadar insan şeklindedir. Aklından
      ve ilminden hiçbirşey gayb etmemişdir. Dünyâda ne yapmış ise,
      hepsini bilir. O melekler, bu rûhla berâber semâya doğru uçarak
      yükselirler. Bu yükselmeyi ba’zı ölü bilir, ba’zı ölü ise bilmez.

      Böylece, önceki geçmiş Peygamberlerin “aleyhimüsselâm”
      ümmetlerini ve yeni ölmüş olanları, bir yere yayılmış olan çekirgeler
      gibi görerek geçerler ve birinci kat semâ olan dünyâ semâsına
      varırlar.

      Bu meleklerin başında olan Cebrâîl “aleyhisselâm”, dünyâ
      semâsına çıkar. Kimsin diye sorulur. Ben Cebrâîlim, yanımdaki de
      filândır, diyerek o kimsenin güzel ve sevdiği ismleri ile haber verir.
      Dünyâ semâsının bekçileri olan melekler, (Bu ne iyi bir kimsedir ki,
      i’tikâdı, inancı güzel idi. Ve hiç şübhesi yokdu) derler.

      Bundan sonra ikinci kat semâya çıkarlar. Kimsin denir. Cebrâîl
      “aleyhisselâm” birinci kat semâdaki meleklere söylediği sözünü
      tekrâr eder. İkinci kat semâdaki melekler, o sâlih rûha, (Hoş safâ
      geldi. Dünyâda iken nemâzlarını bütün farzlarına riâyet ederek edâ
      ederdi) derler.

      Sonra geçer, üçüncü kat semâya ulaşırlar. Kimsin denir. Cebrâîl
      “aleyhisselâm” dahâ önce söylediklerini tekrâr eder. Bunun üzerine
      (Malının hakkını muhâfaza edip zekâtını, tarladan aldığı mahsûlün
      uşrunu emr olunan kimselere seve seve verip, hiç esirgemeyen bu
      zât hoş ve safâ geldi) denir. Oradan da geçerler.

      Dördüncü kat semâya varırlar. Kimsin denir. Dahâ önce
      söylediği gibi cevâb verir. (Dünyâda, Ramezân orucunu tutup da,
      orucu bozan şeylerden ve yabancı kadınlarla görüşmekden ve
      harâm yemekden kendini muhâfaza eden kimse, hoş ve safâ geldi)
      denir.

      Sonra geçerler. Beşinci kat semâya varırlar. Kimsin denir. Dahâ
      önce söylediği gibi cevâb verir. (Farz olduğu zemân haccını riyâsız
      ve Allahü teâlâ için edâ eden kimse hoş ve safâ geldi) denir.

      Sonra geçerler. Altıncı kat semâya varırlar. Kimsin denir.
      Evvelce vermiş olduğu cevâbı verir. (Seher vaktlerinde çok istiğfâr
      eden, gizli çok sadaka veren ve yetimlere yardım eden zât, hoş,
      safâ geldi) denir.

      Oradan da geçerek (Surâdikât-i celâl) denilen, celâl
      perdelerinin bulunduğu bir makâma varırlar. Kimsin diye sorulunca,
      öncekiler gibi cevâb verir. Yine (Hoş ve safâ geldi. Çok istiğfâr edip,
      [çoluk çocuğuna ve sözü geçenlere] emr-i ma’rûf yapan, Allahü
      teâlânın dînini, Onun kullarına öğreten, miskinlere [ve darda
      kalanlara] yardım eden, sâlih kula ve güzel rûha merhabâlar olsun)
      denir. Sonra meleklerden bir cemâ’ate uğrarlar ki, hepsi onu
      Cennet ile müjdeleyip, onunla müsâfeha ederler.
      Sonra (sidret-ül-müntehâya) kadar giderler. Yine kimdir diye
      sorulunca, öncekiler gibi cevâb verir. (Hoş safâ geldi. Her iyiliğini
      Allahü teâlânın rızâsı için yapan zâta merhabâ) denir.
      Bundan sonra ateş tabakasından geçer. Sonra nûr, zulmet, su
      ve kar tabakalarından geçer. Sonra soğuk denizine uğrar ve
      geçerler. Her tabakanın birbirine uzaklığı bin senelik yoldur.

      Sonra Arş-ur-Rahmân üzerine örtülmüş olan perdeler açılır ki,
      seksen bin perdedir. Her perdede seksen bin şerefe vardır. Her
      şerefede bin kamer ya’nî ay vardır ki, Allahü teâlâyı tehlîl ve tesbîh
      ederler. Onlardan bir kamer dünyâda görünse, nûru âlemi yakar ve
      herkes Allahü teâlâdan başka olarak ona ibâdet ederdi. Bu
      zemânda, perde arkasından bir münâdî nidâ eder ki, bu getirdiğiniz
      rûh kimdir? Cebrâîl “aleyhisselâm” filân oğlu filândır, der.
      Allahü teâlâ, (Bunu yakınlaşdırın. Ve sen ne güzel kulumsun
      buyurur.) Allahü teâlânın huzûr-i ma’neviye-i ilâhiyyesinde durduğu
      vakt, ba’zı levm-ü itâb (azarlamak) ile Hak teâlâ onu utandırır.
      Hattâ o kul, zan eder ki, hakîkaten helâk oldu. Sonra, Cenâb-ı Hak
      onu afv eder.

      Nitekim Kâdî Yahyâ bin Eksem hazretlerinden rivâyet olundu.
      Vefâtından sonra rüyâda görülüp de süâl olundu ki, Hak teâlâ sana
      ne muâmele eyledi. Yahyâ bin Eksem, (Allahü teâlâ beni manevî
      huzûrunda durdurdu. Ey Şeyh-i Sû [ya’nî fenâ ihtiyâr]! Sen şunu ve
      bunu işlemedin mi? buyurdu. Allahü teâlânın yapdıklarımı bildiğini
      anladığım zemân, beni korku kapladı ve yâ Rabbî, böyle süâl
      soracağını bana dünyâda bildirmediler, dedim. (Sana nasıl bildirildi)
      buyurdu. Ben de, bana Mu’ammer, İmâm-ı Zührîden, o da
      Urveden, o da Âişe-i Sıddîka “radıyallahü anhâ”dan, O da hazret-i
      Peygamberden “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, O da hazret-i
      Cibrîlden, O da Zât-i teâlâdan haber verdiler. Raûf ve rahîm olan
      Allahü teâlâ, (Ben azîmüşşan, islâmda ağaran saç ve sakala
      azâb etmekden hayâ ederim) buyurdu; dedim. O zemân Allahü
      teâlâ buyurdu ki, (Sen ve Mu’ammer ve İmâm-ı Zührî ve Urve ve
      Âişe ve Muhammed aleyhisselâm ve Cibrîl sâdıksınız. Ben de seni
      mağfiret etdim.)

      [Kâdî Yahyâ bin Eksem “rahmetullahi aleyh” Bağdâdda kâdî
      iken 242 [m. 856] de Medînede vefât etdi. Şâfi’î fıkh âlimi idi.
      (Tenbîh) adındaki kitâbı meşhûrdur.

      Kaynak: KUR’ÂN-I KERÎMDE KIYÂMET ve ÂHIRET (Müellifi İmâm-ı Gazâlî)

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.