• Bu konu 18 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
5 yazı görüntüleniyor - 16 ile 20 arası (toplam 20)
  • Yazar
    Yazılar
  • #746359
    Anonim

      Başımıza Gelen Herşey Musibet Midir?

      Musibet.jpg

      “İsabet eden şey” manasına gelen “musibet” kelimesi müsbet ve menfî anlamları içinde barındır. Musibet, insanların başına gelen hayır-şer, iyi-kötü, müsbet-menfî her şeyi içinde toplayan bir kavramdır. Ancak en belirgin ve yaygın olarak menfî anlamda kullanılan musibet kelimesi insanların başına gelen şer, zarar, bela gibi manaları içinde barındırır.

      “S-v-b” kökünden türeyen “Musibet” kelimesinin lügat anlamı kısaca “İsabet eden şey” şeklinde ifade edilir. Bu açıdan bakınca musibet kelimesinin müsbet ve menfî anlamları içinde barındırdığını, günlük kullanımındaki gibi tamamen olumsuz anlam taşımadığını söylememiz gerekir. Bir diğer ifadeyle musibet, insanların başına gelen hayır-şer, iyi-kötü, müsbet-menfî her şeyi içinde toplayan bir kavramdır.
      Ancak en belirgin ve yaygın olarak menfî anlamda kullanılan musibet kelimesi insanların başına gelen şer, zarar, bela gibi manaları içinde barındırır. Daha müşahhas olarak ifade etmek gerekirse ölüm, hastalık, yaralanma, sakatlanma, maddî ve manevî kayıplar, uğranan zararlar, doğal afetler hep musibet terimiyle birlikte anılır, anlaşılır. En ağır ve istenilmeyen “ölüm” gibi acı ve çok ağır hadiseler de musibet başlığı altında dile getirilir.
      Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda doğrudan musibet kelimesinin 10 yerde geçtiğini görürüz. Bunlar içinde Hadid Suresi 22. ve 23. ayetlerinde bu kelimenin sınırlarının çizildiğini ifade edebiliriz.
      “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir ‘musibet’ yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah’a göre kolaydır.”
      “Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.”
      Bu iki âyet-i kerimede Allah’ın verdiği nimetler de, bu nimetlerin elden gitmesi, zayi olması, alınması da başa gelen, kula ‘isabet eden’ musibetlerdir. Zira başa gelen, isabet eden hayır da olabilir, şer de olabilir. Bu açıdan bakınca felaketler, afetler, hastalıklar ve zararlar ‘şer’ yönlü musibetler; nimetler, imkânlar, mal ve kazançlar ‘hayır’ yönlü musibetlerdir.
      İki musibet
      Diğer yandan musibetlerin “yeryüzünde vuku bulan” ve “sizin başınıza gelen” şeklinde, iki ana kategoride zikredilmesi manidardır. Buna göre musibetler bir yandan yeryüzünün genelini etkileyen, diğer yandan da tek tek her bir insanın başına gelen hadiselerdir. Deprem, sel baskınları, fırtınalar, kuraklıklar, savaşlar, ürün ve hayvanlara gelen zararlar genel musibetleri; ölüm, hastalık, yaralanma, açlık, susuzluk, esaret gibi felaketler de insanları birebir etkileyen musibetleri teşkil etmektedir.
      Yine aynı âyetlerde her iki grupta yer alan musibetlerin küllî ve cüz’î iradeyle, kader ve insan iradesiyle bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Mezkûr musibetlerin yaratılmadan, vuku bulmadan önce bir Kitap’ta, İslam âlimlerinin yorumuyla Levh-i Mahfuz’da yazılmış oluşu kaderi ifade eder. Bu cihetten musibetler Allah’ın ezeli ilminde, kimin hangi akibete maruz kalacağı takdir edilmiş ve belirlenmiştir. Zamanı gelince bu musibet o kişinin veya toplumun başına gelir. Elden çıkana “üzülmemek” ve Allah’ın verdiği nimetler karşısında “şımarmamak” ise doğrudan insan iradesiyle bağlantılıdır. Aslında bu üzülmemek ve şımarmamak yine İlahî iradeye boyun eğmeyi ve teslim olmayı gerektirir. Zira her şeyin Sahibi, sonsuz ilmi ve sınırsız iradesiyle istediği şekilde takdir etmiştir. Ne verilen, ne geri alınan insanın değildir. Hepsi insanlar için birer imtihan vesilesidir. İnsandan beklenen ise sabretmek veya şükretmekle bu imtihanı verebilmektir.
      Tegabün Suresi 11. âyette buyrulduğu gibi “Allah’ın izni olmadıkça hiçbir musibet başa gelmez”.
      Bakara Suresi 155-156. âyetlerde ise musibet kavramının temel unsurları belirlenirken mezkûr imtihan ve neticesine dair bir müjde de zikredilir: “Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!
      “Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: ‘Biz Allah’tan geldik ve sonunda O’na döneceğiz.’ derler.”
      Alc%FDl%FD.jpg
      Sabır ve teslimiyet
      Görüldüğü gibi korku, açlık, eldeki nimetlerin eksilmesi ve kaybı musibet ifadesinin karşılığı olarak ifade buyrulur. Aynı zamanda bunlar önemli birer ‘imtihan’ vesilesidirler. O imtihanın ana şartı ise “sabretmek”tir. O sabrın en belirgin yansıması teslimiyettir. Mü’min kullar bu teslimiyeti bir musibete düçar olunca ‘Biz Allah’a aitiz ve sonunda O’na döneceğiz.’ diyerek sergilerler.
      Musibetlere sabır ve teslimiyetle karşılık verenlerin bir diğer önemli sıfatı hadiselere bakış açılarıdır. Bir mü’mine göre hayır ve şer dış görünüşten ibaret değildir. Çünkü bazı musibetler vardır ki neticesi hayırdır. Bazen de hayır gibi görülen şeyler de netice ve mahiyet itibariyle şer olabilir. Bu yüzden aceleci davranmamak, kulluk görevini yerine getirdikten sonra neticeyi Allah’a bırakmak gerekir.
      Musibetlere karşı sabır ve teslimiyet nasıl mü’minin vasfı ise, tam tersine hareket ise kâfir ve inkârcıların vasfı olacaktır. Nitekim Tevbe Suresi 50-51. âyetlerde bu husus şöyle buyrulur:
      “Eğer sana bir iyilik erişirse, bu onları (kafirleri) üzer. Eğer başına bir musibet gelirse, ‘İyi ki biz daha önce tedbirimizi almışız’ derler ve böbürlenerek dönüp giderler. “
      “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.”
      Umumi musibet
      İnsanlık tarihi boyunca vaki olan bazı musibetler vardır ki, umumî ve genel olarak gelmiştir. Enfal Suresi 25. âyette şöyle buyrulur:
      “Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirayet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.”
      Bu âyet-i kerimeye göre bir topluma ‘isabet’ eden ‘fitne’ çok umumîdir. Sadece zâlimlerin, günahkârların ve kusurluların başına gelmez. O toplumda bulunan herkesi içine alır. Diğer yandan bu âyet-i kerimeyi bir uyarı ve ikaz olarak dikkate aldığımızda, böylesi bir musibeti ortaya çıkaracak fitneden yine umumî bir çerçevede kaçınılması, eğer varsa ortadan kaldırılması halinde böylesi geniş ve dehşetli bir azap ve cezanın ortaya çıkmayacağı neticesine ulaşabiliriz.
      Bazı musibetler de vardır ki, mü’min-kâfir fark etmeksizin yapılan ameller, işler ve davranışlar neticesinde vuku bulur. İnsanın kendi iradesini kullanarak ve ‘kendi eliyle kazandıkları’ neticesinde isabet eden musibetler vardır. Şu âyetlerde görüldüğü gibi:
      “Bizzat kendi yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, âyetlerine uysak ve müminlerden olsaydık!’ diyecek olmasalardı (seni göndermezdik).” (Kasas Suresi, 62)
      “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” (Şura Suresi, 30)
      Musibetler kefarettir
      Küçük veya büyük, az veya çok mü’minlerin başına gelen musibetlere bir başka yaklaşım tarzı daha vardır. Yaşanan her musibeti günahlara, hata ve kusurlara birer kefaret olarak bakılmalıdır. Resulüllah (a.s.m.) bu konuda şöyle buyurur:
      “Müslüman’a; fenalık, hastalık, keder, hüzün, eza, can sıkıntısı ârız olmaz, hatta vücuduna bir diken batmaz ki, Allah bu musibetler sebebiyle onun hatalarını ve günahlarını bağışlamış olmasın.” (Buhârî, Merdâ, 1; Müslim, Birr, 14)

      Kefaret ciheti bir mü’min için musibetleri kayıp ve hüsran kaynağı değil, dünyevî ve uhrevî kazançların birer hazinesi haline getirecektir. Bu imana ve imanlı bakış açısına nail olabilmek hepimizin duası ve niyazı olmalıdır.

      Veli Sırım

      #763251
      Anonim

        İhtiyaca binaen gunceleme….

        #782281
        Anonim

          Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür.Meselâ, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur.Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehâcüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi, maddî musibetlere de büyük nazarıyla, ehemmiyetle baktıkça büyür.Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalbde de kökleşir, bir mânevî musibeti dahi netice verir, ona istinad eder, devam eder.

          Ne vakit o merakı, kazâya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider.Bu hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim:

          Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül,

          Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil.

          Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil.

          Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil.

          Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.

          Tevekkülle belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

          Nasıl ki mübarezede müthiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musalâhaya, husûmet şakaya döner, adâvet küçülür, mahvolur, tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir.

          Lem’alar 2. Lem’a

          #782285
          Anonim

            Canım Üstadım benim kendi dertlerini bırakmış hiç görmediği, göremeyeceği talebelerinin, insanların dertlerini, hastalıklarını tedaviye çalışıyor. C.H. reçeteyi birebir uygulamayı nasib etsin.

            #782288
            Anonim

              konular birlestirilmistir….

            5 yazı görüntüleniyor - 16 ile 20 arası (toplam 20)
            • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.